İNCELEME

 

KUR’AN-I KERİM’İN TEMEL KONULARI İLE İNFAK’IN GÜNCEL SOSYOLOJİK DEĞERLENDİRMESİ

Aziz YILMAZBAYHAN

 

  • ŞİRK

Şirk Allah tarafından affedilmeyecek tek günahtır, dolayısıyla şirkin her türlüsünden sakınmak her müminin göstermesi gereken hassasiyettir. Allah’a ortak koşmamak tevhiddir. Allah insana şah damarından da yakındır ayeti göz önünde bulundurulduğunda, Allah ile kulun arasına başka birini (melek, cin, insan, cemaat, şeyh, vs) koymasına hiç gerek olmadığı aşikardır. Böyle bir durum olduğunda kişi pislik içerisine düşmüş kişiler olarak vicdanı ve fıtratına yabancılaşmıştır. Allah bizlere bu büyük günahtan alıkoyabilmeyi nasip etsin inşallah.

Şirk aslında günümüzde birçok insanın düşebileceği bir hata olup, insanın çok kolay kapılabileceği bu büyük günahtan özellikle sakınması çok önemlidir. Sakınabilmenin yolu ise elbette yüreklerde hissedilen imanın temellerinin akli ve rasyonelleşmiş dayanaklarının olması ve hayat tarzının bu dayanaklara zarar gelemeyecek şekilde düzenlenmiş olması gerektir. Bunun yanında bu günaha sapmış kişiler görülüp tespit edildiğinde bu kişilerin sorunlu düşüncelerinden uzak durmaya çalışmak ve bu kişileri salihat gereğince şirkten uzaklaştırmaya çalışmakta elbette her müminin görevidir.

Günümüz şartlarında elbette bunu yapabilmenin önünde ciddi engeller bulunmaktadır.

  • KÜFÜR

Küfür insanın fıtratını örtmesi ve gereğini yaşamaması olarak özetlenebilecek olan çok ciddi sonuçları olan bir yanlıştır. Küfre sapmışların genel tanımlamaları şu şekildedir: Açıkça gerçeği reddedenler, kâfir ve müşrikler ile imanlı gibi gözüküp aslında gizlice reddedenler, münafıklar.

Günümüzde her iki tipte de insan tabii ki bulunmaktadır ve imanlı kişilerin bu kişilere yaklaşımında Mekke dönemi yaşanan olayların rehberlik etmesi en uygun olanıdır. Efendimiz (sav) kâfir ve müşrikleri her zaman kazanmaya çalışmış, onlara doğru bir iman ve amelleri örnek tutmuş ve tebliğde bulunmuştur. Fakat burada yaşanan süreçler içerisinde tabiidir ki birçok müşrik bu tebliği dikkate almamış, hatta peygamber efendimize karşı aleni düşmanlık ve alaycı tutum takınmıştır.

Günümüzde de kâfir veya müşrik insanlar ile karşılaşıldığında bu insanlara karşı kesinlikle yaftalayıcı, aşağılayıcı bir tavır değil, onların yanlış inanışlarının ana gerekçelerinden olan İslam’ı doğru yaşamayan veya kendi çıkarı için kullanan kesimlere zıt olarak İslam’ın bize öğütlediği doğru davranış kalıpları içerisinde davranmak ve onları gerçek İslam’ın ne olduğunu anlatmak sureti ile salihat gereğini yerine getirmek en doğru davranış olacaktır.

Peki bunu yapmanın araçları ne olabilir? Tabii ki Kuran’da yer alan temel esasların yanında günümüz Türkiye’sinin ve geçmişten beri kültürümüzde yer alan unsurlar ile beraberce sunumu daha etkileyici olabilir. Örneğin Türklerin önceden beri zulme karşı durmaları ve ülke politikası olarak hiçbir zaman başka diğer milletleri ezmemesi, ezilenin yanında olması bir gelenek haline gelmiş olup halen de devam etmektedir. Sömürü özellikle kapitalist ülkeler için normal bir davranış olsa da Türkiye en güçlü olduğu dönemlerde dahi hiçbir zaman bu anlayışa sahip olmamış bilakis ilişkide bulunduğu kendisinden daha az kuvvetli milletleri besleyici, kültürünü özgür bir ortamda yaşamasını sağlamak sureti ile de onların dinlerine çok saygılı bir tutum takınmıştır.

Bu tür örnekleri güncel yaşamın içerisinden verilecek, yoksula yardım, ezilenin yanında olmak, zulmedenlere karşı çıkmak gibi toplum içerisinden de destekleyici misaller ile de güçlendirmek sureti ile bu kişilere karşı bir salih amel işleme imkânı olacaktır.

 

  • İNFAK

İnfak kavramı, vermek sureti ile arınmak anlamına gelmekte olup Kuran’da çok yerde geçer. Günlük yaşantımızda ise infakın yeri oldukça arka plana atılmış olup kapitalizmin etkisi neticesinde bu durum hızlıca devam etmektedir.

