İslâm, aile esasına dayanan toplumsal bir düzendir. İslâm’a göre aile, içinde huzur, güven, şefkat, merhamet, güzellik bulunan ve bunları birbirleri ile paylaşan fertlerin oluşturduğu bir yuvadır. Bu yuvada aynen toprak altında güvenceli bir yer kapan tohum gibi suyunu ve çapasını annesinden ve babasından alan filizler (minik yavrular) toprağı yarıp büyümeye ve yeşermeye başlarlar.

Aile içi huzur ve güvenin fıtrattan olduğunu Rabbim şöyle dile getirir: “O’nun işaretlerinden biri de sizi cezbeden kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgiyi ve şefkati yerleştirmesidir. Bunda kuşkusuz, düşünen insanlar için dersler vardır.” (30 Rum, 21)

“…Onlar sizin için bir elbise gibidirler ve siz de onlar için bir elbise gibisiniz…” (2 Bakara, 187)

Böyle mukaddes bir amaçla kurulması gereken yuvada aile fertlerinin teker teker bu amacı gerçekleştirebilecek bilinç düzeyini yakalamaları gerekmez mi?

Aile kurmanın stajı olur mu?

Düşünün… Bir memur işini öğreninceye kadar belirli bir staj aşamasından geçirilir. Bir öğretmen, bir doktor, bir tacir hatta bir tezgâhtar dahi belirli bir staj aşamasından geçmeden tam olarak işe alınmazken, aile gibi yüksek bir amaç taşıyan bir müessese böyle bir stajı gerçekleştirmeden nasıl o müessesenin bir ferdi olabilir?

Bu yüksek amaçlı müessese plansız, programsız, bilinçsiz, stajsız kurulacak olursa yetiştireceği çocuklar da aynen plansız, programsız, bilinçsiz, stajsız bir nesil olacaktır. Hâlbuki Peygamberimizin: “Evleniniz, çoğalınız, şüphesiz ben sizin çokluğunuzla övünürüm.” buyurduğu nesil böyle bir nesil olmasa gerektir.

Böyle bir amacı gerçekleştirebilmenin veya bu amaca ulaşabilmenin yolu, öncelikle evlenecek çiftlerin ferdi olarak bu müessesenin ne olduğunu, anlamını ve önemini kavramalarından geçer. Buna yönelik, Allah’ın kitabını ve Resûlullah’ın uygulamalarını gözden geçirmeli, teorik olarak zihnini buna hazır hale getirmelidir. Bu aşamadan sonra artık ferdi sorumluluktan ziyade toplumsal bir sorumluluk başlamaktadır ki bu sorumluluk tüm Müslümanların sorumluluğudur. Örnek bir evlilik sunmaktan tutun bu örnek evliliğin teorisine hazır hale gelmiş kimselere imkânlar hazırlamak ve onların bu yuvayı kurmalarına vesile olmaya kadar, bu yuvayı kurarken çıkabilecek problemleri çözme yolları aramaktan tutun bu yuvanın sağlıklı devam edebilmesinin yollarını aramaya kadar hepsi bu sorumluluğun içinde yer almalıdır.

Bunun akabinde, böyle bir evliliğin sağlıklı, tutarlı ve amacına uygun olabilmesi için de eğitim-öğretimin, örnek aile tiplerinin, fiziksel ve psikolojik tedavi imkânlarının, gerektiğinde problemlerin çözümü için danışma merkezlerinin bulunduğu ve bunların çok sağlıklı bir ortam ve elemanlarla gerçekleştirilebildiği mekânlar (aile üniversitesi, aile hastanesi vb.) kurmak da bu toplumsal sorumluluğun kurumsallaşma bilinci içinde değerlendirilebilir.

Birbirinin elbisesi eşler

İslâm, kişinin İslâmi şahsiyetini oluşturduktan sonra kendini aşıp birlikte iş yapabilme gücünün geliştirilmesinin en kolay yolunun “aile” ile başladığını ortaya koymuş “…Onlar sizin için bir elbise gibidirler ve siz de onlar için bir elbise gibisiniz…” (2 Bakara, 187) âyetiyle de bunu dile getirmiştir.

