Sözlükte kısaca “bilmek” ve “bilgi” anlamına gelen ilim; İmam Gazzâlî (ö.505/111) ve Seyyid Şerif Cürcânî (ö.816/1413) gibi âlimlere göre “vakaya mutabık olan ve sayesinde nesneler hakkında kesin bilgiye ulaşılan sıfattır” şeklinde tanımlanmaktadır. Nefsin bir şeyin manasına ulaşması, bir şeyin ne olduğunun idrak edilmesi, bir şeyin hakikat ve mahiyetinin bilinmesi şeklinde de tarif edilmektedir. Fahreddin Razî (ö.606/1209) gibi bir kısım âlimler ise ilmin, bedihî bir sıfat olduğundan tanımı yapılamayacak kadar açık olduğu görüşünü ileri sürmektedir. Buna göre ilim, bütünüyle hangi tür ve gruba mensup olurlarsa olsun, nesneler ve olaylar hakkında bilgi sahibi olmayı ifade eden bir sıfattır.

İnsanlık tarihi boyunca ilim vasfına sahip olan insanlar, bulundukları çevreye pozitif katkılarıyla ön plana çıkmış, bıraktıkları etki uzun yıllar sonra bile hissedilebilmiştir. Başta ilâhî dinler olmak üzere hemen hemen tüm düşünceler bilginin faziletine vurgu yapmışlardır. Modern batı medeniyetinin kadim kaynağı olan Antik Yunan Felsefesinin tartışmasız en hikmetli filozofu Sokrates (ö. M.Ö. 399) bilginin en üst düzeyde erdemlilik olduğunu ifade etmiştir. Onu takip Eflatun (ö. M.Ö. 347) ve Aristoteles’in (ö.M.Ö. 322) aynı öğreti doğrultusunda antik dönemin ilmî kurumlarını tesis ettikleri görülmektedir. Modern üniversite sisteminin de en önemli dayanağı olan Eflatun’un Academia’sı, Aristo’nun Lykeion’u bilinen en sistemli antik eğitim kurumları olarak kabul edilmektedir. Bu kurumlarda ilimle beraber ahlak, fazilet, erdemli birey ve erdemli toplumu oluşturmanın yolları araştırılıp öğretilmekte idi. Buna benzer örnekler tarih boyunca ilmin fazileti, ilmin birey ve toplumun faziletine, erdemine yaptığı pozitif katkı ile doğru orantılı olarak değerlendirildiği ve toplumların ilmî başarılarıyla tarih sahnesinde güçlü izler bıraktığını göstermektedir. Dinler ile felsefî sistemlerin aynı görüş etrafında ittifak etmiş olmalarını insanlık tarihi boyunca devam ede gelen ebedi hikmetin bir tezahürü olarak değerlendirmek mümkündür.

Yüce Allah’ın insanlığa son mesajı olan Kur’an-ı Kerim, ilim ve ilim adamına en üst mertebede değer vermekte ve Müslümanlara ilim adamlarının rehberliğinde sorunlarını çözmelerini tavsiye etmektedir. Bununla beraber salt ilmin bir kıymet ifade etmediğini, ilmin sahibine değer kazandırabilmesi için sahibini dönüştürmesi, onu kemale erdirmesi ön görülmektedir. Kur’an’da ilmi sayesinde Yüce Allah’ın övgüsüne mazhar olan şahsiyetlerden bahsedildiği gibi, kendilerine ilim verildiği halde bunun gereğini yerine getirmeyerek Yüce Allah’ın kınamasına muhatap olan negatif örnekler de verilmektedir. Bu makalemizde Kur’an’ın ilim ve ilim adamına verdiği değer ile bu değeri belirleyen hususlar ele alınmaya çalışılarak Kur’an perspektifinde ilim ve ilim adamına projeksiyon tutulacaktır.