İnfakın yeteri kadar verilmemesi toplumda ciddi sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Toplumsal barış çok önemli bir konu olmakla birlikte infak toplumsal barışını sağlanabilmesi adına önemli bir araç olarak görülebilir. Dolayısıyla bir toplumda infak ne kadar çok verilirse toplumsal güven ortamı o kadar etkin bir şekilde sağlanabilir.

İnfak konusunda geçmişten gelen birçok kafa karıştırıcı bilgi olmakla birlikte toplumda genel olarak bilinen zekât oranı toplam gelirlerin %2,5’, kadardır. Aslında bu bilgi efendimiz (SAV)’ın Medine’de gelir dağılımı belli bir seviyeye ulaştıktan sonra koyduğu bir sınır olmakla birlikte bu koşulun günümüzde birçok ülkede ulaşılamamış bir seviye olduğunu düşünmek, bu oranın aslında çok daha fazla olması gerekliliği açık olmakla birlikte net bir zekât verme oranından bahsedilemez. İnfakın olabildiğince çok olması veren için hayırlıdır.

Günümüzde infakın yeterli olmadığı aşikâr olmakla birlikte sosyal ilişkiler ve üretim-ticaret ilişkilerine baktığımızda olağanüstü bir durum olmadıkça önümüzdeki dönemde de artacağı beklenmemelidir. Şimdi bunun gerekçelerini aşağıda sıralamaya çalışacağım:

  1. Orta ve orta altı sınıfa ait çok sayıda insanın infak verecek kadar yüksek gelire sahip olmadığını düşünmesi
  2. İnfak verebilme ihtimali daha yüksek olan yüksek gelirli kesimlerin komprador (batılı değerleri benimsemiş kesim) sınıfa ait olması ve dinden uzak yaşamaları
  • Normalde daha fazla infak edebilecek kimselerin zekâtı daha az bir oranda vermesi

Bu ve bunun gibi gerekçeler sadece infak verme ile ilgili olduğu beyan edilse bile aslında dinin genel olarak yaşanamaması ile de ilgilidir. İnfak özelinde değerlendirme yaparak genel olarak İslami değerlerin yaşatılamamasına atıfta bulunmaya çalışacağım.

İlk sırada verdiğim gerekçe en önemlilerden biridir zira bu sınıftaki insan sayısı çok fazladır. Bu sınıfta yer alan insanlar genelde asgari ücret veya bir miktar daha üstü bir maaş almakta ve genelde İstanbul’un veya diğer büyükşehirlerin banliyölerinde yaşayan kesimi oluşturmaktadır. Bu bölgelerde yaşayan insanlar genelde çekirdek aile veya çok geniş olmayan ailelerde yaşayıp ailedeki maaşlı insan sayısı az ama giderleri çok olan bir yapıda oldukları için infak için ayıracakları fazla pay kalmayan kesimdir.

Bunun gerekçesinin diğer kesimlere göre daha anlaşılır olduğunu söylemekle birlikte yine de daha iyisinin olması gerektiği kesindir. Bu kesimin infakı vermesi önündeki engellerin büyük çoğunluğu manevi değerleri daha az yaşamak, kapitalist, bireysel kültürün egemenliği ile birlikte dinden uzaklaşma ve insanların harcamaya yönlendirilmesi ile başkasının dertlerine dert olma, komşusu açken tok uyumama gibi dini öğretilere yabancılaşmasıdır.

İkinci sebebin ayrıntısı ise ilk sebepte verdiğimiz gerekçelerin daha farklı statüde daha farklı yansımaların olmasıdır. Zira manevi değerlerden uzaklaşma üst gelir gruplarında daha belirgin ve fazla olması sebebiyle aslında daha yüksek miktarda infak verebilir kişilerin infak vermemesi ile toplumsal barış daha fazla tehdit altına girmekle birlikte bu kesim toplumun genel olarak kabul ettiği değerlere yabancılaşmakta ve kendinde bu tür yükümlülükler olduğunu kabul etmeye yanaşmamaktadır.

Bunun da birçok gerekçesi bulunmakla birlikte ülkenin ekonomik ve siyasi durumu bunun üzerinde çok etkilidir. Kapitalizmin dünya üzerindeki etkisini özellikle Glastnost sonrası çok artırması ile Türkiye’nin de global kapitalist sisteme entegrasyonu ile daha fazla görünmeye başlamış, gelişen ekonomi ile birlikte toplum içinde yeni zenginleşen girişimci/sanayici kesim ile ticaret/hizmet kesimini oluşturmuş ve bu özellikle üç büyük şehirde batılı değerleri içselleştirmiş, yerli kültürel-manevi değerlere mesafeli duran bir sosyal yapıya bürünmüştür. Bu da toplumu çok derinden etkilemekle birlikte toplumsal barışı tehdit eden ana konulardan biri olmaktadır. Bu kişilerin infak, oruç, namaz gibi temel ibadetleri de gerçekleştirmemekte, kendilerince batılı yaşam tarzını benimsemiş, ne tam Müslüman ne de tam batılı olmadan kendilerine göre laik veya çağdaş olarak tanımlayıp yaşamlarını sürdürmektedirler ve bu anlayış görece daha az gelir gruplarında da uygulanabilmektedir.