Evlenmeden önce kendini ulaşılmaz bir kıymet gören çiftler, evlenip birbirleriyle diyaloga girdiklerinde kendisinden başkalarının da bir kıymet olabileceğini kavrayarak kendi kıymetlerine kıymet katmış olacaktır. Kıymetlerini birbirleriyle paylaşmayıp kendilerini beğenmeye devam ederlerse her iki kıymette fert aşamasını geçemeden ilk sınavlarında başarısızlığa uğrayıp toplumsal bir değer ifade etmeyeceklerdir.

Bu anlatılanların tam aksi de söz konusudur. Kendisinin bir kıymet olduğunun farkında olmayan fert başka bir kıymetle bütünleştiğinde bu kusurunu örtüp topluma iş gücü sağlayabilecektir.

Yukarıda zikredilen âyet düşünüldüğünde toplumun olumsuz baskı ve kötü saldırılarına ancak çiftlerin birbirleriyle tek vücut olmakla karşı koymaları mümkün olacaktır.

İslâm, kurulan bu müessesenin kuruluş amacını ortaya koymakla kalmıyor aynı zamanda bu amaca ulaşmakla çiftlere düşen sorumlulukları da en ince ayrıntısına kadar gösteriyor. Sağlam temellere bağladığı bu minik kurumun topluma mal olmasının da gerekliliğini dile getiriyor. “Ey insanlar! Sizi bir tek canlıdan yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Kendisi adına birbirinizden (haklarınızı) talep ettiğiniz Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyun ve bu akrabalık bağlarını gözetin. Şüphesiz Allah üzerinizde daimi bir gözetleyicidir.” (4 Nisa, 1) Bununla beraber ailenin kendi asli değerlerini korumasını da ihmal etmiyor. “Çünkü Rabbin, başkasına değil, yalnızca O’na kulluk etmenizi ve anababaya iyi davranmanızı buyurmuştur…” (17 İsra, 23)

“…Bana ve ana-babana şükret, (unutma ki) bütün yollar sonunda bana ulaşır.” (31 Lokman, 14)

Sıla-i rahim

İslâm’ın, toplumsal yapıya geçişte aile kurumunu tüm güvenceleri sağlayarak özenle koruması, bu müessesenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Zaten yukarıda zikredilen âyette de görüldüğü üzere insan hayatının ilk andan itibaren aile temeline dayandığını görüyoruz. Bu temeli korumada âyette özellikle seçilen “sıla-i rahim” kelimesi dikkat çekicidir. İçindeki rahim kelimesi dostluk, şefkat, merhamet ve rikkati ifade etmekte sıla-i rahim de akrabaya iyilik, şefkat ve merhameti göstermektedir.

Buradaki rahim kelimesinin ana rahmi ile çok yakın ilişkisi vardır. Düşününüz… Anne çocuğunu şefkat ve merhametle nasıl karnında dokuz ay on gün bütün zahmet ve sıkıntılara aldırmadan, gece uykusundan, gündüz yeme içmesinden kesilerek taşırsa ailenin yapısını oluşturan akrabalar da birbirleriyle ilişkisini böyle bir alakayla yürütmelidir. Yani birbirlerinin zahmet ve sıkıntılarına, dert ve kederlerine annenin karnındaki çocuğuna doğana dek sabretmesi gibi sabredip bir gün meyvesini verebileceğini düşünerek sabrı elden hiç bırakmamalıdırlar. İslami tebliğinde olsun, insani ilişkilerinde olsun bu ilkeye riâyet edilmelidir. Bununla birlikte annenin karnında taşıdığı çocuk ölü veya sakat doğabileceği gibi akraba ilişkisi de bu kadar fedakârlığın akabinde olumsuz netice verebilir. Bu konuda da tahammüllü olmalı, hayal kırıklığına uğramamalıdır.

Niçin çift kutupluluk?

