Evlenme kanunu Allah’ın koyduğu bir kanundur. Tarihte nerede bir kabile veya insan topluluğu görülmüşse, orada ailenin bulunduğu tespit edilmiştir. Başlangıçta ailenin bulunmadığı, serbest birleşmenin mubah olduğu iddia edilmiş ise de, bu iddia dayanıksız kalmıştır. Nitekim meşhur Alman Sosyologu Hans Freyer de: “Ailenin menşei ve ilk şekilleri araştırılınca ailesiz bir kabile veya topluluğa rastlamak mümkün değildir’’ demektedir.[1]

Tarihin derinliklerine doğru gidildikçe zina cezalarının ağırlaştığı da bunun bir delilidir. Ayrıca ar edep, ırz, namus, hayâ ve iffet gibi duygular ilk insanlardan beri bilinen değerlerdir. Bu da başlangıçtan beri nezih bir aile hayatının varlığını ispat etmektedir.

Evlilik biyolojik, dinî ve hukukî işleyişlere sahip sosyal bir birim olan aileyi meydana getirir. Aile bir toplumun çekirdeği ve hücresidir.

Kur’an-ı Kerim’e göre de cinsî hayat, meşrû evlilik yoluyla yaşanır. Yaratılıştan insanda mevcut olan cinsî arzuları tatmin etmenin en tabiî yolu evliliktir. Evlenme çağı geldiği halde maddî imkânsızlıklar yüzünden evlenememek çoğu zaman fuhşun sebepleri arasında yer almaktadır. Dinimiz, evlenmesi gerekenler için bunu azami derece kolaylaştırmış, mehir miktarını esnek tutmuş, başlık parası vb. engellerin kaldırılmasına istemiş ve evlenenlere yardım edilmesini teşvik ederek toplumu şu emri vermiştir: “İçinizden bekârları, köle ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah, lütfuyla onları zengin eder. Allah geniş (nimet ve lütûf sahibi)’dir, (her şeyi) bilendir. Evlenme (imkânı) bulamayanlar, Allah kendilerini lütfundan (zengin edip) evlenme imkânına kavuşturuncaya kadar iffetlerini korusunlar.’’[2] Biz bu ayet ve dipnotta verilen hadisten, kendi işinde çalışan kimseye yediğinden yedirmeyi, giydiğinden giydirmeyi, gerekirse bunlardan evlenme çağında olanları evlendirmesi icap ettiği anlamını da çıkarıyoruz. Başka bir hadis-i şerife göre, devlet de çalışanlarına bu hayat standardını sağmakla yükümlüdür.

Kur’an-ı Kerim, fuhşu önlemek için gerekli her türlü tedbirleri almıştır. Bu meyanda, cinsî başıboşluğun önlenmesi de önemlidir. Cinsî başıboşluk olan yerde, halk şehevî arzularının cevabını kolayca bulabilmektedir. Dolayısıyla yuva kurma arzusuna yer kalmamaktadır. Bu durum Eski Roma’da yaşandığı gibi, günümüzde birçok Batı ülkelerinde de yaşanmaktadır. Yaygın olmamakla beraber ülkemize de aile yükümlülüğünden kaçış eğilimi sıçramış gibidir. Bu da kutsî bir müessese olan evliliğin, insanı mânen besleyen, doyuran atmosferinden yoksun bırakmaktadır.

Karı-koca arasındaki karşılıklı sevgi, Allah’ın varlığı ve birliğinin delili olarak da gösterilmektedir. Bu konuda şöyle buyrulmaktadır: “Allah’ın ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır.”[3] Diğer bir ayette de, kadın ile erkeğin birbirlerine olan ihtiyaçları şöyle ifade buyrulmuştur: “Kadınlar sizin için, siz de onlar için bir libassınız.” (Bakara 187) Çiftlerden her birinin ötekine elbise ve örtü olması, onu öğretmesi, şehvet duygularının açığa çıkıp kötü yollara düşmesini önlemesi olduğu gibi, her birisinin ötekisine muhtaç olup birbirini her bakımdan tamamlaması mânâsına da gelir. Bunun için hadis-i şerifte: “Evlenen dinin yarısını korumuş olur, diğer yarısı için de Allah’tan korksun”[4] buyrulmuştur.

