Tevhid; insanlığın tarihi

İnsanlar ya Tevhid dinine, ya da şirk dinlerine inanır. Üçüncü bir yol yoktur insanın hayatında. Şirk, nasıl insanların kendi heva ve heveslerinden uydurdukları bütün dinleri tanımlıyorsa, ‘Tevhid’ de Allah’ın vahiy yoluyla gönderdiği dini tanımlar.

İnsanlık ailesinin en öncelikli faaliyeti ve meselesi kendi özgür iradesiyle ‘Tevhid’ ile şirk arasındaki seçimdir. Ya da hak ile batıl, hidayet ile dalâlet, bir Allah’a ibadet ile birden fazla tanrıya kulluk, iki dünyalı yaşama ile sadece bu dünyalık yaşamak arasındaki tercihtir. İnsan hayatına ya tevhid’in getirdiği ilke ve ölçülerle yön verir, ya da onun dışında herhangi bir şeyle. Kuşkusuz ki insan yaptığı seçimin, yani seçtiği hayat tarzının sonucunu da -iyi veya kötü- mutlaka görür.

Tarih baştanbaşa bir ‘tevhid-şirk’ mücadelesidir denilse sezadır. İnsanlık başlangıçta bir ümmetti. Sonra aralarında anlaşmazlık çıktı. İhtilafa düştüler, farklı inançlara ve düşüncelere sapmaya başladılar (Yunus, 10/19). Bunun üzerine Allah (c) onlara uyarıcı ve müjdeleyici elçiler gönderdi (Bakara, 2/213). Buradaki ümmet kelimesini ‘tevhide gönülden bağlı topluluk’ olarak anlarsak, bu demektir ki insanlığını ilk dini Tevhid idi. Allah (c) insanlardan bu anlamda söz aldığını söylüyor (A’râf, 7/173).

Allah (c), kullarından aldığı bu söz üzerine onları bilme, düşünme, anlama ve akletme yetenekleriyle donatmış ve ayrıca onlara hidâyeti (doğru yolu) gös­teren peygamberler göndermiştir.

İslâm inancına göre Hz. Âdem(as) ilk peygamberdir ve onun kurduğu küçük toplum da ilk tevhid toplumudur. Daha sonraları çeşitli sebeplerden dolayı kimileri ilk peygamber ile gelen tevhid yolundan saptıkça, azdıkça, kendini yaratandan gafil düştükçe, bundan dolayı da bedbaht oldukça Allah (c) rahmetinin sonucu olarak onlar elçiler ve kitaplar göndermeye devam etti. Bu elçiler de onları Tevhid’e davet edip,  onları şirkten ve onun getireceği zararlardan sakındırdılar.

“Biz her ümmete; ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye tebliğât yapması için bir peygamber gönderdik.” (Nahl, 16/36).

İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülecektir ki, hangi devir ve zamanda, hangi ırk ve toplumda olursa olsun, en ilkelinden en medenîsine kadar her toplumda genel kabul ha­linde ‘tanrı’ inancı, bu inancın uzantısı olarak, dua, ibâdet, değerler, helal-haram, iyi-kötü, kurban, gazap, ceza gibi unsurlar vardı.

Bugün de bazıları görünen ve görünmeyen bir çok şeyi ilâhlaştırıyor (tanrılaştırıyor), onlara tanrı gibi prestij gösteriyor, bir anlamda kulluk yapıyorlar. Bazıları da kendince tanrı fikrini, tanrısal değerleri hayatına sokmamaya çalışıyor, tanrısız bir dünya özlüyor.

İnkârın en aşırı nok­tasına varmış bulunan bir kimse bile, büyük bir felâketle karşılaştığı zaman taşa, toprağa veya ağaca sığınmaz. Her insan, böyle bir durumda, fıtratının sevki ile hemen Allah’a sığınır. Nasıl ki büyük bir tehlike ile karşılaşan bir insan, kaçacak ve kurtulacak bir yer arar ve nasıl ki küçük çocuk annesine koşarsa; insan da kendisine yardımcı olacak yüce bir güç arar. Kur’an, bolluk ve refah zamanlarında içlerinde fıtrî olarak mevcut olan Allah duygusunu gizleyen ve fakat başlarına bir felâket ge­lince Allah’a yönelen insanlardan şöyle söz eder (Lokman, 31/31 Neml, 27/14).

Felâket zamanlarında çoğu kez fıtrat nefse ve akla üstün gelir ve insan kibri, gururu ve inadı bırakıp Allah’a yönelir ve O’ndan yardım ister.

Ancak temelde ‘tanrı’ inancı yanlış olduğu zaman, bundan kaynaklanan bütün ölçüler, bütün ilkeler, bütün inançlar, bütün değer yargıları ve ortaya konulan pratikler de yanlış olur. Burada önemli olan insanların bir şeye inanmaları değil, hak olan şeye inanmalarıdır.

Kur’an’ın inzal edildiği cahiliyye toplumuna ve o zamanki toplumların büyük bir bölümüne şirk hâkimdi. İn­sanların bir kısmı, atalarından da etkilenerek tanrı sandıkları putlara tapıyorlar, Allah’ın dışındaki varlıklara tanrısal özellikler veriyorlar­dı. Araplar melekleri Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap da, Allah’a evlat isnat ediyorlardı. Helâl ve haram koyma yetkilerini ya din adamlarına,  ya da iktidar (güç) sahiplerine vererek onları tanrısal sayıyorlardı.

Kur’ân baştan sona kadar Tevhid’den söz etmektedir. Bütün peygam­berler Tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmiştir. Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde ısrarla durdukları ve insanların onu kavramaları için her türlü zorluklara katlandıkları konu buydu. Allah’ın her hususta, yani hayatın her sahasında “tek” olarak kabul edilmesi, O’na kesinlikle şirk koşulmama­sı ve yalnızca O’na ibadet edilmesiydi.

