İşin başında elindeki ya da zihin dünyasındaki ölçü birimi yanlış olan, elbette ki önüne gelen her şeyi yanlış ölçüp, biçecektir. Bunun için inanan insan, kullandığı tüm kavramları vahye inşa ettirmelidir. Kavramların vahye inşa ettirilmesi insana, Allah (c.c.) ile aynı dili konuşmasını sağlayacaktır. Hal böyle olunca insan, Allah’ın gör dediğini görecek, O’nun (c.c.) bak dediği yerden varlık âlemine bakıp, O’nu (c.c.) razı ve memnun edecek bir hayatın sahibi olacaktır.

Öyleyse gelin çokça kullandığımız, ama hep tek bir anlama sıkıştırıp, diğer anlamlarını ihmal ettiğimiz önemli bir Kur’an kavramı olan cahiliye ve buna duçar olan cahilin ne anlama geldiğini Kur’an aynasından bakarak öğrenelim. Kur’an cahil, cahiliye ve cehalete dair onlarca ayette çok geniş ve farklı açıklamalarda bulunur. Biz sadece Kur’an’ın cehl kökünden türetilen ve çeşitli kalıplarıyla 24 farklı ayette geçen ifadelerin bağlamını dikkate alarak bazı tespitlerde bulunmaya çalışacağız.

Cehaletin sözlük anlamı

Öncelikle cehl köküne sözlüklerimizde nasıl anlamlar verildiğine bakmamız yerinde olacaktır. Sözlüklerimizde bu köke verilen genel anlam; ilm’in zıddı olarak, bilgisiz ve bilgiden mahrum olma şeklindedir.[1] Ama son dönem Kur’an üzerinde yaptıkları araştırmaları ile tanınan biri batılı, biri Japon iki bilim adamı Goldziher (ö.1921) ve Toshihiko Izutsu (ö.1993), bu kelimeyi biraz daha farklı yorumlamışlardır. Goldziher cehl’i ilm’in değil, hilm’in zıddı olarak yorumlarken, Izutsu ise cehl’in fiili tezahürünün zulüm olduğunu söylemektedir.[2]  Bu açıklamaları dikkate aldığımızda cehl; hilmin, müsamahanın, sükûnetin ve hoş görünün zıddı, zulmün ise fiili karşılığı anlamlarına gelmektedir. Bu yorumlardan yola çıkarak Goldziher cehalete, barbarlık anlamını vermiştir.[3] Yine büyük İslam filozofu Farabi (ö.950) meşhur kitabı el-Medinetü’l Fazıla’sında, fazilet, erdem ve selamet şehrinin zıddı olarak, el-Medinetü’l-Cahile yazarak, cahiliyeyi, erdem ve faziletin zıddı olarak gösterir.[4]

Bu anlamlara ilave olarak birde büyük Arap dil âlimi Ragıp el-İsfehanî’nin (ö.1033) yorumuna bakarsak, onun da cahiliye kavramına 3 temel anlam verdiğini görürüz. Bunlar;

  • İnsanın ilimden ve bilgiden yoksun olması. Bu zaten cahilin en temel ve en bilinen manasıdır; İsfehanî’de bundan dolayı bu manayı ilk sıraya yazmıştır.
  • Gerçek olmayan, hakikat ile alakası olmayan bir şeye gerçekmiş gibi inanmak.
  • Bir şeye hak ettiğinden öte, hak ettiğinden fazla ya da az değer vermektir.

İsfehanî, Kur’an’da ki bazı kullanımları dikkate alarak, bu kullanımların 3 temel başlıkta böyle toplanabileceğini ifade etmiştir.[5]

Kur’an-ı Kerim’in cahil tanımı

Bu ön bilgiler ışığında yeniden biz ilahi kelama yönelirsek, cehl kökünden gelen 24 kullanımın, 20’sinin farklı kalıplarda, 4’ünün ise doğrudan cahiliyye olarak geçtiğini görürüz.

