Diğer taraftan terbiyeyi, Hz. Peygamber’in görevi açısından ele aldığımızda; “tebliğ ve irşad” manasına gelir. Tebliğ, eğitim ve öğretimi de içine alan bir terimdir. İrşad ise, bir rehberliktir. Hz. Peygamber; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurduğuna göre terbiyeyi “güzel ahlâk sahibi olma, fazilete erme” ve erdirme faaliyetlerinin adı olarak da ifade edebiliriz. Eğitimi Peygamber seviyesinde ele aldığımızda, “tebliğ” etmek manasına gelir. Böylece öğretim de eğitimin içine girmektedir. Tebliğ hem eğitimi ve hem de öğretimi içine alır.

Terbiye ile eğitimin çok benzer tarafları olmakla beraber, eğitimin belli bir metoda bağlı olması ile terbiyeden ayrıldığı söylenir. Eğitim mi terbiye mi tartışması bizi meşgul etmemeli, aslolan istenilenin anlatılmasıdır. Kur’an, eğitimi “Rab” kelimesi ile ifade etmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır “Hak Dini Kur’an Dili” tefsirinde “Rab” kelimesi, terbiye manasına gelmektedir. “Rab”, gerçekte terbiye demektir. Yani “bir şeyi olgunluğa ulaştırıncaya kadar tavırdan tavıra geçirmektir.[1]

Demek ki, Kur’an’da “rab” terbiye karşılığında kullanılmaktadır. Mutlak manada kullanılınca eğitenin Allah olduğu ortaya çıkar. Yani Allah için kullanılır. O zaman da, “Bütün varlıkların yetiştirilmesini yüklenmek”  anlamına gelir. “Rab” kelimesi tamlama olunca “sahip” anlamına; “masdar” olarak kullanılınca da; a) İlimde tasarruf sahibi olmak, b) Nefsini ilimle terbiye etmek manasını taşır.

Dilimize Arapçadan geçen “terbiye” kelimesi, “rab ve riba” köklerinden gelir. Bunların anlamları “beslenmek, tamamlamak, ziyadeleşmek, toplanmak, artmak, çoğalmak”tır. “Terbiye” de lûgat anlamıyla kısaca “tamamlatmak, ıslah etmek”tir. Terim olarak da “bir şeyi derece derece olgunluğa eriştirmek, yetiştirmek” manasına gelmektedir.[2]

Rab, Arapçada “malik, sahip, ulu” manalarına sıfat olarak kullanılır. Yine “Rab”, Allah’ın Kur’an’da geçen güzel adlarından (esma-i husnâsından) biridir de. Kur’an’da “Rab” kelimesi, Allah’ın adı olarak 965 defa anılmıştır. Bu kelime, Kur’an’ın ilk tebliğ edilen ve (İkra’-Oku!) emriyle başlayan beş âyetinde de geçer.

Kur’an’da Allah adı 2799 defa tekrarlanmıştır. Ondan sonra en çok tekrarlanan Rab adıdır.[3] Bu ad, dualarda da çok defa yer alır. Arapçada isim ve sıfat olarak kullanılan (Rab) kelimesi, çeşitli şekillerde Kur’an’da Allah isminden sonra en çok geçen kelimedir. Yetiştirici, gözetip koruyucu, ayrıca itâat olunan efendi, herhangi bir durumu düzelten kimse, bir şeyin mâliki mânâlarında kullanılıyor. İslâm’da ise bu kelime, “benzeri olmayan efendi, verdiği nimetlerle mahlûklarının durumlarını düzelten, yaratma ve emretmenin sahibi” anlamlarını kazanmıştır. Rab kelimesinin bu manası anlaşıldıktan sonra Peygamberimiz: “Hizmetçiler sahibine Rabbim değil, seyyidim desin” diyerek, insanların Rab olarak yalnız Allah’ı tanımalarını, yalnız O’na bu şekilde hitap etmelerini emrediyor. Rab kelimesinin Kur’an’da bu şekilde kullanılması, sadece mürebbi manasına değil, terbiye gibi olan istilâ, teklîf, emir ve nehiy, tergîb ve terhîb, taltîf, takdîr gibi eğitimin bütün unsurlarını ifâde etmektedir. Allah için kullanılan Rab kelimesinde, sahip ve mâlik mânâları da bulunmaktadır. Terbiye, bir şeyi kademe kademe tedric ile kemâline ulaştırmaktır ki, bunun eseri istıfâ ve tekâmül olur.

