Kur’an-ı Kerim’den bazı bölümler okuyan veya dinleyen herhangi bir kimse, onun ilâhî vahiy eseri ve Allah kelâmı olduğuna ister iman etsin ister etmesin, daha önce karşılaştığı herhangi bir metinden veya dinlediği bir sözden farklı özellikler taşıdığını teslim eder.

Henüz mesajı anlamak veya kavramak aşamasına gelmeden önce, insanların sadece Kur’an lafızlarını dinlemekten dolayı büyük haz aldıklarını ve etkilendiklerini keşfettiğimden beri, özellikle gayrimüslimlerin de bulunduğu topluluklara hitap ettiğim zaman söz arasında, hiç olmazsa birkaç ayeti Arapça aslından okumayı adet edindim. Hemen her defasında da konuşmanın en ilgi çekici anlarının ayet okuduğum bölümler olduğunu tespit ettim.

Bununla birlikte Kur’an’ın güzelliği ve i’câzı yalnızca onun belâgati veya şiirselliğinde aranmamalıdır. Hem ele aldığı konular ve hem de ele alış üslûbu çağlar üstüdür.  Farklı konuların hem beklenmedik bir biçimde ve hem de mükemmel bir uyum içerisinde ardı ardına gelmesi; bir yandan muhatabını derinden etkileyip kendine raptederken, hemen ikinci adımda da onun düşünce ve duygu dünyasını yeniden inşa etmeye başlar.

İslâm akaidinde Müslümanın “korku ile ümit arasında” olması istenir. Kur’an’da da insan hep dengeye, orta yola çağrılır. Dahası, Kur’an, ele aldığı konuları öyle bir üslûpla işler ki, okuyucunun dengeyi bozması neredeyse imkânsızdır. Onun için Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir cennet sûresi, bir cehennem sûresi yoktur. Genellikle bir sûrede yalnızca bir tek konu işlenmez. Aksine birçok sûrede Kur’an’ın temel mesajları olan ilkeler hep yeni baştan, ama yine hep dengeli, birbirini tamamlar biçimde ele alınır. Her sûre başlı başına bir kitap gibidir. Kur’an nerede mü’minlerin vasıflarını anmışsa, ardından kafirlerin, münafıkların vasıflarını da sıralar. Kur’an nerede cehennemden söz etmişse, ardından mutlaka cenneti de zikreder.

Kur’an-ı Kerim’in Mekkî ve Medenî sûreleri arasında bariz bir üslûp farkının bulunduğunu Müslüman-gayrimüslim bütün araştırmacılar kabul ederler. Vahiy ırmağının Mekke gibi engebeli bir yerde ve zamanda daha coşkun; buna mukabil Medine gibi artık dinin kemâle erdirildiği, medeniyetin temellerinin yükseldiği bir ovada daha dingin akması tabiî idi. Birinci aşamada vicdanları sarsacak bir devrime ihtiyaç vardı; ikinci aşamada ise toplumu eğitecek bir evrime…

Kur’an-ı Kerim çoğu kez açıkça 1400 yıl önceki Mekke ve Medine toplumlarının sorunlarını işlese de insanın özü hiç değişmediğinden, bu sorunları çağlar üstü bir yaklaşımla ele almıştır. Kur’an’ın yeni indiği ortamı düşünecek olursak bu mesajın, işlevi bakımından, bir kitaptan çok bir gazeteye veya bir televizyona benzediğini söyleyebiliriz. Kur’an mü’minlerin sorularını cevaplandırır. Kur’an müşriklerin eziyetlerine cevap verir. Kur’an Yahudilerin ve münafıkların kirli çamaşırlarını ortaya döker. Kur’an hayatla o kadar içiçedir ki, Rasulullah (sav) yeni ortaya çıkan bir durum karşısında çoğunlukla susarak vahyi beklemeyi tercih eder.

