Kıraat, Kur’ân-ı Kerîm lafızlarının bir kısmında bulunan farklı okunuş versiyonlarıdır. Bu okunuş farklılıkları, ayetlerin nüzulu esnasında bizzat Hz. Peygamber (sav) tarafından ashabına müşâfehe yolu ile aktarılmış ve vahiy kâtiplerince de kaydedilmiştir. Sahabe-i Kirâm Resûlüllah’tan (sav) Kur’ân-ı Kerîm’i dinlerken, onun telaffuz keyfiyetini ve kıraatleri de öğreniyor, âyetleri ezberliyorlardı. Sayıları yüzü geçen bir sahabe grubunun Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını ezberlediği nakledilmektedir.[1]

Zaman içersinde Kıraat, Kur’ân-ı Kerîm lafızlarını edâ yönüyle ele alarak, bu husustaki ittifak ve ihtilafları belirten rivayetleri, nakledenlerine isnâd ederek inceleyen bir ilim dalı olarak ortaya çıktı.[2] Böylece, adeta Kur’ân lafızlarını koruma görevini üstlenerek, tahrif ve zayi olma tehlikesinin önüne geçmiş oldu.

Kur’ân-ı Kerîm’in “yedi harf” üzere indirildiğini beyan eden mütevâtir Hadîs-i Şerifler[3] Kıraat İlminin menşei olarak kabul edilir. Fakat Seb’a Ahruf meselesi ile ilgili hadislerde geçen hadiseler, kıraatlerin sebeb-i nüzûlü değil, bilakis kıraat realitesini gün yüzüne çıkaran hadiselerdir.

Âlimler, “yedi harf” ruhsatı üzerinde önemle durmuşlar ve öteden beri bu konuyu araştırmışlardır. Bu çalışmalara nokta konulduğunu söylemek de mümkün değildir.

İttifak edilen husus şudur ki; Değişik vecihleri hâvi bir Kur’ân lafzında tevâtürün onayladığı her okuyuş “yedi harf” mefhumu içerisinde yerini almıştır. Usulü ve sistemi belirlenen bu okuyuşlar, zamanla isnad halkasından meşhur bir zâtın adı ile tanınmıştır. Âsım Kıraatı, Hafs Rivayeti, Zer’an Tariki gibi…

Kıraatlerin Karakteristiği

O dönemdeki yapısıyla noktasız ve harekesiz durumda olan ayet metninin yanlış okumalara sevkedebileceği endişesi, kıraatlerin nüzûlüne önemli bir sebep olarak öne çıkmaktadır. Yazının bu durumda olması, denilebilir ki kıraatlerin esbâb-ı nüzûlünden biridir.

Sahabiler böyle bir yazıyı okuyabiliyorlardı. Fakat hata yapma riski her zaman vardı.[4]

Kıraat ilmi ıstılahında Ferş formu olarak mütalaa edilen ve farklı okumalara müsait bir kelime iskeleti üzerinde kıraatlerin işlevini daha iyi görebilmek için meselâ نشر fiili üzerinde küçük bir uygulama yapalım.

نشر kelimesinin gövdesi veya bir diğer deyişle iskeletini ele alarak, kelimeyi noktasız ve harekesiz düşünelim.

Birinci harfi ب، ت، ث، ن، ي olarak, ikinci harfi س ve ش olarak, üçüncü harfi de ر ve ز olarak varsayabiliriz.

Bu durumda 5×2×2=20 farklı form ortaya çıkar. Her formu farklı harekelerle düşündüğümüzde yüzlerce durumla karşılaşırız. Bu matematiksel olarak böyledir. Pratikte ise bu ihtimallerin çoğu otomatik olarak atılarak, sadece dilin tanıdığı versiyonlarla sınırlandırılır.

Bundan sonraki aşama okuyanın dili bilmesi ile ilgili bir aşamadır. Dilin müsaade ettiği ihtimaller içinden de ayette yerini alabilecekler sınırlıdır. İşte bu aşamada kıraat ilmi, geriye kalan olası formlardan hangilerinin onaylandığını ve okunmasına ruhsat verildiğini bildirir. Zaten bu ihtimallerin olmadığı bir yerde ferşe ilişkin bir kıraat da yoktur. Meselâ نَشْر köklü “Diriliş O’nadır” manasındaki وإِلَيْهِ النُّشُورُ ayetini, Arab’ın  وإِلَيْهِ النُّشُوزُ olarak veya bir başka şekilde okuması zaten mümkün değildir.

Ama böyle bir ihtimalin belirdiği yerde, görüyoruz ki aynı kelime gövdesi, ilâhi onayla iki kıraat arasında paylaştırılmıştır. وَانْظُرْ إِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًا ayetinde[5]  (nunşuzuhâ)ننشزها , (nenşuruhâ) ننشرها olarak da okunmuştur.