Rabbin Allah ismi olarak terim anlamı, “Bir şeyi derece derece halden hale, nitelikten niteliğe geçirerek olgunluk amacına eriştirinceye kadar yetiştiren yaratıcı mutlak kudret sahibi”dir. Rab kelimesinin bu anlamıyla Kur’an’da Allah’tan sonra en çok tekrarlanmış olması, bize İslâm dininde eğitim (terbiye) sisteminin Allah inancına dayandığını ve ilk, mutlak yetiştiricinin Allah olduğunu açıkça anlatıyor. Kur’an, bütünüyle bu sistemi kapsar. Hazret-i Muhammed’in peygamberlik hayatı da bu sistemin uygulama örnekleriyle doludur. Bu örneklerin başında ilk yetişen olarak kendisi, sonra da kendisinin yetiştirdiği kişiler vardır. Kur’an’ın bütününe yayılmış bulunan eğitim sisteminin başlıca ilkeleri yine Kur’an’ın tertibine göre birinci sûresi olan ve beş vakit namazlarının her rekâtında okunulan “Fatiha” sûresinde toplanmıştır. Fâtiha, Kur’an’ın özetidir. Bunun için peygamberimiz, ona “Ümmü’l-Kur’an: Kur’an’ın anası” demiştir.[4]

Hicretten önce 2. yıl gibi henüz daha işin başında bulunulan bir devirde, Medine‘den gelen bir takım kimseler Mekke’de kısa bir müddet süren oturuşları sırasında İslâm, îman ve gayelerine katılmak istediklerini belirttiklerinde Peygamber Efendimiz onlara Kur’ânı ve İslâmî prensipleri öğretmek üzere bir “mu’allim” (öğretmen) göndermiştir.[5]

Suffa ilk İslâm “üniversite”sidir. Bizzat Rasulullah burada dersler veriyordu; fakat henüz başlangıçta bulunanlara okuma-yazmayı ve Kur’ân’ı öğretmek üzere diğer bazı öğretmenler de vazife görüyorlardı. ‘Ubâdet’ubnu’s-Sâmit, Kur’ân ve okuma-yazma öğreten muallimlerden biridir. Esasında bir yazı mütehassısı olan Abdullah ibn Sa’id ibn’il-‘As, Rasulullah tarafından “hikmet öğretmeni” olarak tâyin edilmişti. Muhammed A.S.’ın okuma ve yazmaya verdiği ehemmiyet, Bedr savaşında esir düşen müşrik düşman askerleri için fidye-i necât olarak adam başına 4.000 dirhem (takriben 12 kg. altın) biçildiği halde, bunlar arasında okuma-yazması olanların Medineli 10 Müslüman çocuğa bunu öğretmek sûretiyle serbest bırakılmasını emretmesinde görülür. Bir hadîs âlimi, eserindeki bu bahsin başlığını: “Müslümanların müşrik öğretmenler edinmesine müsaade” olarak tâyin ve tesbit etmiştir. Bu müşrik öğretmenlerden birinin, herhalde Bedr’de uğradıkları ağır savaş yenilgisinin intikamını almak üzere, küçük öğrencileri fena halde dövmekte olduğunu bugün kaynak eserlerde okumaktayız.[6]