  • Cahil; bilgisiz olan, bir şey hakkında yeterli ilme ve bilgiye sahip olmayan, bir şeyin önemini gereği kadar fark edememiş olandır. Genelde cahil deyince hepimizin anladığı ilk mana budur. Çok ilginçtir, Kur’an böyle bir cahilliği genellikle mazur görmekte, bilgisizlikten dolayı yapılan yanlışların Allah tarafından af edilebileceğini söylemektedir.[6]
  • Cahil; Allah’ın emirlerine karşı soğuk davranan, o emirleri basite alıp gereğince önemsemeyen ve daha da kötüsü o emirlerin üzerine başka sözler söyleyendir.
  • Cahil; etrafında kendisine hakkı ve hakikati anlatan binlerce ayet, işaret ve mucize olmasına rağmen halen olağanüstü işler bekleyendir.
  • Cahil; iyiliği emretmeyip, kötülükten alıkoymayan, insanların hatalarını bağışlamayan, müsamaha ve hoşgörü ile etrafındakilere muamele etmeyendir.
  • Cahil; hakkında kesin bilgileri olmamasına rağmen zanna dayanarak bazı şeylerin peşine düşen ve elde ettiği eksik bilgiler üzerine hükümler bina edendir.
  • Cahil; şehvet ve nefsanî arzularının peşinde koşan, insanı ayartan içgüdülerinin esiri olandır.
  • Cahil; emanete ihanet eden, kendisine teslim edilen her ne ise[7] onu koruyup gözeteceği yerde, umursamayıp zayi edendir.
  • Cahil; Allah’a ait bir alanı başka şeyler ile paylaşan, bu paylaşımı meşru göstermeye çabalayan ve başkalarının da böyle yapmaları için teşvik edendir.
  • Cahil; gönderilen elçilerin mesajlarına karşı kulak tıkayıp onları işitmeyip, anlamayan ya da anlamasına rağmen anlamak istemeyendir.
  • Cahil; boş ve faydasız söz, iş ve düşüncelerin peşinde olan, nerede nasıl davranacağı belli olmayan, kendini bilmez ve taşımaz bir hayatın sahibi olandır.
  • Cahil; sosyal hayatta olan biteni tam anlamı ile kavramayan ve insanların dertlerini çözüme kavuşturmak için uğraşmayandır.
  • Cahil; Allah’ın başkasına bahşettiği bazı güzellikleri çekemeyerek kıskanan, kendi elinde bulunan nimetlere şükür edeceği yerde, başkalarının elinde bulananları hazmedemeyendir.
  • Cahil; başkalarına dil uzatan, kendisi salih bir amel ortaya koymadığı gibi, güzel iş yapanlara engel olan ve güzelliği ortadan kaldırmak için ona-buna çelme takandır.

Görüldüğü gibi ilahî kelamın lügatinde cahil, çok zengin bir anlam çeşitliliğine sahiptir. Bu anlamları dikkate aldığımızda Efendimiz’in Mekke’nin en kültürlü ve soy itibari ile en asil insanlarından biri olan Amr ibn Hişam’a neden Ebu Cehil/Cehaletin babası dediğini daha iyi anlıyoruz.

Vahye tamamen teslim olan ve kullandığı tüm kavramlarını ona inşa ettiren Efendimiz (sas) nasıl ki, cahilin anlamını çok iyi kavramış idiyse; cehaleti de çok iyi kavramış, onu belli bir zaman veya mekânda ortaya çıkan bir düşünce olarak değil, bir zihniyet ve hayat tarzı olarak anlamış ve ümmetine de böyle anlamaları için çeşitli uyarılarda bulunmuştur.[8]

Efendimiz’in (sas)  ümmetine yaptığı bu uyarılarının temelini oluşturan Kur’an ayetlerine baktığımız zaman; Kur’an’ın 4 yerde cahiliye olarak kullandığı ayetlerde, cahiliye düşüncesinin en temel özelliklerinin neler olduğunu gözler önüne sermektedir.