Ferş’il-hurûf’a konu olan kelimelerdeki ihtilafların en önemli karakteristik özelliği çok az istisnası ile, aynı yapı iskeletini paylaşmalarıdır.

Karakteristik özellikleri itibariyle, ıstılâhî birtakım tanımlamalar altında gruplandırılabilen ve bazılarının şive olarak da ifade ettiği teleffuz versiyonları da yine kıraatların sağladığı bir başka kolaylık olarak muhatabın tercihine sunulmuştur.

Fakat, meseleyi sadece belli şîvelere hareket serbestisi sağlayan bir uygulama olarak görmek, bu şîveleri kullanmayan ve Arap dilini bilmediği halde Kur’ân okuyan insanların, bu kolaylık esprisine muhatap edilmedikleri anlamına gelir.

Âyetlerde hareke ve nokta olmadığı dönemde, yanlış okuma riskinin önüne geçmek için kıraatlerin öngörüldüğünü iddia etmek  ve sadece o gerekçeye hasretmek, ayetlerin ihtiva ettiği mesaj ve hükümleri sebeb-i nüzûlüne konu olan hadise ile sınırlandıran iddia ile aynı mantığı taşır ki bu da haksız bir iddiadır. Çünkü birçok ayet vardır ki, sebeb-i nüzûlü asr-ı saadetle bağlantılı olmakla birlikte, bünyesinde farklı gündemlere de göndermeler yapan evrensel mesajlar yüklüdür.

Mana ve tefsir ile ilgili, kıraatlerin katkısı ve rolü, bazı müstakil çalışmalarda dile getirilmiştir. Ortak kanaat şudur ki, kıraat farklılıklarında ortaya çıkan durum Kur’an’da tenakuz meydana getirebilecek bir tefsire götürmemektedir.

Değişik kıraatleri ihtiva eden Kur’ân lafızları, herbir vechi ile, ışığı yansıtan kristal misali, bünyesindeki değişik renkleri ve mana cilvelerini, nüzulünden beri, başta tefsir âlimleri olmak üzere ilgili ilim erbabının ufkuna sunmaktadır.

Kıraatlerin okumaya sağladığı kolaylığın verâsında, tefsir alimlerimizin de gözlemlediği bir gerçek de şudur ki: Aynı metin üzerinde, mesajın zenginleştirilerek ve çeşnilendirilerek sunulacağı durumlarda, bazen bu işlevin kıraatlerle temin edildiğini görüyoruz. Bir başka ifade ile, taşıması murâd edilen mana ve mesajları yüklenebilmesi için, kıraatlarla lafza adeta bir esneklik kazandırılmıştır. Bu bağlamda kıraatleri de bir i’caz vechi olarak görebiliriz. Örnek olarak:

إن فى ذلك لآيات للعالِمين “Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır” ayet-i kerîmesinde[6] للعالِمين kelimesi, hareke farklılığı ile iki şekilde okunur. İlki, okuduğumuz gibi yani ikinci Lâm harfinin kesresiyledir. Bu şekilde okuyan sadece İmam Asım’ın râvisi Hafs’tır. Bugün, biz de dahil olmak üzere müslümanların ekseriyeti bu rivayete göre Kur’ân-ı Kerîm okumaktayız.

Buna göre; ilgili ayette zikredilen, “göklerin ve yerin yaratılmasında, konuştuğumuz dillerin ve şîvelerin farklılığında alim ve bilgin kullara hikmet ve ibretler vardır” manası anlaşılmaktadır.

İkincisi, للعالَمين şeklinde Lâm harfini fethalı okuyuştur ki, Hafs’ın dışında kalan bütün imam ve râviler böyle okurlar.

Bu okuyuşa göre de العالَمين , âlim’in çoğulu olarak, âlimler de dahil olmak üzere bütün akıl sahibi varlıklara hikmet ve ibretler vardır, şeklinde bir mana çıkmaktadır.[7]

Bir ikinci örnek olarak: وَهُوَ الَّذِى يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَىْ رَحْمَتِهِ “Rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgarları gönderen Allah’tır” ayetinde[8] بُشْرًا  kelimesini;

Nafi’, İbn-i Kesîr, Ebû Amr, Ebû Cafer ve Yakub’un oluşturduğu Kıraat imamları grubu, Bâ harfi yerine ötreli Nun ve Şin harfini de yine ötreli okumaktadırlar. نُشُرًا  şeklinde.

İbn-i Amir ise ötreli Nun ve Şin harfininin cezmi ile,  نُشْرًا  şeklinde,

Hamza, Kisâî ve Halef’ül-Âşir, fethalı Nun ve Şin harfininin cezmi ile  نَشْرًا şeklinde okurken,  sadece Asım بُشْرًا olarak yani ötreli Bâ ve Şin harfininin cezmi ile okumaktadır. Böylece mütevatir olarak dört ayrı şeklinde kıraat olunmaktadır.