Hz. Muhammed (s) de peygamberlik hayatı boyunca en küçük bir tâviz vermeden Tevhid’i anlattı, insanların Tevhid’e uygun bir hayat yaşamalarını öğütledi, iman edenleri Vahy ile terbiye etmeye çalıştı. Kısaca o, hayatın ortasına Tevhid’in konulması mücadelesini sürdürdü.

Tevhid; Bir olanı tanımak

‘Tevhid’, hem inanç açısından Allah’ı, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ‘bir’lemek, hem de ibadeti yalnızca Allah’a mahsus kılmaktır.

‘Tevhid’, Arapça ‘vhd’ kökünden, tef’îl babından ‘vahhade’ fiilinin mastarıdır.  Bu da sözlükte, bir şeyin ‘bir’ olduğuna hükmetmek, onu ’bir’ olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak, birlemek gibi anlamlara gelmektedir.

Kavram olarak ‘tevhid’, kısaca mutlak anlamda Allah’ın bir olduğunu bilmeyi, O’ndan başka ilâh bulunmadığına, ortağı ve benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayı ifade eder.

Bu tanıma, O’ndan başka ilaha ibadet etmemek, O’ndan peygamberler ve ilahî kitaplar aracılığıyla gelen gerçekleri kabul edip pratize etmek anlamı da dâhildir. Tevhid inancı, hayatın merkezine bir Allah’ı koymadır.

‘Tevhid’ten maksat, Allah’ı birlemek ve O’nu bir olarak kabul etmektir. Buradaki ‘bir’den amaç sayı yönünden bir olması değil, O’nun hiç bir şekilde ortağının, benzerinin ve eşinin olmaması, ezelî ve ebedî sıfatları yönünden hiç bir şeye benzememesi, Kur’an’ın ifadesiyle ‘hiç bir şekilde denginin bulunmaması’dır.

Benzer cinsler arasında her hangi bir şeye ‘bir’ denilir ama, onun cinsinden ve benzerinden başka şeyler de olabilir. Allah’ın bir ve tek oluşu ise benzersiz, eşsiz ve denksiz bir birliktir.

‘Tevhid’, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin, bütün ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları, mutlak kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği yolda yürümeleri, O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır.

Tevhid, Allah’ı ‘ulûhiyyette-ilâhlıkta’ ve ‘rubûbiyyette-rablikte’ tek ve bir bilmenin ifadesidir. Allah (c) hem yaratıcı olarak tek ilâhtır, hem de evreni ve içindekileri yaratan, düzenleyen, idare eden ve insanlar için hükümler koyan bir Rabdir.

Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak, günlük yaşayışındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır.

İslâm dininin temel esası Tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, “Lâ ilâhe illâllah”tır. Mânâsı: “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur, yani bütün kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye layıktır, O’nun dışında mutlak olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur.”

Mü’min olmanın, Allah’ı kabul etmenin anlamı, Tevhid akîdesinin net olarak, saf, arı ve duru olarak insan kalbine yerleşmesi ve buna bağlı olarak insan haya­tında, yani pratikte tezâhür etmesidir. Buna Allah’ın insan hayatına hükmetmesi de diyebiliriz. Bu, inanan bir kimsenin ‘Allah her varlığa ve benim hayatıma müdahildir’ diye inanmasıdır.

İnsanın Allah’tan gayrı bütün sahte ilâhları reddetmesi, sadece Allah’ın kopmak bilmeyen sağlam kulpuna yapışarak, diğer bütün iplerin kesil­mesi… İşte Tevhidin rûhu budur.

Tevhid, aynı zamanda İslâmın dünya görüşüdür. İslâmın hayat anlayışı, evreni izah edişi, ölüm gerçeğine bakışı, hükümler konusundaki tavrı, geçmişe ve geleceğe bakışı, getirdiği bütün çözümler, önerdiği yaşama tarzı, bu hayatı devam ettirecek ilkeler ve prensipler, insanlara ve toplumlara, bilgiye ve bilginin kaynaklarına bakışı hep bir Allah inancından, yani Tevhid’ten kaynaklanmaktadır.

Vahyin ana hedefi, insanları şirkten, tâğutlardan ve küfürden kurtararak Allah’ın birliğine inandırmak, kalplerde bu rûhu yeşertmek, bununla da hayatı Tevhid’in getirdiği ölçülerle/ilkelerle inşa etmek, dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamaktır.

Kur’an’da Tevhid’le ilgili vurgular

Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların şirk dinlerini terkederek, Tevhid dinini benimsemeleridir. Bu hem fıtrata (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki ontolojik teslimiyete katılmadır, hem de dünya ve Âhiret kurtuluşudur.

Kur’ân’da ‘ilâh’ kelimesi, toplam 147 yerde, Allah’ lafzı ise, tam 2697 yerde kullanılır.

“Lâ ilâhe illâllah/Allah’tan başka tanrı yoktur” Kur’an’da iki ayette (Sâffât, 37/35; Muhammed, 47/19), aynı anlama gelen “Lâ ilâhe illâ Hû/O’ndan başka tanrı yoktur” şeklinde 30 yerde geçmektedir.

Tevhid’i anlatan diğer âyetleri de göz önünde bulun­durduğumuzda, Kur’an’ın Allah’ın tek bir ilâh olduğuna inanmaya ne kadar önem verdiğini ve bütün Kur’ânî esasların tevhid inancına dayandırdığını görürüz.

Şöyle ki; yukarıdaki kavramlara 873 yerde zikredilen iman kelimesini, 525 yerde zikredilen küfür kelimesini de eklediğimizde; saydığımız bu kavramlar toplam olarak 4442 etmektedir. Bu sayı da, Kur’an’daki âyet sayısının üçte iki­sinden çoğunu teşkil etmektedir.

Bu sayıların çoğu Kur’an’ın Tevhid’i, bir Allah inancını ne kadar önemsediğini, davasının başına bunu koyduğunu gösterir.

