Israrla çalan telefonun sesiyle açtı gözlerini. “Bu saatte kim ola ki, hayırdır inşallah” diyerek yerinden doğruldu. Telefondaki ses,  Mehmet Hoca’nın vefat ettiğini bildiriyordu. “İnna lillah ve inna ileyhi raci’ûn” diyebildi, kendisinin bile zor duyabildiği bir sesle. Telefonu kapattıktan sonra,  öylece,  hareketsiz bekledi bir müddet. Ölüm; ne kadar soğuk, zamana ve mekâna nasıl meydan okuyan, ağızların tadını nasıl da bozan bir şeydi Ya Rab! Hakkıyla ölüme hazır olunabilir mi acaba? Kesinlikle hayır! O halde onun kapısından başka şefkat dilenilecek, mağfiret istenecek bir başka kapı yoktur.

Saatine baktı, sabah namazına daha çok vardı. Şimdi yola çıksa, namaz vaktinde Mehmet Hoca’nın yanında olabilirdi. Buğulanan gözlerini silerken bir yandan da giyinmeye çalışıyordu.  Onu ilk gördüğü günü hatırladı.  Bir arkadaşının yoğun ısrarıyla dersine katılmıştı. Daracık, sıkıcı bir mekândı burası. İlk başta sıkılmış erkenden kalkmak istemişti. Ama ders başlayıp ta, sanki billur bir çağlayan gibi konuşmaya başlayınca hoca, o darlık gitmiş bir genişlik gelmişti sanki sıkıntı gitmiş, ferahlık gelmişti sanki. İlk defa, günahlarından kurumuş ruhuna bir ümit pınarı serin sularını salıyordu. Ümitsizlik çukurundan, ümit yaylasına yolculuk başlamıştı yüreğinde. Hoca kalabalığa soruyordu “Kur’an size ne diyor?” Sonra kalabalığı ışıl ışıl gözleriyle süzüyor ve devam ediyordu “emin olunuz Kur’an her okuyanla farklı lisanda konuşur. O, herkesin anlayabileceği dili seçer kendine. Hele hele sohbet arkadaşının onu biraz anladığını veya anlamaya çalıştığını fark ederse, ne diller döker, ne sofralar açar ona. Kur’an’ın sofrasından yiyen artık hiçbir sofradan tat almaz olur. Öyle ya, sofranın sahibi Allah olunca…  Eğer imanımız varsa, hiçbir günahımız bu sofranın misafiri olmanıza engel değil. Şah damarımızdan daha yakın olan Allah, neden bize düşmanlık etsin? Şunu unutmayın, Allah hiçbir zaman “kulum bir günah işlese de onu cehenneme atıversem“ demez. Günahkâr olan kulu için Allah üzülür ve türlü vesilelerle onu bu günahından çekip almaya sebepler halk eder. O azimüşşandır ki her zaman kulunun arkasındadır, hiçbir zaman kulunu yalnız ve savunmasız bırakmaz.  Sırtınızı dayayacak dayınız yoksa Allah’ınız da mı yok? Eğer çıkılan hayat yolunda rehberiniz sağlamsa, yoldaki dikenlik, taşlık arazi sizin sevgiliye vuslatınızı engelleyemez. Siz Sevgili’yle aranızı iyi tutmaya bakın. Gerisi hep angarya.”

Küçük bir tebessüm yerleşti dudaklarına, “Gerisi hep angarya” dedi kendi kendine. Taksi şoförü dikiz aynasından ona baktı. Arabasına aldığı kişinin sarhoş olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Yol uzundu, neredeyse İstanbul’un bir ucunda kendi, öteki ucunda Mehmet hocasının evi vardı.

O dersin ardından, ‘Kur’an bana ne diyor?’ demeye başlamıştı. Kur’an’ı okumaya çalışıyor, ama bir şey anlamıyordu. İçinde bir volkan alevlenmişti, ama Kur’an onunla konuşmayı sanki reddediyordu. O gün Mehmet hocayla tanışmaya kararlıydı. Dersin bitmesini büyük bir sabırsızlıkla bekledi. Kalabalık dağılmış ortalık nisbeten sakinlemişti. Tanışmak için bundan iyi bir zaman olamazdı. Arkadaşıyla beraber hocaya doğru yöneldi. Nihayet işte karşısındaydı. “Sayın hocam bu Aziz. Aziz, bu da bizim Mehmet hocamız” diye tanıştırdı arkadaşı.  Tanışmanın ardından, elinde sıkıca tuttuğu Kur’an’ı ona uzatarak “Kur’an benimle konuşmuyor hocam” dedi. Mehmet hoca, müşfik bir tebessümle elini Aziz’in omzuna koydu “önce sizi tanıştıralım o zaman” dedi. Ve ekledi “Allah’ı tanımayan insan Allah’ı sevecek mi, yoksa ondan korkacak mı bilemez. İşte Allah Kur’an’la kuluna kendini tanıtır. Kur’an’la haşir neşir oldukça insan, önce yaradanını tanır, ona âşık olur, sonra habibine âşık olur, sonra yaratılanı sever yaratandan ötürü,  sonra esen rüzgârda, yağan yağmurda, uçan kuşta, açan günde, kararan gecede, sana verilen malda mülkte, evlatta velhasıl kemal varlık âlemindeki her şeyde “acaba bununla Allah bana ne demek istiyor?” demeye başlar.”

İşte böyle başlamıştı yıllarca sürecek Kur’an yolculukları. Hiçbir dersi kaçırmamış, aksatmamıştı. Tam 25 sene. En sıkıntılı anlarında da Mehmet Hoca’nın hep yanındaydı, en ferah zamanlarında da. ‘Hoca- talebe’den çok iki can dostu olmuşlardı bu süre zarfında. Hayatı Kur’an’la yaşamayı, hayata Kur’an’la bakabilmeyi öğrenmişti.

Taksi, Mehmet Hoca’nın evine çok yakın olan küçük bir mescidin önünde durdu. Ücretini ödeyip, mescide yöneldiğinde sabah ezanı okunuyordu. Namazın ardından, mescitte karşılaştığı birkaç arkadaşıyla birlikte Mehmet Hoca’nın evine gittiler. Evde tam bir sükûnet hâkimdi. Mehmet Hoca’nın başucunda beklemek üzere odaya girdi. Başucundaki iskemleye ilişti. Kendisine rehber olarak seçtiği Kur’an yine başucundaydı.

Öğlen namazını müteakip, binlerce Kur’an talebesinin nemli bakışları arasında Fatihalarla, dualarla sahte âlemden,  gerçek âleme uğurlandı. Hocanın büyük oğlu Hasan, Aziz’ e bir paket uzatarak “babam bunun size verilmesini istemişti” dedi. Pakette, eskimiş, cildi yıpranmış bir Kur’an-ı Kerim ve bir de not vardı. Şöyle yazıyordu: “bu benim, yıllar önce “bu Kur’an ne demek istiyor” diye hocama uzattığım Kur’an’dır. Tarih tekerrür etti ve sen bana yıllar sonra aynı soruyu sordun.  En sağlam rehberini sakın elinden bırakma Aziz dostum.”

Aşkın TAŞTAN