Kur’an’da İlme Verilen Ehemmiyet

Bilindiği gibi Hz.Peygamber’in peygamberlik göreviyle görevlendirilmesi kendisine ilk vahyin gelmesi ile başlamaktadır. İlk vahiy “Oku!” âyeti ile başlamaktadır. Hz.Peygamber’in okuma bilmediğini ifade etmesi üzerine ilk vahiy “Oku! Yaratan Rabb’inin adıyla”[1] şeklinde devam etmiştir. Kur’an’ın söz konusu ilk âyetleri okumanın öncelikli öneme sahip olduğunu ifade ettiği gibi aynı zamanda neyin, nasıl okunması gerektiğine de ışık tutmaktadır. Buna göre “Allah’ın adı”, yani tevhid inancı her şeyin başı ve temelidir. Öncelikle tevhid inancı kuşanmalıdır. Devamında Allah’ın birçok vasfı (isim/sıfat) olmasına rağmen onun yaratma sıfatına göndermede bulunularak okuyucunun dikkati âleme çekilmektedir. Böylelikle tevhid inancını esas alan müminin âlemin içine nüfuz etmesi, âlemle ilgili her türlü bilgiyi elde etmesi, nesne ve olaylar hakkında belirlenen kuralları tespit ederek fikir edinmesi ön görülmektedir.

Müfessirlere göre Kur’an-ı Kerim’in zaman açısından ikinci sırada nazil olan âyetleri Kalem Sûresi’nin baş tarafındaki âyetlerdir. “Nûn. Kaleme ve yazılanlara and olsun”[2] âyetlerinde ilk inen âyetlerde olduğu gibi ilim ve ilim elde etmenin araçlarına dikkat çekilmektedir. Bilindiği gibi yemin lafızları Kur’an’da sıklıkla geçmekte ve kendisine yemin edilen nesnenin insanlar için önemine dikkat çekilmektedir. Taşıdıkları önemi esas aldığımızda yemin edilen nesnelerin “kutsal” denebilecek kadar değerli olduğu sonucuna varmaktayız. İlk nazil olan âyetlerden itibaren ilmin iki aracı olan kaleme ve kalem ile yazılan yazıya yemin edilmesi Kur’an’ın kendisini okuyan bireylere gösterdiği ufuk açısından manidardır. Kalem ve yazı aynı zamanda ilmi nakletme araçlarıdır. İlk âyetlerde okuma emredilirken ikinci sırada nazil olan bu âyetlerde de sadece okumakla yetinilmemesi ve okumakla beraber okunan, öğrenilen şeylerin (bilginin) nakledilmesi istenmektedir.

Kur’an’da ilim ve âlimin üstünlüğüne doğrudan işaret eden âyetler de vardır. Söz gelimi Yüce Allah ilk insanın yaratılması sürecinde meleklere Hz.Âdem’e secde etmelerini emrettiğinde meleklerin onun neslinden türeyecek olan zürriyetinin yeryüzünde anarşi çıkaracağını ve kan dökeceğini, kendilerinin ise Allah’a ibadet ettiklerini ileri süren itirazlarıyla karşılaşmıştı. Buna karşılık Âdem’in ilim edinebilme kabiliyetine sahip olduğunu bizzat onlara göstererek onun üstünlüğünü ifade buyurmuş, neticede melekler de emre itaat ederek secde etmişlerdi.[3]

Aynı şekilde İsrailoğulları peygamberlerinden Allah’tan düşmanlarıyla savaşmak için kendilerine bir komutan göndermesini talep etmesini istemiş, buna karşılık Yüce Allah Talut’u onlara komutan olarak tayin etmişti. Onlar ise Talut’un mal açısından fakir olduğu halde nasıl komutan olabileceğini sorgulamış, bu tayinin isabetli olmadığı gerekçesiyle itiraz etmişlerdi. Buna karşılık Yüce Allah Talut’un “ilim ve beden yapısı” açısından üstünlüğüne dikkat çekerek bu iki özelliğin liderde aranması gerektiğine dikkat çekmiştir.[4] Bu kıssada da üstünlüğün ilimde olduğuna işaret edilmektedir.