Ha­dis rivâyetindeki İhlâs (diğer adıyla Tevhid) sûresinin Kur’an’ın üçte birine eşit olduğu ifâdesinden de anlaşıldığı gibi, direkt Tevhid’le ilgili âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil etmekte; dolaylı olarak şirkin izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla ilgili âyetler ise yukarıdaki rakamlardan anlaşılacağı gibi Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını oluşturmak­tadır.

Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’an’ın en temel konusu gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde birey ve toplum olarak Tevhid’in hâkim kılınıp şirkin yok edilmesidir.

Aslın­da Vahy, tevhidin, yani “Lâ ilâhe illâllah”ın mânâsını açıklamak üzere gönderilmiştir. Bu itibarla ondaki en önemli vurgu Allah’tan başka ilah olmadığı ve şirkin ve benzerlerinin kesin bir dille reddedilmesidir.

Kur’an’a göre tevhid inancını, en ufak bir şüpheye yer bırakmadan, saf ve katıksız bir şekil­de yerleşmediği bir kalpte hakiki imandan bahsetmek mümkün değildir. Gerçek bir iman için de Allah’a imandan önce tâğutları (uydurma tanrıları) reddetmek gerekir (Bakara, 2/256) (A. Kalkan, Kur’an Kavramları, 10/57).

Tevhidin kalplere yerleştirilmesi konusunda Kur’an’ın metodu:

Kur’ân, “Allah’ın varlığı” konusunda tâkip edilmesi gereken metodun, görünen tabiat olaylarından, maddî birtakım fenomenlerden yahut aklî ve mantıkî görünen bazı izahlardan hareketle O’nun varlığını ispat etmeye çalışmak değil; aksine, tutulacak yolun Allah’ın varlığına -hiçbir delile ihtiyaç duymadan- iman etmek olduğunu açıkça beyan eder. İman ile direkt bağ­lantılı görülen bu konu ile ilgili olarak Kur’an’ın serdettiği deliller “iknâî” oluş­ları ile dikkat çekerler.

Kur’ân’da Allah’dan (c) bahsedilen âyetlerin çoğu, O’nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle Tevhid üzerinde önemle durulmuş, Allah’ın ortağı ve benzeri olmadığı sürekli vurgulanmıştır. Aynı şekilde müslümanların da “Allah” konusunda aynı yöntemi izlemelerini tavsiye eder. Kur’an’da Allah’ın isbâtı ile ilgili olduğu iddia edilen âyetler doğrudan doğruya değil; dolaylı olarak Allah’ın varlığından bahsederler (A. Kalkan, Kur’an Kavramları, 10/58).

Kur’ân şirk üzerinde çokça durmuş, Allah’ın varlığını ispat yoluna gitmek yerine O’nun birliği konusunu sürekli işlemiştir. Tevhid’i, odak kavram haline getirmiştir. Çünkü insanın sorunu tanrısızlık değil, yanlış tanrı inancıdır. Tarihte dinsiz toplum olmamıştır. İnsanın fıtratında yeme, içme, uyuma gibi inanma, kendinden daha güçlü gördüğü bir güce boyun eğme, o güçten yardım isteme ihtiyacı vardır. İnsanın içi boşluk kabul etmez. Bu ihtiyacı Vahyin getirdiği ilahî din ile gidermyenler, ya atalarından gördükleri dinlerin peşine giderler, ya da kendileri din adına bir şeyler uydururlar. Puta tapmak da bu ihtiyaçtan doğmuştur. Âlemlerin Rabbine ibadet için yaratılan insan, bu gerçeği unuttuktan sonra tapınılacak bir sürü sanal tanrılar icat eder.

İnsanın bu hatasını ve yanılgısını bilen Allah (c) Kur’an ile öncelikle yanlış tanrı inancını düzeltmeyi hedef almıştır. Zira insan zihninde ‘tanrı’ fikri düzelirse, bütün ölçüler, bütün değerler, bütün niyetler düzelir. Yanlış tanrı inancı, sıfır noktasında küçük bir dereceyle sapan açıya benzer. Oradaki minicik bir sapma açı genişledikçe ve uzadıkça büyür, ileride kilometrelerce olur.

Kur’an’da Tevhid’in dili

Kur’an, Allah’ın birliğine üç şekilde vurgu yapmaktadır. Zâtta tevhid, sıfatda tevhid, fiilde tevhid.

Zât’ta Tevhid

Allah (c)’ın zatı yönünden tek olması, bir benzerden, ortaktan (şerîkten) münezzeh (uzak) olması demektir. Allah (c) aynı zamanda insanların bildiği gibi bir cisim, bir cevher (görünen bir varlık), bir şeylerin bileşimi de değildir.

Kur’an farklı şekillerde sürekli olarak Allah’ın bir olduğunu, eşinin ve benzerinin olmadığını vurguluyor. Kur’an, Allah’ın varlığına ait ne kadar delil getiriyorsa, bir o kadar da ‘bir’ olduğuna delil getiriyor.

Kur’an, Allah’ın birliğini pek çok dille ve pek çok kelimeyle anlatıyor. Farklı metodlar ve uslup kullanıyor. İşte onlardan bir kaç tanesi.

-‘Ehad’, ‘vahde-hu’ ve ‘vâhid’ kelimeleriyle

Ehad ve vahid kelimeleri aynı manada olup, ‘yalnız ve tek olmak, bir olmak demektir. Sayı olarak ‘vâhid’ bir demektir. Ancak ikisi arasında kullanılış yönünden incelikler vardır. Sayı saymaya ‘vâhid –bir’ ile başlanır, ‘ehad’ ile başlanmaz. ‘Evde, bir değil, iki kişi var’ derken ‘vâhid’ kullanılır. Kur’an’da, Allah hakkında iki âyette ‘ehad’, yirmiiki âyette ise ‘vâhid’ kelimesi kullanılıyor.

Ehad Kur’an’da 53 yerde geçmektedir ama sadece İhlas sûresinde Allah için kullanılır.