 Zann’el-Cahiliyye/Cahiliye Zannı

Kur’an bu ifadeyi Ali İmran Sûresi’nin 154. âyetinde kullanır. Bu âyet Uhud harbi sonrası nazil olan âyetlerdendir. Uhud’da İslam askerleri çözülüp, kısmı bir mağlubiyet yaşanınca, kalplerine daha iman tam oturmamış bazıları Allah ve Rasulü hakkında aynen İslam öncesi dönemde olduğu gibi su-i zanlarda bulunmaya başladılar. Mesela dediler ki; “Eğer Peygamber bizi dinleseydi; Uhud’a gelmeyip, şehir savunması yapsaydı, bu işler başımıza gelmezdi. Bize ne bu mağlubiyetten, biz gider Mekkeli dostlarımızdan eman isteriz. Bu nasıl bir Peygamber ki, o içimizde olmasına rağmen bize mağlubiyet dokundu. Allah bizimle beraber olsaydı bu iş başımıza gelmezdi; demek ki, Allah elçisini desteklemiyor ve Muhammed hak bir elçi değil.”

İşte Kur’an kesin bir bilgiye dayanmayan, kişisel tahmin ve öngörüleri aşamayan, olayların hikmet ve inceliğine bakmadan sadece sonuçları ile ilgilenen bir zihniyeti “cahiliye zihniyeti” olarak, bu zihniyetin yanlış düşüncelerini ise “cahiliye zannı” olarak isimlendiriyordu.

Hükm’el-Cahiliyye/Cahiliye hükmü

Kur’an bu ifadeyi Maide Sûresi’nin 50. âyetinde kullanır. Âyet şöyle söylemektedir: “Yoksa onlar cahiliye idaresini/hükmünü mü arıyorlar? Eğer meseleleri kavrayan bir topluluk iseniz bilin ki; Allah’tan daha güzel kim hüküm verebilir ki?” Tefsir kitaplarımızda bu âyetin sebeb-i nüzulü olarak çeşitli olaylar rivayet edilmektedir.[9] Bu olaylar bir yana, burada ayetin mesajı oldukça açıktır. Âyet aklını kullanan ve meselelerin dışına takılmayıp, özünü kavrayan iman ehlinden, Allah’tan başka hiçbir hükmü kabul etmemelerini ve görünüşte menfaatlerine aykırı da olsa, bu hükme razı olup, başka hükümleri istememelerini emir etmektedir. Eğer bir meselede Allah’ın hükmü apaçık ortadayken çeşitli mülahazalarla başka hükümleri isteyen varsa, o cahiliye zihniyetine esir olup, cahiliye hükmünü istemiştir.

Teberruc’el-Cahiliyye/Cahiliye taşkınlığı

Kur’an bu ifadeyi Ahzab Sûresi’nin 33. âyetinde kullanır. İlahî kelam bu âyette müminlerin anneleri olan Peygamber hanımlarına seslenir ve onların şahsında tüm hanımları uyararak der ki: “Evlerinizde oturun ve cahiliye günlerinde olduğu gibi açılıp, saçılmayın.” Bu âyeti bir de Muhammed Esed yorumu ile okuyalım: “Evlerinizde sessizce oturun ve eski cahiliye günlerindeki gibi cazibenizi sergilemeyin.”[10] Esed, çok güzel bir yorum ile teberrüc ifadesini cazibenin etrafa saçılması olarak yorumlamaktadır. Bu yorumu dikkate alarak diyebiliriz ki; “Cahiliye mantığı meşru ve helal dairede güzel olan kadın ve erkeğin birbirine cazibedar kılınma özelliğini, teşhirciliğe dönüştürerek toplumu ifsat eden bir araç haline getirmiştir.”