Yüce Allah; “Ey iman edenler! Size, “Meclislerde yer açın” denildiği zaman açın ki, Allah da size genişlik versin. Size, “Kalkın”, denildiği zaman da kalkın ki, Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”[5] âyetinde kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltmek istediğini ifade ederek ilim ve ilim adamlarının Yüce katındaki değerinin yüksek olduğunu belirtmekte, onların sair değerlerden üstünlüklerine işaret etmektedir.

Görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim ilmin en üstün değer olduğunu ifade ettiği gibi ilminin gereğince yaşayan insanların da sair insanlardan daha üstün olduklarını ortaya koymaktadır. Bütün insanları (müminleri) okuma ve yazmaya teşvik ederek, üstünlüğün ilimde olduğunu çeşitli vesilelerle ortaya koyarak insanlar arasında bu anlamda çıkabilecek ihtilafların çözüm merciini vurgulamakta, hiçbir değerin ilmin dengi olamayacağını belirterek insanlara yol göstermektedir.

İlmin İnsana Katkısı

Kur’an, ilmi salt malumattan (zihinsel bilgi) ibaret saymayıp, sahibini dönüştüren, onu etkileyen, hayatının tüm alanlarına hükmeden bir vasıf olarak görmektedir. Dinin öngördüğü bilginin, teorik bilgilerden en önemli farkı bu olsa gerektir. Zira din, bilgiyi yapmak için ön görür. İnsanın hayatında herhangi bir karşılığı olmayan, dünyasına, ahiretine, ameline, ahlakına hiçbir katkı sağlamayan bilgiyi faydasız bilgi olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle İslâm düşünce tarihi boyunca övgüye layık görülerek teşvik edilen ilimler olduğu gibi, zemmedilerek uzak durulması gereken ilimlere de işaret edilmiştir. Bir kısım disiplinlerin bizzat özünde fayda bulunmadığı gibi bazı ilimler ise sahibine göre değer kazanmakta, sahibinin onu edinme amacı ve edindikten sonraki tavrı, sahip olduğu ilmin değerini biçmektedir. Zemmedilerek öğrenilmesi ve öğretilmesi doğru karşılanmayan ilimlere sihir ve büyüyü, elde ettiği ilim faydalı olduğu halde ondan istifade etmeyen, gereğince yaşamayan kimselere de İsrailoğullarının bir kısım din adamlarını örnek vermemiz mümkündür.

Kur’an “Allah’tan kulları arasında en çok âlimler derin bir saygı içerisinde boyun eğerler”[6] âyetiyle ilim adamlarının sahip oldukları ilim sayesinde daha çok Allah’tan korktuklarını, ilmin onları derin bir teslimiyet ve boyun eğmeye götürdüğünü ifade etmektedir. Başka bir âyette Allah’ın nazil buyurduğu âyetlerin insanın gönül dünyası ve tabii olarak onun değer yargıları üzerinde etkili olduğu şu şekilde ifade edilmektedir: “İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve kendilerine inen haktan (âyetlerden) dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fasık kimselerdir.”[7] Görüldüğü gibi bu âyette bilginin (dinî bilgi) insanı Allah karşısında acziyetini anlamaya götürdüğü, bu bilginin gereğince yaşamayanların ise kalplerinin katılaşacağı ve neticede isyana sürüklenerek fasıklardan olacakları belirtilmektedir. Böylelikle ilim ile günlük hayat arasında doğrudan bir bağlantı kurulmaktadır.

Başka bir yerde Ehl-i kitap arasında Yahudilerin aksine Hıristiyanların Müslümanlara daha çok yakınlık duyduklarını anlatırken, onlar arasında din adamlarının bulunduğunu ve bunların Allah’ın âyetlerini duyduklarında aldıkları tavır şu şekilde tasvir edilmektedir: “İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da “Biz Hıristiyanlarız” diyenler olduğunu görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar. Peygamber’e indirileni (Kur’an’ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. “Ey Rabbimiz! İnandık. Artık bizi şahitlerle (Muhammed’in ümmeti) ile beraber yaz” derler”[8] Bu iki âyette bilginin dindarlık, tevazu, yumuşak kalplilik ve hakka teslimiyeti beraberinde getirdiği anlatılmaktadır.