“De ki O Allah bir’dir.” (İhlas, 112/1).

Burada teklik sadece O’na mahsustur ve O kendi zâtıyla vardır anlamındadır. Belirsiz olarak gelmesi, maddî manevî, aklî-hissî tüm boyutlardan ve tüm açılardan biricikliğini, eşsizliğini ve benzersiz oluşunu anlatmak içindir. Ehad, parçalanamayan teki ifade eder (M. İslamoğlu, Meâl, s.1323).

‘Vahde-hu’ kelimesi Kur’an’da 6 yerde geçmekte ve tek olan, bir olan, sadece, yalnızca manalarına gelmektedir. (A’raf, 7/70; İsra, 17/46; Zümer, 39/45; Mümtahıne, 60/4).

“(Onlara şöyle denilecek): “Durum işte böyle(sine vahim)dir: Çünkü sadece Allah’a kulluğa çağrıldığınız her seferinde inkârı tercih ettiniz…” (Mü’min, 40/12).

Zalimler kahredici azabı gördükleri zaman “Tek olan Allah’a iman ettik ve O’na ortak koştuğumuz şeylere olan inancımızı reddettik” derler ama artık çok geç olur (Mü’min, 40/84).

‘Vâhid’ Kur’an’da 30 yerde geçmektedir. Bunlardan 22 tanesi Allah hakkındadır ve ‘Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır’ veya ‘bir olan Allah’ formunda gelmektedir. (Mesela; Bakara, 2/163; Nahl, 16/22; Enbiyâ, 21/108; Hac, 22/34; Ankebût, 29/46; Fussilet, 41/6; Ra’d, 13/16; En’am, 6/19; Nisâ 4/87, 171; Tâhâ, 20/98).

Yakup (as) ölüm döşeğinde oğullarına “benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” diye sorunca: “Senin ve ataların İbrahim’in, İsmail’in ve İshâk’ın da ilahı olan tek ilaha ibadet ideceğiz” dediler (Bakara, 2/133).

Ehl-i kitap bir tek olan ilâha ibadet ile emredildikleri halde din adamlarını ilâh edindiler (Tevbe, 9/31).

“De ki: “Elbette ben de sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor…” (Kehf, 18/110).

“Gerçek, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.” (Sâffât, 37/4).

Hz. Yusuf zindan arkadaşlarına şöyle soruyordu: “ Ey hapishane arkadaşlarım! Birbirinden farklı birden fazla ilâha (inanmak) mı daha makul, yoksa bütün varlıklar üzerinde otorite olan biricik Allah’a (inanmak) mı?” (Yusuf, 12/39).

Kur’an adeta bir bildiri tarzıyla şöyle diyor: “Bu, insanlşık için bir mesajdır: Artık onunla uyarılsınlar ve bilsinler ki bir tek ilâh O’dur. Nihayet derin kavrayış sahibi olanlar, bunu hatırdan hiç çıkarmasınlar.” (İbrahim, 14/52).

Bütün bu âyetlerde Allah’ın tek olduğu ‘vâhid’ kelimesiyle anlatılıyor.

Sizin Allah’tan başka ilâhınız yoktur vurgusuyla

Nuh (as) kavmine şöyle söylüyordu: “… Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum” (A’raf, 7/59; Hûd, 11/26; Mü’minûn, 23/23).

Benzer bir çağrıyı Hûd (as) (A’raf, 7/65; Hûd, 11/50; Ahkaf, 46/21),

Sâlih (as) (A’raf, 7/73; Hûd, 11/61) ve Şuayb (as) (A’raf, 7/85; Hûd, 11/84) kendi kavimlerine yaptılar.

Allah (c) bizzat insanı muhatap alarak şöyle buyuruyor:

“Allah ile birlikte bir ilâh daha tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terkedilmiş olarak kalırsın.” (İsrâ, 17/22, 39).

Lokman da oğluna nasihat ederken ona; …Yavrucuğum! Allah’tan başkasına ilâhlık yakıştırma (şirk koşma). Çünkü şirk koşmak (Allah’tan başkasına ilâhlık yakıştırma büyük bir zulümdür” demişti (Lukman, 31/13).

Yalnızca Allah’a ibadet ifadesiyle

Başka kimseye değil, yalnızca Allah’a ibadet etmek Tevhid inancının ta kendisidir. Bir Allah’a iman etmenin sonucu kulluğu da O’na tahsis etmektir.

Bu hitap bazen bütün insanlara;

Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.” (Bakara, 2/21; Ankebût, 29/56; Zümer, 39/66; Zuhruf, 43/64).

İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur, her şeyin yaratıcısı O’dur, o halde sırf O’na kulluk ediniz, her konuda dayanılacak tek merci O’dur.” (En’am, 6/102. Yûnus, 10/3).

bazen mü’minlere;

“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın…” (Nisâ, 4/36)

“Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.” (Enbiyâ, 21/92).

bazen Hz. İsa’nın diliyle İsrailoğullarına;

“Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk ediniz. Biliniz ki kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar… ” der. (Mâide, 5/72; Meryem, 19/36; Âli İmran, 3/51).

bazen diğer peygamberlere;

“Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: “Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiyâ, 21/25).

bazen Peygamber’e yapılır:

“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (Hıcr, 15/99).

O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu halde O’na kulluk et; O’na kulluk etmek için sabırlı ve metânetli ol. O’nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun? (Asla benzeri yoktur).” (Meryem, 19/65; Hûd, 11/123; Zümer, 39/2).

Olumsuzluk ifadesiyle

Kur’an’ın en fazla kullandığı formlardan biri budur. Bu da “Allah’dan başka tanrı yoktur” ve “O’ndan başka tanrı yoktur” tarzında gelmektedir. (bak. Bakara, 2/163, 255; Âli İmran, 3/2, 6, 18, 62; Nisâ, 4/87; En’am, 6/102; Tevbe, 9/31, 129; Hûd, 11/14; Ra’d, 13/30; Tâhâ, 20/8 ve diğerleri).