İslâm eğitim anlayışında, doğuştan getirilen içgüdülerin -hiçbirisi dışlanmadan- hepsi geliştirilmiş ve yönlendirilmiştir. Ayrıca cemiyet içinde ortaya çıkan bütün nefs istekleri; bir arada olma, kazanç, itibâr, iktidâr, diğergâmlık, tecessüs vb. ictimâî menşeli olan nefs istekleri de, kişinin kendine ve içinde yaşadığı toplumun sağlığına uygun düşecek tarzda geliştirilmiş ve yönlendirilmiştir.[7]

İnsanda ister doğuştan gelmiş olsun, isterse sonradan kazanılmış olsun her türlü isteklerin doğuşu, gelişimi, yönlendirilmesi ve söz konusu isteklerdeki hedeflerin değiştirilmesi, tamamen eğitim ve öğretimle ilgilidir. Uyanan bir isteğin meşrû bir ortamda tatmîni, tatmîn edilemeyecekse, niçin tatmîn edilemeyeceğini kişinin kendi nefsine açıklamasını ve iç kontrol gücünü kullanarak bu isteğinden vazgeçmesini veya yönlendirmesini öğretmeliyiz. İsteklerinden vazgeçmeyen yahut vazgeçemeyen insanlar, başka insanlara ve içinde yaşadığı topluma ters düşen, cemiyetine uyum göstermeyen insanlar olurlar. Bu gibi insanlar pek çok kötü alışkanlıklara düşebileceği gibi, suç da işleyebilirler ya da ruh hastası olabilirler. Eğitim, insanları bu noktalara getirmeden çarelerini bulup göstermeli, ruh ve beden özelliğine ve içinde yaşadığı toplum değer yargılarına göre öğretmelidir. İnsan, fıtratına uygun bir biçimde, kendisini ve evreni yaratan Allah’ın Kur’ân’da bildirdiği gibi güzel örneklerle eğitilirse, başarılı ve mutlu olacak yeteneklerle donatılır.

Hz. Peygamber, kendi ifadesiyle bir “muallim” olarak gönderilmiştir. O, büyük bir eğitimci, terbiyeci, aydınlatan bir tebliğci, en son ve en mükemmel elçidir. Bu seçkin elçi ve başarılı muallim, çeşitli maddi ve manevi sıkıntılar içinde, ‘oku’ emrini aldığı andan itibaren eğitim ve öğretim işlerini fiilen üstlenmiş; bu faaliyetleri Mekke’de ‘Daru’l-Erkam’da, Medine’de Mescidinde ayırdığı ‘Suffa’da yürütmüş, 23 yıl gibi kısa bir zaman içinde o sert yapılı, kaba tabiatlı ve imtizaçsız insanları kardeş yapmış, ta’lim ve terbiyeye amade kılmıştır.[8]

Hz. Peygamber onların başlangıçtaki baskı ve zulümlerine sabır ve tahammül gösteriyor, ısrarlı öğretim ve eğitim sayesinde onları etrafına kenetliyor, en çok sevdikleri akrabalarıyla lüzumu halinde savaştırıyor; onu kendi nefislerine tercih ettiriyor; evlerini-yurtlarını terk ettirerek, bilmedikleri ülkelere hicret ettiriyor; dünyaya açılıyor ve (Bizans ve Sasan gibi) o günkü iki süper gücün hiç adam yerine koymadığı geri bir toplumu ilim ve irfan potasında yoğurarak bir ‘ümmet-i vasat’ inşa ediyor ve dünya dengesi kuruyor. Sayıları gittikçe çoğalıyor, zeliller aziz oluyor; çok geçmeden dünya, O’nun aydınlığıyla aydınlanıyor, çok başarılı bir muallim olarak vazifesini tamamlıyor.[9]

Peygamber’in en belirgin vasfı eğitici-öğretici olmasıdır. “Şüphesiz ben muallim olarak gönderildim” buyurması da buna işaret etmektedir. O, bu sıfatıyla Kur’ân’ın belirleyiciliğinde, insanları aydınlatacak, iyiliklere teşvîk edecek, kötülüklerden sakındıracak, hülâsâ insanlığın saâdeti için bir muallimin yapması gereken her şeyi yapacaktır. Peygamber Efendimiz sık sık şu hadîsi tekrarlamıştır: “Bir tek âlim, şeytana karşı (savaşta) bin zahitten daha çetindir.” Bu hadis ilme ve âlime ne kadar değer verildiğini göstermektedir.