Aynı şekilde Kur’an amel ile ilim arasındaki kopmaz ilişkiyi, amelin ilme götürdüğünü ve bu yönüyle amelin bir nevi ilim olduğunu oldukça çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir. “Yoksa gece vakitlerinde, secde halinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi daha makbuldür? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”[9] Görüldüğü gibi bilginin, gecenin siyah zülüfleriyle her yeri kapladığı bir anda uykusundan kalkarak secde etmeye götürdüğü kimseyi edebi bir şekilde tasvir ederek asıl makbul olanın o olduğu ifade edilmektedir. Onun ilmi gecenin tamamını yatarak geçmesine müsaade etmemektedir. Zira biliyor!

Âlimin Sorumluluğu

Kur’an ilim ve âlime en üst düzeyde değer atfettiği gibi onlara birtakım sorumluluklar da yüklemektedir. Bunların başında elde ettikleri ilimle yetinmemeleri ve sürekli çaba sarf ederek dinde derinlik kazanmaya, ilimlerini artırmaya, geliştirmeye çalışmalarının istenmesi gelmektedir. “Mü’minlerin hepsinin toptan seferber olarak sefere katılmaları doğru olmaz. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsınlar. Umulur ki sakınırlar.”[10] Bu âyetin Tebûk seferine katılmayan münafıkların kınanmasından dolayı, kısa bir süre sonra planlanan sefere herkesin katılmak istemesi üzerine nazil olduğu kaydedilmektedir. Hz.Peygamber küçük bir unsur hazırlayarak sefere göndermek istediğinde sahabenin ilimleriyle temayüz eden şahsiyetlerinin içinde bulunduğu önemli bir kesim katılmak ister. Yüce Allah bu âyeti inzal ederek ilimde derinleşmenin de cihad gibi olduğunu, hatta bazıları için daha önemli olduğunu belirterek onların geride kalmalarını istemiştir.[11] Buna göre şartlar nasıl olursa olsun ümmetin içinden bazı kimselerin sürekli ilimle meşgul olmaları istenmektedir.

Kur’an âlimin halkın sorunlarına kayıtsız kalmamasını, onlara çözüm getirmesini istemektedir. Aslında yukarıda ifade edildiği gibi halkın liderlerinde ilim vasfının aranmış olması, başlı başına bu hususa işaret etmektedir. Ayrıca “Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun”[12] âyetiyle kendi sorunlarını çözmeleri konusunda âlimler adres gösterilmektedir. Buna göre âlimlerin halkın problemleri konusunda duyarsız olmaları düşünülemez. Onların halkı sorunlarıyla baş başa bırakma lüksleri bulunmamaktadır.

Kur’an’a göre âlimin başta gelen görevlerinden biri, halkı hayra davet etmesidir. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir”[13] âyeti ümmetin içinde belli bir kesimin bu görevi üstlenmesi gerektiğine işaret etmektedir. Zira halkın tamamının bu konuda yetkinlik sahibi olması mümkün değildir. Ama en azından bir kısmının bu görevi ifa etmesi gerekmektedir. İslam âlimleri bu âyetten yola çıkarak bu görevi üstlenecek bir sınıfın bulunmasını farz-ı kifaye olarak görmüşlerdir. Eğer hiç kimse bu görevi yapmazsa ümmetin tamamı sorumluluk altına girecektir. Bu nedenle ilim adamlarının yetişmesi ve ilimlerinin gereği olarak insanları davet etmeleri ümmetin tamamının ilgilenmesi gereken bir sorumluluk kapsamındadır.