“Ve (ey Nebi!) unutma ki Allah’tan başka ilâh yoktur…”  (Muhammed, 47/19)

“O doğunun da Batının da Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse kendini yalnızca O’na emanet et.” (Müzemmil, 73/9).

“Şüphe yok ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana ibadet et…” (Tâhâ, 20/14, Enbiyâ, 21/25).

Yasaklama ifadesiyle

Kur’an, bütün insanlara uyarıcı bir ifadeyle sakın “Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin” buyuruyor. (Nahl, 16/51; İsrâ, 17/22, 39; Şuarâ, 26/213; Kasas, 28/88).

Aynı uyarıyı Nuh (as) da kavmine yapmıştır. “Allah’la beraber başka hiç bir şeye ilâhlık yakıştırmayın. Elbette ben O’nun katından size gönsderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” (Zariyât, 51/50).

Tevhid’in soru şeklinde vurgulanmasıyla

İnsanlara yerden veya gökten Allah’tan başka kim rızık yaratabilir ki? (Fâtır, 35/3).

“(Resûlüm!) De ki: (Allah’a) ortak koştuklarınız arasında, (birini yokken) ilk defa yaratacak, arkasından onu (ölümünden sonra hayata) yeniden döndürecek biri var mı?…   

De ki: Ortak koştuklarınızdan hakka iletecek olan var mı? De ki: «Hakka Allah iletir.» Öyle ise hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır; yoksa hidayet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? Size ne oluyor? Nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?” (Yûnus, 10/34-35).

İnsana rızık veren, onu yarattıp öldürecek olan ve sonra tekrar diriltecek olan O’dur. Bunları (Allah’a eş tuttulan) ortaklar içinden birini yapabilir mi?  (Rûm, 30/40; Enbiyâ, 21/21).

Hrıstiyanların teslisini (üçlü ilâh inancını) reddederek

Kur’an ehli kitabın tanrı inancını ve reddediyor ve ısrarla Allah’ın birliğine vurgu yapıyor:

“Ey Ehl-i Kitap! Akidenizde haddi aşmayın ve Allah hakkında yalnızca hakkı söyleyin… Artık Allah’a ve peygambere inanın ve O üçtür demeyin. Buna bir son verirseniz hakkınızda hayırlı olur. Allah tek ilâhtır; çocuk sahibi olmaktan münezzehtir..” (Nisâ, 4/171, Mâide, 5/73).

Halbuki Hrıstiyanlar Allah’dan başkasına ibadet etmemekle ve ibadeti tastamam yapmakla emrolunmuşlardı (Beyyine, 98/5).

İnsanın aklını kullanmasını isteyerek

“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” (Enbiyâ, 21/22).

Şu hale bakın ki, hepsi biraraya gelseler dahi bir sinek yaratamayacak, hatta üzerlerine konan sineği dahi kovamayacak kadar aciz olan varlıklar nasıl tanrı olur?  (Hac, 22/73).

Birden fazla tanrıya tapınanların hali, birden fazla sahibi olan ve hiç bir şeye gücü yetmeyen kölenin haline benzer. Hangi efendisine hizmet edeceğini bilmez. İyice düşünen bir kimse buradaki çelişkiyi görür. (Nahl, 16/70-73. Zümer, 39/29).

“Allah size kendinizden bir örnek veriyor: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda -birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip)- ortaklarınız var mı? İşte biz âyetlerimizi, aklını kullanacak bir kavim için böylece açıklıyoruz.” (Rûm, 30/28. Bir benzeri; Fâtır, 34/40).

Bu şu demektir: Siz, size emanet edilen üzerinizdeki tasarruf hakkınızı başkalarıyla paylaşmaya dahi yanaşmazken, Allah’ın mutlak otoritesini başkalarıyla paylaşmasını O’ndan nasıl beklersiniz? Şirk koşmanın bu anlama geldiğini nasıl bilmezsiniz? (M. İslamoğlu, Meal, s.799).

Hayretle karışık soru şeklinde

“…Allahla beraber başka ilâh, öyle mi? (!). Yoo, onların çoğu nereden bakacaklarını bilmiyor.” Bu ifade dört defa tekrar ediliyor ve defasında da bu yanlışa bir cevap veriliyor. (Neml, 27/60-64).

Kur’an Musa’nın dilinden şöyle diyor: Allah sizi âlemlere üstün kılmışken ben size Allah’tan başka bir tanrı mı arayayım?” (A’raf, 7/140).

“Veya onların Allah’tan başka bir tanrısı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (Tûr, 52/43).

Yardım görmek umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edinmek şaılacak şeydir. Çünkü Allah’tan başka tanrı haline getirilenler insana bir fayda sağlayamazlar ki (Yâsîn, 36/74-75).

Varlık alemi O’nun ilahlığına şahittir

“O gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.” (Zuhruf, 43/84).

Kainattaki her varlık Tevhid inancını haber veriyor. Kur’an’da sık sık bu duruma dikkat çekilmekte, Allah’ın sonsuz kudretinin eserine bakmamız tavsiye edilmektedir. Kainattaki her varlık kendine ait bir özelliğe sahiptir ve her biri kendi görevini yerine getirmektedir. Bu durum, Tevhid’in göstergesidir (Zariyât, 51/20-21; Âl-i İmran, 3/190).

Allah oğul edindi iddiasını şiddetle yalanlayarak

“Bir de “Allah bir oğul edindi” dediler. Hâşâ! O aşkın bir hakikattir. Aksine göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir…” (Bakara, 2/116).

O, her şeyi yaratandır. O’nun hiç bir zaman eşi olmadığı gibi, çocuk sahibi olmaktan da münezzehtir (En’am, 6/101).

“Allah evlât edinmemiştir; O’nunla beraber hiçbir tanrı da yoktur. Aksi takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allah, onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.” (Mü’minûn, 23/91).