Eğitimde kadınların özel bir yeri ve değeri vardır. Kadınlar, Rasulullah tarafından özel bir ihtimam ve yetiştirilmeye tâbi tutulmuşlardır. Buhârî’nin belirttiğine göre, haftanın bir gününü tamamen onlara tahsis etmiş ve bu günde sadece onlara hitap etme ve onların suallerine cevap vermişlerdir. Ayrıca Peygamberimizin zevceleri de bu gayret ve çalışmada vazife alıyorlardı.

Bilindiği gibi Peygamberimizin zevcesi Hafsa okuma ve yazma bilmekteydi. Onun zevcelerinden bir diğeri olan Âyişe, hukuk alanında yüksek bilgiye sahip olmuş ve daha sonraki devrelerde, hatta en âlim erkek hukukçular tarafından bile, hukukî bilgisinden istifâde edilmek üzere devamlı ziyâret edilip istişârî mütâlealalarına müracaat olunmuştur. Aynı şekilde Âyişe, “şiir”, “tıb”, “Arab tarihi” (eyyâm’ul-Arab) ve Arabistan kabilelerinin “ensâb” şecereleri üzerinde de üstünlük sağlamıştı.[10]

Kur’ân-ı Kerîm’de, bizzat Rasulullah’ın zevcelerine öğretimle meşgul olmaları için yükletilmiş mecburiyetler bulunmaktadır. Bir gün Rasulullah’ın eline bir miktar para geçmişti; kızı Fâtıma gelip, kendi kocası kuyudan su çekerken zorluk içinde kaldığını ve kendisinin de un yapmak üzere tâne öğütecek tâkatinin bulunmadığından bahisle, bu işlere yardım etmek üzere bir köle satın almasını ondan istedi. Rasulullah ona şu cevabı vermiştir:

“Suffa’daki insanların midelerini boş bırakarak sizin istediğiniz şeyleri yerine getirememem; bütün parayı onların istifadesine tahsis edeceğim.”

Suffa’daki talebeler, mübelliğ-muallimler, iman taşıyıcıları olarak Arap Yarımadası’nın dört bir köşesinde vazife görmek üzere kendilerini yetiştirip hazırlıyorlardı. Müslümanlar arasında ilk tasavvuf yoluna düşenler de onlar arasından çıkmıştır. Bunlar İslâm ideali yolunda öyle kuvvetli hatıralar bırakmışlardır ki, sonradan gelen birçok klasik devrin İslâm yazarı, Suffa’da yetişen insanların hayat ve menkıbelerinden bahseden uzun isim listeleri ve biyografiler meydana getirmişlerdir. Kaynak eserlerde, büyük İslâm hukukçusu İbn Mes’ûd ve Halife Ömer’in oğlu Abdullah, Rasulullah’ın müezzini Bilâl Habeşî, rahib Ebû Âmir’in oğlu Hanzele, büyük zahid Ebû Zerr, Yunan’lı Suheyb, İran’lı Selmân, ünlü hadîs yazarı Ebû Hureyre, Irak Fâtihi Sa’d’ubnu Ebî Vakkaas ve diğerleri görülmektedir. Bu listelerdeki Arabistan’ın en uzak bölgelerinde oturan kabilelerden gelmiş insanların isimlerine de tesadüf edilmektedir ki, bunda şaşılacak bir şey yoktur.[11]