Kur’an kamuoyunu yönlendirir. Mü’minlerin maneviyatlarının en çok düştüğü zamanlardan biri olan Hudeybiye barışında Mekke’nin fethini müjdeleyen ayetler inmiştir. O Hudeybiye ki, Allah’ın yardımı olmasa mü’minler neredeyse dâvâlarından kuşkuya kapılmışlardı. Aynen günümüzde önemli bir karar alma aşamasında devlet başkanlarının seçime giderek güven tazeledikleri gibi, Rasulullah (sav), arkadaşlarını bey’ata çağırmıştı. Allah Fetih sûresi’nde bu bey’atten razı olduğunu bildirdiğinden bu bey’at “rıdvan bey’atı” olarak anılmıştır.

Öte yandan Mekke’nin fethi günü Nasr sûresi iner. Bu sûre  Resulullah (sav)’i ve onun şahsında bütün ümmetini “Rabbinin ismini tesbih etmeye ve O’ndan bağışlanma dilemeye” çağırmaktadır. Böylece Kur’an, Müslüman toplumun nabzını elinde tutmakta, dengeyi sağlamaktadır.

Kur’an’ın üçte biri kıssadır. Ancak Kur’an, eskilerin masalları olmadığı iddiasındadır. Kur’an kıssalarına dikkat ettiğimizde hemen tamamında kişi ve yer adlarının büyük bölümünün kasden geri plana itildiğini, hatta kimilerinde hiç isim verilmediğini görürüz. Örneğin Yasin Sahibi kıssasında “kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi” denir. Bu kentin Antakya, bu adamın da Habibunneccar olduğunu Kur’an dışındaki kaynaklardan öğreniriz.

Her kıssa mü’minlere bir prototip çizer. Her çağda mü’minler Kur’an prototiplerinden birini kendilerine üsve (numune-i imtisal) edineceklerdir. Hz. Aişe’nin, İfk hadisesinde, Hz. Meryem kıssasıyla teselli olduğu nakledilir. Meryem, toplumun baskısından gözü korktuğu için “demişti ki: ah, n’olaydı daha önce ölmüş olsam da unutulup gitseydim.”

Denilir ki, Yusuf sûresini dinleyip de ağlamayan yoktur… Çünkü “kıssaların en güzeli” olan Yusuf kıssasında ele alınan evlat sevgisi, kıskançlık, kardeş ihaneti, gurbet, hasret, platonik aşk, iffet, pişmanlık gibi  evrensel insanî temalardan en az birini tatmamış insan yoktur.

Kur’an kıssaları âdeta birer film gibi canlıdır. Kaç kez seyretseniz bıkmayacağınız, her defasında insanın ve evrenin yeni bir sırrını yakalayacağınız ölümsüz sahnelerdir bunlar. Meselâ “yaratılışını unutup da bu çürümüş kemikleri kim diriltecek diye Allah’a misâl getiren” adamın öyküsü… Allah, kendisine kafa tutan bu adamın öyküsünü de almıştır Kitab’ına… “De ki: onu ilk önce kim yarattıysa o diriltecek!” Bu basit mantıkla üçüncü şahısların gözünde isyankâr adam bitmiştir. Evet filmin sonu iyi değil; adam iman etmiyor. Fakat seyircilerde tam da istenen etki oluşmuştur.

Büyük Bedir Zaferi’ni anlatan kıssada “attığın zaman sen atmadın; fakat Allah attı” denilerek zafer Allah’ın yardımına bağlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’deki ilkelerden biri şudur: “Size herhangi bir nimet ulaşırsa bu Allah katındandır; herhangi bir sıkıntı ilişirse o da kendinizdeki kusur sebebiyledir.” Kur’an bu ilkeyi kıssalara yedirerek anlattığında ve kimileyin tutup aynı kıssayı üç beş sûrede tekrarladığında, işte artık bu bakış mü’minin karakterine siner, hayatına geçer.