Allah dileseydi tüm insanları bir çırpıda yaratabilirdi. Fakat özellikle ilahi kader (fıtrat, ölçü, plan) insan varlığındaki ilk hücrenin Âdem (as) ve eşinin oluşturduğu aile olmasını ve insanların bu ilk hücreden üreyip çoğalmasını öngörmüştür. İnsanın hayatında aileye yüklenen ağır görev, yaratılıştaki bu gizli hikmetin bu şekilde gelişmesini öngörür. Aile hayatı, insanın öz yaratılışının ihtiyaçlarına ve doğuştan getirdiği yeteneklere cevap verecek niteliktedir. İnsanın şahsiyeti, kimliği bu ortamda gelişir. İnsan, çeşitli nitelikleri bu ortamda kazanır. Toplumsal bir düzene gidişte ailenin bu açıdan çok önemli bir fonksiyonu vardır. Toprak altındaki bir tohum misali, yağmurunu iyi alır, çapası ve bakımı iyi yapılırsa dünyaya açılıp meyvesinden herkesi istifade ettirir. Yani çocuk toprak altında bir tohum (bir hazine), annenin ve babanın verdiği, Allah’ın istediği eğitim-öğretim ise bu tohum ve toprağın bakımıdır (suyu, çapası vb.).

İnsanın fıtratından kaynaklanan isteklerini İslâm, evlilikle meşru hale getirir. Toplumda hayvani ilişki ve dejenerasyonun önüne geçip toplumu dengede tutar. Bununla da kalmayıp bu tür ilişkileri insanileştirir, sevgi-şefkatle bütünleştirip güzelliklerini ve çirkinliklerini birlikte paylaştıkları minik bir devlet kurdurur. Bu devletin üyelerinin sorumluluklarını düzenli hale getirir ve büyüyüp topluma açılmasını sağlar. Böylece minik devletler kurulmasının önünü açar. “Ve içinizden bekâr olanları ve kadın ya da erkek kölelerinizden (evlenmesi) uygun olacak olanları evlendirin. (Evlenmeye niyeti olanlar) yoksul iseler, (bu sizi kaygılandırmasın) Allah onları lütfüyle destekleyecektir, çünkü Allah her şeyin aslını eksiksiz bilmekte (ve bu itibarla herkese bağış ve kayrasıyla) kuşatmaktadır. Evlenmeye imkân bulamayanlar, Allah kendilerine lütfüyle bu imkânı verinceye kadar iffetli davransınlar (zinadan kaçınsınlar)…” (24 Nur, 32-33)

Evlilik bağının temeli istikrar ve sürekliliktir. Bu istikrar ve süreklilik ise karşılıklı şefkat, merhamet ve hoşgörüye dayanır. Bu sayılanların hepsi her iki tarafın da bu konudaki eğitimine bağlıdır. Bu eğitimde sorumluluklarını öğrenen çiftler aile müessesesinin temel dinamikleri olacak ve arkalarından gelen neslin eğitilmesinde de önemli fonksiyonlar icra edeceklerdir.

Yaşayarak göstermek

Günümüzde hiçbir eğitimden geçmemiş aileler, kendilerine kahrederek “Biz okuyup öğrenemedik hiç olmazsa çocuğumuz okuyup öğrensin.” sözleriyle etlerini öğretmenlerine, kemiklerini de kendilerine bıraktıkları çocuklarını, bu eğitimden geçirmeye çalışmaktadırlar. Böyle bir eğitim ise teorisi ve pratiği birbiri ile uyuşmadığı için çocuğun zihninde öğrenilen şeylerin hayata dönüştürülmesinin bir hayal olduğu kanısını canlandıracaktır. Böylece ne eğitime ne eğiticiye ne de annebabasına güveni kalmayacaktır. Sonrası ise malum ya baba ve anne örnek alınır ya da bu aileden tamamen uzaklaşılır. Her iki açıdan da eğitim tam bir fiyasko ile neticelenir.

Fıtratta var olan kabiliyetlerden yola çıkarak davranışları iyi yönde geliştirip değiştirmek anlamına gelen eğitim, temelde eş seçimi ile başlar. Pratik olarak eğitim, ihtiyaç ve merak ne zaman ortaya çıkarsa o zaman başlar. Çocuğunun yetiştirilmesini ihtiyaç olarak görmeyen bir aile asla çocuğunu eğitemeyecektir. Bununla birlikte çocuk veya anne-baba merak etmeye başlamakla eğitime de ilk adımı atmışlar demektir.