Kuşkusuz âlimlerin Kur’an’da ön görülen sorumluluklarını daha da detaylandırmak mümkündür. Ancak ana hatlarıyla bu üç başlık altında toplamamız mümkündür. Sonuç olarak ümmetin arasında âlimleri çıkararak onları rehber edinmesi, âlimlerin de sorumluluklarının bilincinde olarak ümmeti dönüştürmesi, onlara rehberlik etmesi ve sorunlarını çözmesi ön görülmektedir.

İlmin Hakkını Vermeyenler

Kur’an ilim ve ilim adamına en üst düzeyde değer atfettiği gibi ilmin hakkını vermeyen sözde âlimleri de en ağır bir dille tenkit etmektedir. Bu durum Kur’an’ın salt malumat düzeyinde kalan ilme her hangi bir önem vermediğini, aksine bunun sahibine fazladan sorumluk ve yük getirdiği anlayışına sahip olduğunu ifade etmek mümkündür. Kur’an’ın bu yaklaşımını birkaç örnek üzerinden ortaya koymak bu hususu daha açık hale getirecektir.

Kur’an, âlimlerden Allah’ın kendilerine verdiği bilgiyi açıklamalarını, ondan hiçbir şeyi gizlememelerini istemektedir. “İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet etme konumunda olanlar lanet eder. Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lanetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.”[14] Bu âyetlerde bildikleri halde hakikati gizleyenler ağır bir dille kınanmakta, “Allah’ın rahmetinden mahrum kalmak” anlamına gelen lanetlenme cezası ile tehdit edilmektedir. Bunun çaresi olarak tövbe ve Allah’ın âyetlerini açıkça ortaya koymaları öngörülmektedir. Buna göre âlim, zamanın şartlarına uyan bir şahsiyet değil, gerektiğinde “hayır” diyebilen, şartları sorgulayan, dönüştüren bir kişilik olarak sunulmaktadır. Aksi takdirde görevini yapmamanın cezasını çekecektir.

Yüce Allah bilgilerinin hakkını vermeyen ve ilimlerinin gereğince yaşamayan İsrailoğulları âlimlerini “Tevrat’ı (öğrenmek ve okumak suretiyle) yüklenip de onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr eden topluluğun hali ne kadar kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez”[15] âyetiyle tahkir etmekte, ilimlerinin sadece yüklerini ağırlaştırdığını ifade etmektedir. Bu âyette âlimin sahip olduğu ilmin farkında olması ve hayatının her alanında onun doğrultusunda yaşaması gerektiğine dikkat çekilerek, bu şekilde yaşamayanların şuursuzluğun timsali olan merkeplerden farklı olmadığı açıklanmaktadır.

Başka bir âyette İslâm âlimlerini sakındırmak maksadıyla; kendisine ilim verildiği halde ilmin hakkını vermeyen, kendisinin önderlik yapması gerekirken menfaati uğruna sahip olduğu ilmi hiçe sayan birisi köpek metaforuyla anlatılmaktadır. “Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat. Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur.”[16] Tefsirlerde bu âyetin işaret ettiği şahısla ilgili farklı rivayetler bulunmaktadır. Seyf b. Rahib, Belâm b. Baûrâ veya Ümeyye b. Ebi Salt olabilir. Bunların her üçü de bildikleri halde bilgilerinin gereği olarak iman etmemiş, sahip oldukları bilgi onların inkârını artırmıştır.

Mahmut ÇINAR

[1] Alak 96/1-5. Kur’an’ın ilk nazil olan âyetleri bu sûrenin baş tarafındaki beş âyettir.

[2] Kalem 68/1.

[3] Bk. Bakara 2/30-34.

[4] Bk. Bakara 2/246-248.

[5] Mücadele 58/11.

[6] Fâtır 35/28.

[7] Hadîd 57/16.

[8] Mâide 5/82-83.

[9] Zümer 39/9.

[10] Tevbe 11/122.

[11] Bk. Nîsâbûrî, Ahmed Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Beyrut 1411/1991, s. 152.

[12] Nahl 14/43.

[13] Âl-i İmrân 3/103.

[14] Bakara 2/159.

[15] Cuma 62/5.

[16] A‘râf 7/175-176.