Peygamber Efendimizin eğitiminde sevginin, “sevgi toplumu”nun ayrı bir yeri vardır. Allah’ın Rasulü, İslam toplumunun bir sevgi toplumu olduğunu fertlere hissettirmek için bir yöntem ortaya koymuş ve kişinin sevdiğini karşısındakine açıkça söylemesini istemiştir. Bu sebeple sevginin İslam toplumunun tüm üyelerine gösterilmesini arzu etmiş, bu konuda hiçbir ayırım yapılmamasına işaret etmiştir. Hatta negatif ayrımcılığa duçar olabileceklerini düşündüğünden olsa gerek, sevgi konusunda fakirlerin daha fazla dikkate alınması gerekliliği üzerinde durmuştur. O, eşi Hz. Aişe’ye, “Ey Aişe, fakirleri sev, onları yakınına al ki, Yüce Allah da kıyamet gününde seni yakınına alsın” demiştir. Böylece, sevgiyle İslam toplumunu oluşturan fertlerin gönüllerinin birbirine yakınlaştırılmasına ve aralarında ünsiyet ve ülfetin kalıcı hale getirilmesine çalışılırken, fakir kitleye sevgiyle muamele edilmesi istenmek suretiyle, onların bu güzel duygulara muhatap olması özelikle istenmiştir. Bilhassa günümüzde bunun ne kadar önemli olduğu, çoğu üzücü olayların çıkış sebebinin “sevgisizlik” olduğu görülmektedir.

Peygamber Efendimizin eğitim sisteminde, insanların kazanılması için çok çeşitli usuller denenmiş ve en müessir olanlar üzerinde durulmuştur. Eğitimde yapılan bütün faaliyetler, insan fıtratına uygun olanlardır. Tebliğde bulunduğu şahıs ve kabilelerin isimlerine dikkat eder, onların isimlerine uygun tevillerde bulunur ve bu şekilde müessir olmayı denerdi. Ayrıca Rasulullah, akrabalık bağlarının sağladığı yakınlığı, davetin kabulünü sağlayan psikolojik bir unsur olarak görüp bunu bir eğitim usulü olarak çeşitli hadislerle tavsiye ediyordu.

Benu Hanife reislerinden Sümame b. Üsal kendisinin de itiraf ettiği gibi öldürülmeyi hak etmiş suçlar işlemiş azılı bir İslam düşmanı idi.  Bir müfreze onu yakalayıp Medine’ ye getirdiği zaman Hz. Peygamber Sümame’nin Mescid’de bir direğe bağlanmasını ve kendisine iyi muamelede bulunulmasını ashabına emretmişti. Namaza giriş çıkışlarında da bizzat kendisi onunla ilgileniyor ve iman teklif ediyor, fakat Sümame kabul etmiyordu. Üç gün sonra Hz. Peygamber hiçbir karşılık almaksızın onu affederek serbest bıraktığı zaman Sümame, o kadar hayret etmiş ve hislenmişti ki, şehir çıkışında rastladığı ilk pınarda abdest alarak tekrar Rasulullah’ın huzuruna dönmüştü. Kelime-i şehadetten sonra o, şöyle diyordu: “Şimdiye kadar sen, benim nazarımda dünyanın en nefret edilecek adamı idin. Şimdi ise ben, her şeyden çok sana hayranım.” Rasulullah’tan gördüğü iyi muamele ve af Sümame’ye öylesine tesir etmişti ki, memleketine dönüşünde umre için uğradığı Mekke’de, Müslüman olduğunu ilandan çekinmedi.[12]