Merak ve ihtiyaçla başlayan eğitimin gerçekten fayda sağlaması veya amacına ulaşabilmesi için hayatın gerçek amacının kavranmış olması ve çocuğun kendisine niçin lütfedildiğinin bilincinde olunması gereklidir.

Eğitimde amaca ulaşmanın temel usulü yaşantıyla örnek olmaktır. Çocuk taklit ederek öğrenir. Allah’ın dinine bağlı, Kur’ân ahlakıyla ahlaklanmış bir aile, bu usulün en önemli pratisyenidirler. Bundan sonra ihtiyaç, merak, soru sorma, oyun, sosyal ilişki gibi şeyler geliyor ki bunlar asıl usulün uzantıları ve yardımcılarıdır. Ayrıca çocuğun sorularına sağlıklı cevap vermek, teklif­ler, tavsiyeler ve yönlendirmelerde bulunmak yararlı olacaktır.

Bedel ödenmeden elde edilen şey değersiz olacağından bedelini ödemeden çocuk eğitiminde (hatta hiçbir şeyde) de başarılı olunamaz. Bu bedel, doğmadan önce onu taşımak, beslemek, doğururken sancı çekmek, doğduktan sonra emzirmek, altını temizlemek, onun eğitimi için bilgi, beceri ve gayret sahibi olmaktır.

Her şeyde olduğu gibi sevgi ve şefkatte de adaletli olmak, ölçülü olmak gerekir. Çocuğa verilebilecek en iyi sermaye bağımsız hareket etme kabiliyetidir. Çocuğu korkutup tehdit etmek, onun evhamlı, korkak veya sabit fikirli olmasına sebebiyet verecektir.

Dayak en kötü eğitim aracıdır. Ceza vermek suretiyle sağlanan terbiye, korkuya dayanan, temeli çürük bir terbiyedir. Terbiyenin ve çocuk üzerinde disiplin sağlamanın en emin yolu sevgi, şefkat, sabır ve çocuğa iyi örnek olmaktır.

Çocuklara anlayacakları yaşa gelmeden masal anlatmak yararsızdır. Üç yaşına kadar ninniler, ondan sonrada masallar ve kısa hikâyeler gelmelidir. Tipleri günlük hayattan seçilmiş masallar daha yararlıdır. Masal kahramanları küçüklerden seçilirse, çocuk tipleri kafasında canlandırabilir. Vurucu, kırıcı, parçalayıcı şeyler anlatmak ve izletmek de oldukça zararlıdır.

Oyunu ciddiye almak

Oyun, çocuğun en ciddi işidir. Oyun aslında zaman öldürme değil, bir öğrenme vasıtasıdır. Anne-baba, bunu bilerek hareket ederse oyunu, iyi bir eğitim aracı haline çok rahat getirebilirler.

Çocuk kötü bir hareket yaptığında onu bir kenara çekip dostça konuşmak ve etrafa verdiği zarardan bahsetmek, bu kötü davranışı yapmadığında bu hareketinden dolayı memnuniyeti dile getirmek oldukça yararlı olacaktır. Çocukları en çok kızdıran şey kuru ve hükmedici nasihatlerdir.

Korku ve baskı sonucu itaate mecbur edilen bir çocuk büyüyüp kendi geçimini temin edecek ekonomik bağımsızlığa ulaşınca anne-babayı unutur. Çocuğunuzu sevin ki sevmeyi öğrensin. Yardım edin ki o da başkalarına yardım etsin. Akraba bağları zayıf veya kopuk olan ailelerde yetişen çocuklar yardımlaşmayı, dayanışmayı ve insan sevgisini tam olarak elde edemezler.

Birkaç çocuğun bulunduğu bir ailede çocuğun aklına: “Acaba anne-babam en çok hangimizi seviyor?” sorusu takılır. Bu yüzden biri ile işi bittikten sonra anne-baba, mutlaka diğerleri ile de ilgilenmelidir. Çocukta başlayan davranış bozukluklarının altında yatan en önemli sebep kıskançlıktır. Bu yüzden çocuklar arasında adil olmak gerekir.