Ehl-i kitabı ortak bir kelimeye davet ederek

Kur’an ehl-i kitap olan yahudi ve hırıstiyanlara şöyle sesleniyor:

“(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz müslümanlarız! deyiniz.” (Âli İmran, 3/64).

Mutlak otorite O’na aittir diyerek

Hüküm ve hâkimiyet yalnızca Allah’ındır. O hükmüne kimseyi ortak etmez. (Kehf, 18/26) O aynı zamanda insanlar üzerinde mutlak otorite sahibidir. (En’am, 6/18).

Başkasına tanrılık yakıştıranın bir delili olmayacağı ifadesiyle

“Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa, -ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki kâfirler iflah olmaz.” (Mü’minûn, 23/117).

Tanrılık iddiasına kalkışan ahmaklar da aynı sapıklıktadır.

“Onlardan her kim: «Tanrı O değil, benim!» derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz, zalimlere böyle ceza veririz!” (Enbiyâ, 21/29).

Hamdin Allah’a ait olduğunu söyleyerek

Hamd, yani mutlak ve müstesna övgüler ve sonsuz şükürler sadece Allah’a aittir. Hamdin kapsadığı bütün övgülere sadece Allah (c) layıktır. Allah’ın dışında hiç varlığa hamdedilemez. Kur’an’ın “hamd âlemlerin Rabbi Allah’a aittir” demesi aslında O’ndan başka ilâh ve O’ndan başka tapılacak mabut yoktur demektir. Hamdetmek tevhid inancının yürek ve dille gösterilmesidir.

Kur’an’da Fâtiha, En’am, Kehf, Sebe’ ve Fâtır sûreleri “el-hamdü lillahi” diye başlamaktadır.

18 âyette de ‘hamd’in Allah’a ait olduğu vurgulanmaktadır. Bu vurgu Tevhid kelimesindeki Allah’tan başka tanrı yoktur” ifadesi gibidir (En’am, 6/45; A’raf, 7/43; Yûnus, 10/10; İbrahim, 14/39 ve diğerleri).

Tâğuta tapınmadan sakındırarak

‘Tuğyan’; isyan ve günahta sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. Tâğut’ kelime anlamıyla ‘tuğyan eden, ya da tuğyanda aşırı olan demektir. Her türlü azgını ve Allah’tan başka ma’bud (tapınılan) haline getirilen her şeyi anlatan bir kelimedir (R. Isfehâní, Müfredât, s.454).

Allah’a karşı isyankâr olup zorla, baskı ile veya gönül rızasıyla kendisine tapınılıp ma’bud tutulan; insan, şeytan, put, dikili taş veya bunlara benzer herhangi bir şey demektir (A. el-Kettan- M. Ez-Zeyn, Tâğut, s.15).

Tâğut, şeytanlar ve putlardır. Ya da Allah’ın dışında ibadet edilen, insanı Allah’a ibadetten engelleyen her şeydir (Beydâví, Tefsir 1/135).

Allah’ın ortaya koyduğu temel prensiplerin yerine geçmek üzere aykırı hükümler koyan her varlık tâğut’tur. Bunların insan, put, şeytan, kişi veya kuruluş olması işin özünü değiştirmez. Bir Allah’a kulluktan kaçınan bazı hasta ruhlu kimseler, tâğut haline getirdikleri bir sürü efendi bulurlar, ilâhlık özelliği verdikleri bu efendileri memnun etmek için oyalanır dururlar.

Vahy geldikten sonra rüşd (doğruluk) sapıklıktan ayrılmıştır (belli olmuştur). Kim artık ‘tâğut’u inkar eder de Allah’a iman ederse, o, kopması mümkün olmayan bir kulp’a yapışmış olur (Bakara, 2/256).

Mü’minlerin velisidir (yakını ve yardımcısı) Allah’tır. İnkârcıların velisi ise ‘tâğut’tur. Tağutlar peşlerinden gidenleri aydınlıktan karanlığa sürüklerler (Bakara, 2/257).

Bazıları iman ettiklerini iddia ettikleri halde tağut’un (şeytani güç odaklarının) hakimiyetine çağrmakta bir sakınca görmezler. Halbuki Tevhid inancı bütün tâğutların reddini gerektirir (Nisâ, 4/60).

Allah’a şirk (ortak) koşmayın tarzında

Kur’an bunu anlatırken dört tâne kelime kullanıyor: Şerîk/şirk, endâd, misil ve küfüv.

‘Misil’  aynısı veya benzeri demektir. Kur’an’da bir âyette yer almaktadır.

“O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” (Şûrâ, 42/11).

Ya da “Onun gibisinin bir benzeri olamaz.” Âyet, Tevhid’in şartı olan Allah tasavvurunu inşa ediyor. Zat, sıfat ve fiil itibariyle hiçbir yaratılmış O’nunla kıyaslanamz. Yaratan ile yaratılan arasında mahiyet farkına işaret ediyor. Eşlilik ve çift/zit kutupluluk, yaratılmış olmanın yasasıdır. Ancak bu yasayı koyan Allah bundan beridir. Tek olmak O’na mahsustur (M. İslamoğlu, Meal,  s.958).

‘Şirk’; bir şeyin birden fazla kişiye ait olduğunu ifade etmek üzere kullanılır. ‘Şerîk’, ‘şirk’ koşulan şeydir. Bunun çoğulu ‘şürekâ veya aşrâk’ olarak gelir. Öyleki, şirk koşan kimse (müşrik) Allah’a inanmakla beraber, O’na gerek sayı olarak, gerek fiillerinde ortaklar, arkadaşlar bulmaktadır. Tıpkı bir mülk üzerine bir kaç ortağın söz ve hakk sahibi olması gibi, kâinatın ve insanın tasarrufu üzerinde Allah ile başka yardımcılar, başka arkadaş veya ortaklar düşünmektir.

