Allah, tüm varlıkları yaratıp, yarattığı bu varlıklara da birer görev yüklemiştir. Her varlık görevini aksatmadan yerine getirir. Varlıkların her biri düzen içerisinde birbirini destekleyip tamamlayarak seyrine devam ederler.

Toprak tohuma, tohum suya ve her bir varlık diğerine, insan ise bunların hepsine muhtaçtır. Ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa varoluşu anlatmaya yetmez; anlatmaya kalkan üstesinden gelemez.

Niçin ve neden? Kimin içindir tüm bu yaratılanlar? Kim bilecek, kim izah edecek bu muhteşem varoluşları? Kimdir bu varlık? Tüm yaratılanlar içerisinden seçilmiş, her şeyin ona hizmet ettiği, onunla önem ve anlam kazandığı, Allah’ın eşsiz sanat eseri, Ahsen-i takvim üzere yaratılan[1], eşyanın isim[2] ve hikmetleri kendisine öğretilen ‘İNSAN’dır…

İnsanı değerli kılacak ilkeleri öğreten ise, yaratılan tüm insanlar arasından seçilen Peygamberlerdir.

Tüm sorular cevabını peygamberi kabul etmekle bulur. Allah enfüs ve afaktaki varoluşları, bilinen – bilinmeyen âlemin haberlerini Peygamberler aracılığıyla bildirmiştir. İnsan; akıl, idrak, irade ve sahip olduğu yeteneklerle baş döndürücü keşiflerde bulunma kabiliyetiyle yaratılmış olup yeryüzünün halifesidir.[3]

Varlıklar arasından seçilen insan, insanlar arasından seçilen Peygamberlere inandığında, yaratanını tanır, kendisine ne kadar önem verildiğini anlar, insanlık değerinin hangi hareketlerle yükseleceğini öğrenir, neleri göz ardı ederse değer kaybedeceğini kavrar… Ancak özenle yaratılan insan Peygamberleri reddettiğinde seçilmişliğini yitirir ve Yaratıcısının nezdinde hiçbir varlıkla kıyaslanamayacak kadar seviyesizleşir.[4] Çünkü insan fıtraten “Ahsen-i Takvim” üzeredir. Fakat daha sonra fıtratını hevasıyla örtüp eşyanın hakikatini, yaratılış gayesini göz ardı etmiştir. Bu haliyle insanın yaşam standardı en yüksek düzeyde de olsa, en müreffeh hayatı da sürse, bilmezler güruhunca her ne kadar el pençe durulanlardan da olsa[5], aslında aldananlar ve kaybedenler cümlesindendir. Bu gibi insanlar geldikleri âleme geri döneceklerini çoktan unutmuşlardır.[6] Bir bebek nasıl ki dünyaya gelip gelmeme hususunda bir karara sahip değilse, ölümüne de müdahale edemeyecektir. Bu zaten kimsenin inkâr edemediği bir gerçektir.

“Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz. (Dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.”[7]

Ey insan, fıtratının sesine kulak ver, seni ona çağıranı dinle.[8] Bu çağrı akıl sahipleri içindir.[9]

Bir damla su iken yoktan varolan insan! Birçok şeyi iradenle yapabilme gücüne sahipken istediğin her şeyi elde edemediğin gibi; istemediğin birçok bela ve musibetleri de başından defedemiyorsun.

Ey insan! Seni yaratıp, düzgün ve dengeli kılan, seni istediği şekilde birleştiren, ihsanı bol olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?[10]

Ey hevasını aklının önüne çıkaran insan! Geçmiş ve günümüz dünyasında ‘ilahî hitaba’ kulak tıkayanlar üzerinde bir düşün! Belli bir azınlığın dışındaki tüm insanlar sömürülüyor, birilerinin keyiflerine ve ideolojilerine uydurulmak için olmadık zulümlere tabi tutuluyorlar. İnsanlara çeşitli vaatlerle gelen ‘izm’ler bir bir yıkılıyor, ama, ‘ilahi hitap’ ilk günden beri insanları adalete, doğruluğa, bir olan Allah’a kulluğa çağırıyor.[11] Zanna, keyfe uyarak doğruluktan sapmayın.[12]

Şimdi düşünelim! Kur’an yaşansa ve hükümleri uygulansa huzur ve güven sağlanmaz mı? Hakka kulak tıkayan zalimler, cahiller hep var olsa da, kendilerine gereken ders verileceğinden kötüler kötülük yapmaya cesaret edemeyeceklerdir.

Kur’an’ı yaşanır ve hâkim kılmak için mücadele vermek yerine, dünyanın geçici arzu ve emellerine kavuşmak için acımasızca mücadele edenlerin yaptıkları herkesin malumu… Bugün, sıcak savaşın en yoğun olduğu Irak’ta Müslümanlara reva görülen zulümler ‘adalet, özgürlük, demokrasi’ adına yapılmıyor mu? Gelinen nokta zalim Saddam’ı aratmıyor mu?

Allah’tan haşyet duymayanın bütün hesabı dünya çıkarıdır. Dolayısıyla çıkarına ve hevasına engel olabilecek her şeye karşı durur. Elbette ki, bunu yandaşlarıyla yapacaktır. Kur’an bunu, Firavun, Haman, Karun ve Bel’am tipleriyle somutlaştırır. Yani idareci Firavunu ayakta tutan, onun askeri gücü olan Haman, ekonomik gücü olan Karun ve kendi hesaplarına çalışan ‘fetvacıları’ ise Belam’dir.

Bozulan, yozlaşan, her geçen gün behimi duygulara daha çok garkolan; yolsuzların idare ettiği, kaosa dönüştürülen dünyayı ancak Kur’an’ın inşa edeceği insanlık kurtaracaktır.

Böyle bir inşa için inananların Kur’an’ı, kendilerine vahyediliyormuş gibi okuyup ahlak edinmeleri ve uğrunda bedel ödemeleri gerekir. Tıpkı Hz. Muhammed’in insanlığa güven, adalet ve cennet vaat ettiği gibi; karşısında aciz kalan münkirlerin tekliflerine prim vermeyip, Peygamber ve ashabının hakkı hâkim kılmaya çalıştıkları gibi çalışmak gerekir.

“Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslam’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaat etti. Çünkü onlar Allah’a kulluk ederler, hiçbir şeyi Allah’a eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârdırlar.”[13]

Ey kendisine rahmet edilen! Ey Allah’a itaatle secde-i Rahman’a vararak miraca yükselen insan! Dön aslına! Sığın Rabbine! İzzete, onura, erdeme, sonsuz saadete er!

Bu yol çıkmaz sokağa değil, ebediyete, sonsuz hayata gider.

Semra Kürün ÇEKMEGİL

[1] 95 Tin 4
[2] 2 Bakara 31
[3] 2 Bakara 30
[4] 91 Şems 10; 95 Tin 5
[5] 28 Kasas 79
[6] 7 Araf 38, 39
[7] 6 En’am 94
[8] 30 Rum 30
[9] 14 İbrahim 52
[10] 82 İnfitar 6 – 8
[11] 22 Hacc 31
[12] 4 Nisa 135
[13] 24 Nur 55