Bu anlayış aslında dini değerleri yaşamaya çalışan ama aslında çeşitli sebeplerden dolayı tam manasıyla yaşayamayan kimselere tepki olarak bu tür düşünceleri benimsemeyi tercih etmektedirler. Bu tepkinin esas gerekçeleri gelir dağılımına göre farklılık göstermekle birlikte üniversite bitirmiş maaşlı orta/üst yönetici kesim genelde yöneticilik yaptığı yerlerde yönettiği kesime karşı daha net çizgiler ile onlardan ayırmak için istemektedir. Bu kesimdeki kişilerin kimi aileden manevi değerleri almamış kişiler olmakla birlikte kimileri de bu değerleri kısmen/bütünüyle manevi değerleri almış olsa bile yabancılaşmış olanlardır.

Üst gelir grubunda yaşayan ve muhtemelen global şirket veya yoğun olarak yurt dışı ile temas eden finans, bankacılık veya dış ticaret şirketlerinde çalışan veya dış ülkeler ile temas eden müteşşebbis kesimden kimseler bu değerlere çok daha uzak yaşayabilmekte ve gelirleri sebebi ile manevi değerlerden uzak yaşamak noktasında yukarıda saydığım kesimlerden daha az baskı hisseden kesimdir. Dolayısıyla infak verme zorunluluğunu diğer kesimlere göre daha az hisseder.

Üçüncü olarak saydığımız kesim ise genelde Anadolu’da büyük/küçük şehirlerde yaşayan ticaret/imalat/hizmet sektöründe faaliyet gösteren müteşebbis ve üst yönetici kimselerden oluşmakta olup bu yukarıda saydığımız değişim/dönüşümü daha farklı yaşamaktadır. Burada yukarıda saydığımız batılı değerlere sahip kesimin manevi değerlere başkalaşma/yabancılaşmasına karşın bu kesimdeki değişim büyüyen şehirlerdeki manevi değerle verilen ehemmiyetin azalması ile açıklanabilir. Yukarıda bahsettiğimiz manevi değerlerde yabancılaşma yoğun olmamakla birlikte daha çok zenginleşme ile birlikte alt kesimler ile sınırların derinleşmesi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir.

Sonuç olarak toplumsal dengelerin üzerindeki risklerin en büyüğü olan manevi değerlere yabancılaşma ve infakın yetersizliği konusunda belli analizler yapıp analizlerin dayanaklarını vermeye çalıştık. Esas itibariyle bu sınıflandırmalar dışı da birçok kesim veya sayılanları arasında istisna teşkil edebilecek yaklaşımlara sahip kesimler olmakla birlikte ana sebep/sonuç ilişkilerine dayalı oldukça geniş bir sınıflandırma yapılmıştır. Bu sınıflama neticesinde toplumsal barışın sağlanması için en etkili çözümler toplumun her kesiminde kültürümüzde esasında var olan manevi değerleri güncellemek ve günümüze uyarlamasını başarabilmekten geçmektedir.

Bunun belki en önemli muhatapları dış ülkeler ile organik bağları bulunan veya batılı değerleri çok yüksek oranda içselleştirmiş kesimleri olsa da en fazla sonuç alınabilecek kesim üçüncü maddede verilen kesim olabilir. Bunun için geçmişten beri gelen Mustafa İslamoğlu hocamızın sıklıkla değindiği ve özellikle büyük şehirlerin banliyöleri ile Anadolu’daki büyük/küçük şehirlerimizdeki hâkim olan uydurulmuş din değerleri yerine Kuran’ı esas alan, tasavvur ve aklımızı doğru bir şekilde yeniden inşa etmeye başlamak olacaktır. Medya kanalları ve internetin de verdiği avantajlar ile birlikte hem gençler üzerinde ve 3. sırada verilen sosyolojik kesimleri hedef alan yayınlar bu süreci hızlandırmakla birlikte yetersiz kalabilir, Bunu daha farklı araçların kullanılması ve sosyolojik çalışmalar ile destekleyerek toplumsal deneylerin yapılması ile birlikte bu tür inşa çalışmalarının sonuçlarının da değerlendirilerek etkinliğinin artırılmaya çalışması çok yerinde olacaktır. Zira bu inşa çalışmaları konusunda hem içtimai hem de harici engel kaynağı vardır, bunların varlığında inşa çalışması kesintili veya birçok kesimin buna kapalı kalması, değişimi istememesi veya bireyci kültürü benimseyen kimseler tarafından da dikkate alınmaması ile neticelenebilir. Bunu etkinleştirmek için sosyal deneyler yapılması ve sonuçların değerlendirilerek daha etkin bilgilendirme ve teşvikler yapılarak sosyal dönüşüm sağlamak noktasında daha fazla yol alınabilir.