Cenâb-ı Hakk yağmur yağdıracağı, nimet ve hayat neşredeceği zaman durgun havayı harekete geçirir ve sevkedilen rüzgar bu işin yayıcılığını, öncülüğünü yapar. İlk üç kıraat bu mana etrafındadır. بُشْرًا şeklindeki Asım kıraatında ise bu rüzgarların rahmet ve yağmurun müjdecisi olarak vasıf kazandığını görürüz.

Sonuç

Tefsirle birlikte, Kur’ân kaynaklı diğer bütün ilimler de ilgili konularda kıraat ilmine danışmak durumundadırlar. Ele alacakları Kur’ân lafzının, ihtiva edebileceği farklı formlar, belki onlara yeni ilhamlar kazandıracaktır.

Kıraatlerde ümmete okuyuşta kolaylık sağlama amacının yanında, Kur’ân lafzının kontrol altına alınması ve böylece korunması esprisi de öne çıkmaktadır.

Bu konudaki hadislerin delaletine göre kıraatlerin talimi bizzat Rasûlullah tarafından yaptırılmıştır. Eğer bu durum böyle olmayıp ta belirsiz kalsaydı, o zaman ilgili kelimeler üzerinde içtihatlar veya başka niyetli yaklaşımlar devreye girecek ve Kur’ân lafzını korumak bir sorun haline gelecekti.

İlâhî ruhsatın, okuyuş formlarını netleştirmesinden sonra, muhakkik kıraat âlimleri tarafından rivayetlerin kendi içerisinde sistematiği belirlenmiş, sahih olmayan şaz okuyuşlar ayıklanmıştır. Artık herkes öğrendiğini okuyacak, farklı okumak isterse, bileninden onu öğrenecektir. Böylece Kur’ân metni ve telaffuzuna karşı tarih boyunca sürdürülegelen hasmâne tahrif ve tağyîr çabalarının yer bulması, hatta iz bırakması dahi mümkün olmamış ve bundan sonra da olmayacaktır.

Dr. Mustafa A. AKDEMİR

 BİBLİYOGRAFYA

Buhârî, Ebû ‘Abdillah Muhammed b. İsmail b. İbrahim el-Buhârî (256/869)

el-Câmi‘u’s-sahîh, I-VIII, Çağrı Yayınları, İstanbul 1402/1982.

İbnü’l-Cezerî, Ebu’l-Hayr Şemsüddîn Muhammed b. Muhammed (833/1429)

Müncidü’l-mukriîn ve mürşidü’t-tâlibîn, Dâru’l-Kütübi’l-‘Ilmiyye,

Beyrut, 1400/1980.

el-Kâdî, ‘Abdülfettâh b. ‘Abdülganî (1402/1981)

el-Büdûru’z-zâhira fi’l-kırââti’l-‘aşri’l-mütevâtira min tarîkayi’ş-

şâtıbiyyeti ve’d-dürrati, Mustafa el-Bâbî el-Halebî ve Evlâduhû, Mısır

1375/1955.

Kur’ân-ı Kerîm, Türkiye Diyanet Vakfı, Meteksan Matbaası, 1405/1985.

Muhaysın, Dr. Muhammed Salim

fî Rihâbi’l- Kur’âni’l-Kerîm, Mektebetu’l-Külliyyâti’l-Ezheriyye

1400/1980

Müslim, Ebu’l-Hüseyin Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî (261/874)

el-Câmi‘u’s-sahîh, I-III, Çağrı Yayınları, İstanbul 1401/1981.

Nesâî, ‘Abdurrahman b. Şu‘ayb en-Nesâî (303/915)

es-Sünen, bi şerhi’l-hâfız Celâleddîn es-Süyûtî ve hâşiyeti’l-imâm es-

Sindî, I-VIII, Çağrı Yayınları, İstanbul 1401/1981.

Demirci, Prof. Muhsin

Tefsir Usulü ve Tarihi, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı, İstanbul 2003.

Karaçam, İsmail

Kıraat ilminin Kur’ân tefsirindeki yeri ve mütevâtir kıraatlerin yorum

farklılıklarına etkisi, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, Nr. 128,

İstanbul 1996.

 

 [1]    Muhaysin, Fî Rihâbi’l-Kur’âni’l-Kerîm, I, 267.

[2]    bk., İbnü’l-Cezerî, Müncid, s. 3; el-Kâdî, el-Büdûr, s. 5.

[3]    bk., Buhârî, Fedâili’l-Kur’ân, 5; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîne ve Kasrihâ, 48; Nesâî, İftitah, 37’deki Hadîs-i Şerifler gibi.

[4] Muhsin Demirci, Tefsir Usûlü ve Tarihi, 69-70.

[5] Bakara 2/259.

[6] Rûm 30/22.

[7] Karaçam, Kıraat İlminin Kur’an Tefsirindeki Yeri, 207-208.

[8] A‘râf 7/57.