Kur’an-ı Kerim’in mûcizevî üslûp özelliklerinden birisi de eskilerin “el-vücûh ve’n-nezâir” adını verdikleri aynı kelimenin farklı anlamlarda ve farklı kelimelerin yakın anlamlarda kullanılmış olmasıdır. Kafir kelimesinin farklı âyetlerde münkir-nankör ve çiftçi anlamlarında kullanılmış olması veya takva, havf, haşyet, vecil gibi yakın anlamlı kelimelerin bazen yanyana kullanılmış olması ilk akla gelen örneklerdendir.  Bir anlamda Kur’an-ı Kerim kendi kamusunu kendisi oluşturan bir kitaptır.

Mu’ciz olmasının yanısıra mûciz de olan Kitap, çoğu zaman bir ibarenin farklı okumalarına müsaade eder. Üstelik bu farklı okumaların her biri kendi makâmında ve kendi muhatabına göre sahih ve isabetli olabilir.

Meselâ Ğâr-ı Hirâ’da ilk nâzil olan beş âyet-i celîleye baktığımızda “iqra” ve “’alaq” kelimelerinin birkaç mertebede farklı anlamlara gelebileceğini görürüz. “’Alaq” kelimesi ana rahmindeki henüz bir haftalık bir canlının ancak mikroskop altında görülebilecek dış görünüşünün tasviri olarak anlaşılabileceği gibi; rahim çeperine tutunmuş, yani muallak olması dolayısıyla da bu adı almış olabilir. “Min” harf-i cerrini sebep mânâsına alırsak buradan “insanı sevgiden, sevgi sebebiyle yarattı” sonucuna ulaşabiliriz. Buradaki “alaq” kadınla erkeğin alakası, ilişkisi olarak da anlaşılabilir. Bu kelime insanın doğasına da işâret ediyor olabilir: “insanı alâka kuran bir canlı olarak yarattı.” Nitekim bir başka âyet-i kerîmede “insan aceleden yaratılmıştır” (min ‘acel) buyrulmuştur. Kur’an-ı Kerim farklı akıl, idrâk ve kültür seviyelerine, her biri ayn-ı hak olmak kaydıyla, farklı anlama alanları tanımıştır.

Kur’an-ı Kerim muhatabını kendisiyle diyaloga girmek durumunda bırakır. Bazen meselelerin çerçevesini çizer, çatısını kurar ve içini doldurmayı, noktalı yerleri doldurmayı muhatabına bırakır. Bu üslûbun sakıncaları yok değildir. Fakat bu, aynı zamanda insana verilen büyük bir şereftir. Allah insanla konuşmakta ve muhatabına güvenmektedir.

Kuşkusuz Kur’an’ın insanı tezkiye, terbiye ve tekrim etmede kullandığı daha bir çok üslûp ve yöntem tespit edilebilir. Kur’an’ı okurken önümüzdeki metne statik bilgiler harmanı olarak değil de ilahî ilkelerin bir yansıması olarak bakarsak bunları kolayca farkederiz. Hakikatin istikameti tektir. Kur’an’ın, insanın ve kainatın gösterdiği yön aynıdır. Biz Allah’ın bütün kitaplarını yanyana koyarak okuduğumuzda birinde yanlış anladığımızı diğeriyle düzeltmek imkânı buluruz. Ancak hayatın içinden bakarsak, Kur’an’ı anlayabiliriz. Derdimizin ne olduğunu bilirsek, ancak o zaman Kur’an eczanesinde bu derde derman aramaya çıkabiliriz. Kafamızda beynimizi kemiren sorularımız olursa, ancak o zaman Kur’an’dan doğru cevaplar alabiliriz.

Kur’an bir ilke ve üslûp kitabıdır; hap değildir. Hiç bir toplumsal hastalığın hazır reçetesi yoktur. Her toplumun, her çağın aydınları o toplumun, o çağın sorunlarını çağlarüstü ilkelerin ışığında çözmek zorundadırlar. Çünkü hazır hapları yutmak için aydın olmaya gerek yoktur. Ülkemizin ve çağımızın aydınları da insanımızın sorunlarını Kur’an’ın çağlar üstü ilkelerini yeniden yorumlayarak çözeceklerdir.

Fatih OKUMUŞ