Anne-baba birbirine karşı anlayışlı, saygılı ve sevgi dolu oldukça çocuklar bundan son derece mutluluk duyarlar. Geleceğe ait güven duyguları kuvvetlenir. Akıllı anne çocuklarının yanında babalarına saygı duyan, o yokken babalarının güzel huylarını söyleyerek çocuklarının gözlerinde yücelten kadındır. Böyle bir anneye çocuklar da saygı duyarlar. Akıllı bir baba da çocuklarının yanında annelerine saygı duyan o yokken annelerinin güzel huylarını söyleyerek çocuklarının gözlerinde yücelten kocadır. Böyle bir babaya çocuklar da saygı duyarlar.

Baskı ile sürekli özür dileyen çocuklar pısırık ve silik olurlar. Evin dışında da haklarını koruyamazlar. Görünüşte kibar, söz dinleyen, uslu çocuktur, fakat aslında içine kapalı, cesaretini yitirmiş, geleceğe güvenle bakamayan, anne-babanın gölgesinde yaşayan bir zavallıdır.

Çocuklar insan yerine konulup değer verildiğinde, sıkılmadan kendileri dinlenildiğinde anne-babalarını asla mahcup etmeyeceklerdir. Onların sorularına sınırlandırma getirmeden tutarlı cevaplar verilirse, cevap bilinmediğinde kaynağına beraber bakarak sunulursa çocuğun eğitimi açısından çok verimli olacaktır.

Yönlendirin, zorlamayın!

Çocuk yardım istemedikçe onun işlerine ve derslerine karışılmamalıdır. Sadece yönlendirici olunmalıdır. Çocuk öğretmenini severse okulunu da sever. Okulunu severse isteyerek ders çalışır. Okuldan dönen çocuğun anlattığı şeyler ne kadar basit de olsa sabırla dinleyip heyecanını paylaşmak gerekir.

Ailesini seven ve ailesi tarafından sevilen bir çocuk kolay kolay huy değiştirmez. Kendi huyundaki çocuklarla arkadaşlık kurar. Kavgacı ve küfürbaz çocukların saldırısına uğradığı zaman hem kendisini hem de arkadaşlarını savunur.

Çocuk bir başarısızlığa uğradığı zaman onun üzüntüsüne ortak olmak ve onu teselli etmek gerekir. Ona güvenildiğini, yakında bunu telafi edebileceğini söyleyerek cesaret vermek gerekir.

Çocukları iyiye, güzele, yardımlaşmaya, zayıf­ları korumaya, adaletli olmaya özendiren çocuk hikâyeleri alıp okutmak gerekir.

Anne-babayı sürekli hata arayan, azarlayan ve ceza veren kimseler olarak düşünen çocuklar, onlarla dostluk kuramazlar. İhtiyaç duydukları yakınlığı ve dostluğu başka bulanık kaynaklarda ararlar ki bu kaynaklar maalesef onlara mesuliyetlerden kaçmayı, serseriliği ve kötü alışkanlıkları kazandırır.

Kabiliyetleri haricinde zorlanan çocuklar derslere karşı ilgisiz ve başarısız olurlar. Nice dahi çocuklar, böyle yanlış yönlendirme yüzünden anlaşılamamış, geri zekâlı damgası yemiştir.

Çocuk ergenliğe geçiş döneminde üzerinde otoritesi bulunan herkese diklenir. Dini dersler aldığı hocasına bile onu kızdıracak sorular sorar. Böylece hocasının da ne derece Allah’a bağlı olduğunu dener. Genci bu fırtınalardan koruyacak, ruh dünyasının yıkılmasına engel olacak tek kuvvet, doğru bir din bilgisi ve baskıya dayanmayan iyi bir ahlak eğitimidir.

Hiçbir insan bilerek ve isteyerek çevresine zarar vermez. Ancak çevre tarafından kabul edilmeyen, kınanan, horlanan kimseler, kabul görmediği cemiyete karşı tavır alır. Bilhassa genç kızlar anne-babadan yeterli ilgiyi görmedikleri takdirde onlar hakkında türlü şüpheler geliştirir, çirkin roller yakıştırırlar. Sonunda bu şüpheler gerçekmiş gibi inanır ve onlardan nefret ederler.