Kur’an’da üç ayette ‘şerîk’ formunda (En’am, 6/163; İsrâ, 17/111; Furkan, 25/2), 18 yerde de ‘şürekâ’ formunda, yani çoğul olarak yer almaktadır. Bunlardan 12 tânesi müşriklerin Allah’a şirk koştukları şeylerden bahsediyor ve onların bu zanlarını kesinlikle rdeddediyor (Mesela bak. En’am, 6/94; A’raf, 7/100; Yûnus, 10/66; Şûrâ, 42/21 ve diğerleri).

“…Artık bunu bile bile Allah’a ortak (endâd) koşmayın.” (Bakara, 2/22; Nisâ, 4/36).

Burada ve bir kaç ayette ‘endad’ geçiyor. (İbrahim, 14/30. Sebe‘ 35/33. Zümer, 39/8; Fussilet, 41/9).

‘Endâd’ nidd’in çoğuludur. Nidd; eş, ortak, denk anlamına gelir ve daha çok rekabete dayalı zıtlığı anlatır. Kelimenin aslının ‘dağıtmak’ olduğundan hareketle böyle bir sapmanın temelinde‘Allah’ın gücünü dağıtma’ arzusunun yattığı anlaşılır (M. İslamoğlu, Meal s.943).

“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk (endad) tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler…” (Bakara, 2/165).

Şirk olayı, Allah’ın dışındaki herhangi bir şeyi, bir varlığı, bir kişiyi, bir gücü veya başka bir şeyi Allah gibi zannetmenin, onlara ilâhlık vermenin adıdır. Şirk aynı zamanda yaratılmışların özelliklerini Allah’a, Allah’ın özelliklerini de yaratılmışlara verme yanlışlığıdır.

Kur’an şirki şiddetle reddeder ve insanları uyarır. Şirk düşüncesi şüphesiz ki Tevhide aykırıdır, Vahyin inşa etmek istediği hayatın güvesi, virüsü ve hasmıdır.

“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin… Umulur ki düşünüp anlarsınız.” (En’am, 6/151).

Allah (c) Hz. İbrahim’e “Bana hiç bir şeyi şirk koşmadığın gibi ve Kâbe’yi de şirkten uzak tut” diye emretmişti (Hac, 22/26).

Şüphesiz ki Tevhidi inanca göre Allah’ın hiç bir şekilde ortağı, eşi ve benzeri olmaz (En’am, 6/163; İsrâ, 17/111; Furkan, 25/2).

Allah tektir ama bazıları yaratılışa aykırı düşmek pahasına şirk koşarlar. (A’raf, 7/190; Tevbe, 9/31; Yûnus, 10/18; Ankebût, 29/65 ve diğerleri).

Ancak iman edip salih amelde bulunanlar, yeryüzünde iktidarda olsalar bile şımarmazlar, Allah’a asla şirk koşmazlar (Nûr, 24/55; Mü’minûn, 23/92)

‘Küfüv’ denk ve benzer demektir. Kur’an’da sadece İhlas suresinde yer almaktadır. Allah (c) ne zatında, ne sıfatlarında, ne de fiillerinde dengi ve benzeri yoktur.

Allah’tan başka veli olmaz vurgusuyla

Allah’ın güzel isimlerinden biri de ‘el-Veliyy’dir. Bunun anlamı, yardım eden, insanların ve evrenin işlerini üzerine alan demektir. el-Mevla’da aynı anlamdadır. Mü’minlerin velisi ve mavlâ’sı Allah’tır. Allah’ın mü’minlere veli oluşunun sonuçları çeşitli şekillerde görünür.

Allah’ın veliliği diğer sıfatları gibi mutlaktır ve süreklidir. O, insan idrakinin ötesinde bir veliliğin, dostluğun ve yardımcı olmanın kaynağıdır. İman eden mü’minlere her türlü nimeti ve rahmeti veren, onlara izzet, mülk, muhabbet ve Hakk’ın şahitleri olma şerefini bağışlayan, sürekli affeden, kendisine karşı yapılan hata ve kusurları araştırmayan en yüce dosttur, velidir.

O, kullarını gözetir, nimet verir. Dolayısıyla O hamd edilmeye layık bir veli’dir (dosttur) (Şûrâ, 42/28). Allah’tan başka veli aramak boştur, çünkü gerçek veli ancak O’dur (Şûrâ, 42/8-9; İsrâ, 17/111). O, bağışlayan ve merhamet eden bir yardımcıdır (velidir) (A’raf, 7/155).

Rasûlüllah (s) şöyle diyordu:

“Benim Veli’m Kitabı indiren Allah’tır. O, salihleri dost edinir, onlara yardım eder.” (A’raf, 7/196).

Allah’ı Veli veya Mevlâ tanımak Tevhid’tir. “Benim Velim ve Mevlam Allah’tır” demek ile “benim Rabbim Allah’tır” demek aynıdır.

“De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başka­sını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden olma!’ (denildi).” (En’âm, 6/14. Ayrıca bak. Bakara, 2/107, 120; Nisâ, 4/123, 173; Tevbe, 9/74, 116; Ankebût, 29/22; Ahzâb, 34/17, 65; Şûrâ, 42/8, 31).

 “Rabbinizden size indirilene uyun, O’ndan başka velilere uymayın. Ne de az öğüt alıyorsunuz.” (A’raf, 7/3).

Allah (c) mutlak anlamda velidir, dost ve yardımcıdır. Ancak bu velâyet sınırlı bir veliliktir. İnsanlardan bazıları yaptıkları hatalar yüzünden Allah’ın ‘veliliğini’ kaybederler.   Mesela şirk koşan müşrikler, (Şûrâ, 42/8. Hûd, 11/20), büyüklük taslayan müstekbirler (Nisâ, 4/173; Câsiye, 45/7-10), hakkı inkâr eden kâfirler (Fetih, 48/22; Ahzâb, 33/64-65), heva ve hevesine (tutku ve arzularına) uyanlar (Bakara, 2/120. Ra’d, 13/37)

Allah (c) aynı zamanda el-Mevlâ’dır.

“… Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır!” (Hac, 22/78. Ayrıca bak. Enfal, 8/40; Muhammed, 47/11; Hac, 22/13; Bakara, 2/286; Tevbe, 9/51).

Dini Allah’a has kılma ifadesiyle

İnsanların karada dolaşmalarını, denizde gemilerle gezmelerinin imkanlarını sağlayan Allah’tır. Bazen denizde güçlü bir fırtına kopar. Öyle zamanlarda insanlar sığınacak kimseyi bulamazlar ve “… dini yalnız Allah’a halis kılarak: «Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız» diye Allah’a yalvarırlar.” (Yûnus, 10/22-23).

Putların kendilerine tapılmasından habersiz olduklarını bilmedikleri tarzında

İlâhlık nisbet edilen şeyler, aslında kendilerinin ilahlaştırldıklarından da, kendilerine tapınanlarından olduğundan da habersizler. Zira kendilerinin bir gücü yoktur.

“Onların hepsini biraraya toplayacağımız, sonra da Allah’a ortak koşanlara: «Siz ve koştuğunuz ortaklar yerinizde bekleyin» diyeceğimiz gün artık onların (putlarıyla) aralarını tamamen ayırmışızdır. Ve onların ortakları, (putları) derler ki: “Siz, bize ibadet etmiyordunuz.

Bu yüzden bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz ki biz sizin (bize) tapmanızdan tamamen habersizdik.” (Yûnus, 10/28-29).

2- Sıfatta Tevhid

Allah (c), sıfatlarında da tektir, hiç bir varlık O’na sıfatlarında ortak (şerîk) veya denk değildir. Allah’ın sıfatları denildiği zaman, Allah’ı bize bildiren ilâhî özellikleri akla gelir. Allah’ın sıfatları O’na aittir ve kendisi gibi ezelîdir, başlangıcı yoktur. Bazı sıfatlar Allah’a aittir. Bu sıfatlar O’ndan başka hiç bir yaratıkta olamaz.

Örneğin, ‘Bekâ-sonu olmamak’ sıfatı gibi. Allah’ın sonu yoktur, O ölümsüzdür, varlığı asla sona erici değildir. Allah (c), bazı sıfatlarından varlıklara da vermiştir. Mesela, ‘hayat-diri ve canlı olma’ sıfatı gibi. Bu sıfatlar Allah’ta mutlak, varlıklarda ise mukayyettir, yani sınırlıdır, az bir şeydir. Canlılar da hayat sahibidir ama, günün birinde onların hayatı sona erer. Hayvanlar ve insanlar ‘görme’ sıfatına sahiptirler ama onların görmeleri sınırlıdır, bazı araçlarla olmaktadır.

3- Fiilde Tevhid

Allah’ın yaratmasına, bir şeyi yokluktan varlığa çıkarmasına O’nun fiili denir. Yaratma yalnızca Allah’a aittir. Çevremizde ve evrende gördüğümüz bütün olaylar ve oluşumlar, Allah’ın yarattığı sebeplere bağlı olarak meydana gelmektedir. Asıl yaratıcı Allah’tır. Âlemi, âlemin içindeki her şeyi, insanı ve insanla ilgili her şeyi yaratan O’dur. O’nun bu yaratmasında bir ortağı, bir yardımcısı veya bunlara benzer bir şeyi yoktur. Var eden de O’dur, öldüren de O’dur, varlığın devamını yaratan da O’dur.

Fiilde Tevhid, Allah’ın tek yaratıcı olmasına inanmadır, yaratma ve var etme sıfatını başka ilâhlara vermemektir. O’nun yaratmada bir yardımcısı olmadığı gibi, alete, araca, zamana da ihtiyacı yoktur.

“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri, ona yalnızca ‘ol’ demesidir; o da hemen oluverir.” (Yâsîn, 36/82).

Ve muştu

İşte Kur’an’da Tevhid’in dili kısaca böyle. O kendisini insanlara farklı üslûplarla, ifadelerle, sorularla, örneklerle, maddî ve manevî delilillerle, farklı anlamlarla ve sözlerle anlatıyor. Kimi zaman düşündürerek, kimi zaman akıllarını kullanmalarını isteyerek, kimi zaman uyararak, kimi zaman tehdit ederek, kimi zaman müjdeleyerek, kimi zaman ikna ederek takdim ediyor.

Kur’an’ın bütün konularının Tevhid etrafında döndüğünü söyleyebiliriz. Kur’an’ın davası, daveti, derdi Tevhid inancıdır. Çünkü her şey ona bağlı. Tevhid’i Kur’an’ın anlattığı gibi anlayıp bünyesine sindiren kimseler Vahy ile hayatlarını inşa etmeye başlarlar.

Peygamber (s) İslâmın beş temel üzerine bina edildiğini, bunun birincisinin ‘şehâdet’ getirmek olduğunu söylemiştir (Müslim, İman/22, no: 16; Buharî, İman/1; Nesâî, İman/13; Tirmizî, İman/3 no: 2609).

Aynı ifade ‘ihsan hadisi’ olarak bilinen meşhur hadiste de geçiyor (Buharî, İman/37, no: 37; Müslim, İman/1, no: 8; Tirmizî, İman/4, no: 2610; Ebu Davûd, Sünne/16, no: 4695; İbnu Mace, Mukaddime/9, no: 63, 64; Nesâî, İman/6).

Kim Kelime-i Tevhid’i (veya Şehâdeti) kabul ederse, sonra da hayatını Tevhidi inanca bağlı olarak yaşarsa, kulluğunu Tevhidi gösterdiği şekilde yerine getirirse, kimin son sözü ‘lâ ilâhe illallah muhammedu’r resûlüllah’ olursa, onun cennete gideceği umulur (Müslim, İman/40, no: 94).

Her kim ‘Lâ ilâhe ilallah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır (Müslim, İman/35, no: 21).

HÜSEYİN K. ECE