Hz. Peygamber’in her karşılaştığı insanın imana kavuşmasını sağlamak için her çareye ve her metoda başvurmasındaki temel sebep, daha fazla insanı “hidayete kavuşturmak”tı. Eğitimin hedeflediği “güvenirlik” Rasulullah’ın hayatında herkesin kabul ettiği mümeyyiz bir vasıf olmuştu. Peygamberimizin düşmanları dahi O’nun şahsi hayatı hakkında en ufak bir ithamda bulunamıyor, “emin”liğini ikrar mecburiyetinde kalıyorlardı. Eğitimde önemli bir özellik olan “uygulamalı eğitim”i O, insanlara teklif ettiği hususları herkesten önce kendi nefsinde, herkesin yapabileceğinden fazlasıyla tatbik ediyordu. Şüphesiz bu durum, davet edilenler için önemli bir canlı misal oluşturmaktaydı. Mesela; Umman meliki el-Culendi’ye Rasulullah’ın İslam’a davet mektubu ulaştığı zaman Hz. Peygamber’in hayatı hakkında bilgiler edinen melik şöyle diyordu: “Allah beni ümmi peygambere delalet etmiştir. O peygamber, hiçbir iyiliği kendisi ilk tatbik eden olmaksızın emretmiyor; hiçbir kötülüğü de kendisi ilk terk eden olmaksızın nehyetmiyor. O, mutlaka galip gelecektir, engellenmeyecektir; mutlaka üstün çıkacak, darda bırakılmayacaktır. O, ahde vefa gösterir, vaadi yerine getirir.  Ben kesinlikle kabul ediyorum ki, O bir peygamberdir.”[13]

Bugün eğitimin varmak istediği nihai hedefi Rasulullah dost-düşman, inanan-inanmayan hemen herkese tabii hal ve yaşayışı ile âdeta ders verir gibi yaşıyordu. Bu sebeple; “yaşayışıyla güzel örnek olma” kaidesinin müessiriyetini gayet iyi bilen Peygamber Efendimiz hayatıyla örnek teşkil ettiği gibi, İslam’a davet ettiği insanların da İslami yaşayışı görerek fikir ve kanaatlerini ona göre tayin ve tespit etmelerine imkân ve vesileler hazırlıyordu. Bedr Gazvesi’nde ele geçirilen esirlerin topluca bir yerde mahpus tutulmaları yerine birer birer ashab-ı kirama dağıtılarak misafir edilmeleri, başka bir takım fayda mülahazaları yanında büyük ölçüde, esirlerin sahabenin İslami yaşayışına vakıf olmalarını temin içindi. Taif heyeti geldiği zaman, Müslümanların Kur’an okuyuşları, namaz kılışları huşu’ ve hudu’ içinde ibadet edişleri ve İslam’ı yaşayışları kalblerini rikkate getirsin diye Hz. Peygamber’in onları Mescid’in hemen yanında misafir ettiğini biliyoruz. Bazı heyet mensublarının, ashabın evlerine dağıtılarak misafir edilmelerinde, yine bu husus mutlaka göz önünde bulundurulmuştur.

Sonuç olarak; eğitim, insanın yaratılış gayesi olan ‘Allah’a kulluk etme’ prensibini gerçekleştirmeyi hedef alır. İslâm eğitimi, kul ile Allah ve kul ile kul arasındaki ilişkilerin iyi anlaşılmasını ve bu anlayış üzerine davranışların bina edilmesini gerçekleştirmeye çalışır. Bu sayede insanı dünyevî ve uhrevî saadete götürür.

Yaşar DEĞİRMENCİ

[1] Yazır, Elmalılı Hamdi; Hak Dini Kur’an Dili
[2] Çantay, Hasan Basri; Kur’an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm
[3] Ayhan, Halis; Eğitime Giriş
[4] Ayasbeyoğlu, Nevzat; İslamiyetin Eğitimimize Getirdiği Değerler ve Kur’an-ı Kerim’in Eğitim ile ilgili Ayetlerinin Tahlili.
[5] Özbek Abdullah; Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed
[6] Hamidullah Muhammed; İslâm Peygamberi
[7] Bayraklı Bayraktar; İslam’da Eğitim
[8] Önkal Ahmet; İslam’a Davet Metodu
[9] Bayraktar M. Faruk; İslâm Eğitiminde Öğretmen-Öğrenci Münasebetler
[10] Asr-ı Saadette İslam; Ansiklopedi
[11] Hamidullah Muhammed; İslâm Peygamberi
[12] İslamî İlimler Dergisi; Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı Sempozyumu.
[13] Önkal Ahmet; Rasulullah’ın İslam’a Dâvet Metodu.