Çocuklarınızı adam yerine koyun ki adam olsunlar

Gizli cemiyetlere katılan gençler, genellikle ailede adam yerine konmayan, anne-baba ile uyum sağlayamayan, baskı ve mahrumiyetler içinde büyüyen gençlerden teşekkül eder. Çocuklarımıza her şeyden önce kendimiz iyi örnek olmalıyız. Onlar hayali roman kahramanları yerine bizleri model seçmelidirler.

İyi terbiye edilmiş, cemiyete kazandırılmış bir genç hem ailesi ve memleketi hem de İslâm âlemi için bir servettir.

Aile içi istikrarın sağlanmasında İslâm önemli prensipler ortaya koyar. Öncelikle evliliği bir ibadet düzeyine çıkarır. Boşanmayı Allah’ın hiç sevmediği bir izin olarak algılar. Ev içinde ve sokaklarda giyim kuşama, hatta birbirleriyle konuşmalarına varıncaya kadar cinsel tahriklere götürebilecek unsurların önüne sınır koyar. Aile içindeki başıboşluğu, düzensizliği giderici edep ve terbiyenin yerleşmesinin sağlanması doğrultusunda düzenlemeler getirir. Allah korkusunu bu düzenlemenin başına koyar, fakat olabilir ki İslâm’ın yaşanması ve topluma intikali konusunda bir araç olan ev (evlilik bağı), bu amaca hizmet etmediği gibi fertleri de tüketmeye başlarsa o zaman da insanı koruma eksenli olan İslâm, çeşitli aşamalarla (belki ailenin kuruluş amacına dönüş yapabilirler düşüncesiyle) evlilik bağının çözülmesine izin verir.

Bu aşamada erkeğe, kadına karşı iyi davranmayı tavsiye ederek hoşlanmadıkları şeylerde dahi bir hayrın olabileceği ihtimalini hatırlatır (4 Nisa, 19). Buna rağmen sorun, sevgi ve saygı boyutunu aşıp nefret, kin boyutuna yükselmişse dahi hemen bağları koparmak doğru değildir. Samimiyetle her ikisinin arasını düzeltme gayesiyle arabulucular araya girmeli ve barıştırmanın alternatif­lerini oluşturmalıdırlar (4 Nisa, 35, 129). Bu girişim de sonuç vermiyorsa iş ciddidir. Bu durumda Allah’ın en çok öfkelendiği ama helal kıldığı boşama artık çözüm olmuştur.

Boşama kararı alınmış olsa da iş bitmez. Adam, karısını istediği an boşayamaz. Kadının adetten temizlenmesini şart koşarak, sinir ve gerginliğin geçmesine fırsat verip düğümün çözülmesini geciktirir. Karar kesin olup adam kadını boşasa da boşama işlemi tam olarak gerçekleşmez. Bundan sonra kadının üç hayız dönemini beklemesi gerekir. İçlerinde birazcık olsun bir araya gelme isteği varsa bu müddet akabinde evlilik tekrar gerçekleşebilir.

Bütün bu sayılanlar, insanı korumak ve güvenceli bir ortamda topluma saygın nesil yetiştirmek gayesiyledir. Böyle olmayacağı anlaşıldığında ise hiç olmazsa kendisini kurtarma yoluna gidilir.

Model aileler

İslâm bununla yetinmeyip Kur’ân’da önemli tipler ve aileleri örnek model olarak sunar ve bu örnekler içinden iyi olanlar seçilip hayata dönüştürülür. Kötü olanlar düşünülüp yanlışlıkları kavranarak onlardan uzaklaşılır.

Hayat bir sınavdır. Kim daha güzel kulluk yapacak, kim daha güzel amel işleyecek? Kimler sözlerinde sebat gösterip, kimler ikiyüzlülük yapacak, ihanet edecek? Dolayısıyla koca oluşumuz, kadın oluşumuz, evlat oluşumuz, anne-baba oluşumuz hepsi bir denenmedir. Haydi, Allah’ın en çok rızasını kazanan bir koca, Allah’ın en çok rızasını kazanan bir kadın, Allah’ın en çok rızasını kazanan bir evlat, Allah’ın en çok rızasını kazanan bir anne-baba olalım.

Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi bu yarışa girenlerin üzerine olsun.

RAMAZAN VAROL