İşte İslam bu mantığı ortadan kaldırmak ve kadının dişiliğinin, kişiliğinin önüne geçmemesi için örtünme emrini vermiştir. Dolayısı ile tesettürün en önemli hikmeti, Müslüman hanımın kişiliğinin muhafazasıdır. Hal böyle olunca, ancak kişiliğinin muhafaza edildiği bir örtünme şekli İslam’a göre tesettür olarak kabul edilir. Yoksa sadece başa bağlanan bir örtü ile tesettür emri yerine getiril(e)memektedir. Bunun içindir ki, ne yazık ki; nice başörtülü hanımlar vardır ki, aslında tesettürsüzdür.

 Hamiyyet’el-Cahiliyye/Cahiliye Taassubu

Kur’an bu ifadeyi de Fetih Sûres’inin 26. âyetinde kullanır. Ayet şöyle demektedir: “O zaman hakikati inkâr edenler taassubu, cahiliye taassubunu kalplerine yerleştirmişlerdi. Allah o inkârcıların bu taassuplarına karşı iman edenlerin yüreklerine sükûneti ve güveni indirdi. Onlara takvayı yani sorumluluk bilincini aşıladı.” Bu âyetin sebeb-i nüzulü olarak Hicretin 6. yılında tek amaçları umre yapmak olan Müslümanların Hudeybiye kuyularının başında bekletilip, sırf içlerinde taşıdıkları cahiliye taassubundan dolayı Mekkelilerin bu umrecileri Kâbe’ye sokmak istememeleri olarak gösterilir.[11] Cahiliye zihniyetinin kendisine tabi olanlara doğru-yanlış ayrımı yaptırmadan nasıl taassup kazandırdığının bir göstergesi olması açısından bu âyetin mesajı oldukça önemlidir.

İşte Kur’an bir hayat tarzı ve dünya görüşü olarak algıladığı cahiliye zihniyetini daha iyi anlamamız için, onun 4 temel hususiyetini bize böyle açıklamaktadır. Kesin bilgiye dayanmayan veriler üzerine bina edilen yargıları zan, Allah’tan başka idareyi kabul etmeyi cahiliye hükmü, cazibenin sergilenmesini taşkınlık, hak batıl ayrımı yapmadan sırf menfaatine uygun olduğu için yaptığı her davranışı ise taassup olarak nitelemektedir.

Bu 4 hususiyete hayatında yer veren ise isterse 21. asrın içerisinde yaşıyor olsun, aslında Mekke’nin İslam öncesi karanlık çağının bir mensubu olarak cahiliye zihniyeti taşıdığının, dolayısı ile cahil olduğunun farkında olmalıdır.

Muhammed Emin YILDIRIM

[1] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, c.2 s.402-403; İbn Faris, Mucem el-Mekayis fi’l-Lüğa, s. 228
[2] Mustafa Fayda, TDV, İslam Ansiklopedisi, c.7, s.18
[3] Age. c.7, s.18
[4] Age. c.7, s.18
[5] Ragıp el-İsfehanî, Müfredat, s.209
[6] Nisa 4/17; En’am 6/54; Nahl 16/119; Hucurat 49/6
[7] Burada geçen “emanet” kavramını çok geniş ele almalı; Ahzab 72’de ifadesini bulan, kulluk, akıl ve iradeyi de oluşturulacak listenin en başına yazmalıdır.
[8] Buhari, Menâkıb, 8; İman, 22; Cenaiz, 39
[9] İbnü’l-Cevzi, Zâdu’l-Mesîr, c.2, s. 376; Razî, Mefâtihu’l-Ğayb, c.12, s.376; Bedrettin Çetiner, Fâtiha’dan Nâs’a Esbâb-ı Nüzûl, c.1, s.317
[10] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s.858
[11] Vahidi, Esbâbu’n-Nüzûl, s.216