Evlenmeye teşvik edici pek çok hadis vardır. Bunlardan şu ikisini yeri gelmişken hatırlatalım: “Dört şey peygamberlerin sünnetidir: Hayâ (yani utanma), güzel koku sürünme, misvak (yani dişleri temizleme) ve evlenme.”[5]

Şu hadis ise evlenmenin bir vazife olduğunu daha açık olarak belirtmektedir: “Çocuk doğuran veya ailesini seven kadınlar ile evleniniz. Kıyamet gününde, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim.”[6]

Bir toplumda aile kurulmazsa, bu menfî durum toplumun ve insanlığın çözülmesi demektir. Bu açıdan insan için ailenin kurulması ve devamlılığını sağlamak, yaratılış gereği olarak en önemli vazifelerinden biridir. Evlenmeyen, aile ve çocuk sevgisi tatmayan kimseler genellikle başka insanlara da sevgi duyamazlar. Sevgi, saygı, merhamet, şefkat gibi yüksek duyguların kaynağı aile yuvasıdır. Bu güzel duygular ailede filizlenir ve yeşerir. Bazı kaba ruhlu yaşlı bekârların hırçınlıkları zalimce ve merhametsizce davranışları her zaman göze çarpar. Şüphesiz bunun da istisnaları vardır. Bir aile içinde sevgiyi tatmayanlar, başkalarına değer vermesini de bilmezler. Eşi, kız kardeşi ve kızı olan bir kimse başka hanımların namus ve iffetlerini de kendi yakınlarınınki gibi değerli bilir ve saygı duyar. Başkalarının ırz ve namuslarına kötü gözle bakabilenler, gerçekte aile sevgisini tatmamış, aile disiplini kazanmamış birtakım hastalıklı tiplerdir.

Çok enteresandır, şehvet sıkıştırmalarının etkisinde kalan ve zina yapma hayalleri kuran bir genç, durumu Peygamberimize (s.a.v.) arz ederek bu yolda ondan müsaade istedi. Efendimiz (s.a.v.), genci hem düşündüren hem de duygulandıran sorularla bu arzularından vazgeçirdi. Gencin, zina için izin istemesi üzerine orada bulunan ashab, bu durumu son derece şaşırtıcı karşıladı. Rasulullah (s.a.v.) ise onları teskin ederek gence “yaklaş” dedi. Genç, iyice yaklaşıp Peygamberimizin (s.a.v.) önüne oturunca, Peygamberimiz (s.a.v) ona: “Bu arzu ettiğin şeyi annen hakkında ister misin?” dedi. Genç, “Hayır ya Rasulallah! Canım sana fedâ olsun, hiç böyle bir şey olur mu?” deyince, Efendimiz (s.a.v.): “Hiç kimse annesi için bunu istemez” buyurdu. Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.v.) sıra ile gence; kızı olması halinde kızı için, kız kardeşi için, halası ve teyzesi için aynı şeyleri isteyip istemediğini sordu. Genç, önceki cevabını tekrarladı. Sonra Efendimiz (s.a.v.) elini şefkatle, gencin üzerene koyup şu duayı yaptı: “Allah’ım! Bunun günahını bağışla, kalbini temizle, namus ve iffetini koru.” Bundan sonra artık, gençte zina arzusu kalmadı.”[7]

Aile mutluluğu, çocuk sevgisi ve cinsî zevk evlilik sorumluluğunu yüklenmenin dünyaya ait tatlı mükafâtlardır. Kadın-erkek beraberliğinin cennette de devam edeceği açıkça müjdelenmiştir.[8] Nikâh’ın kutsî gölgesindeki mutlu hayatın devamı eşlerin en büyük ideali olmalıdır. Geçici, muvakkat, mut’a ve gizli nikâh caiz değildir. Zevk için sık sık eş değiştirenlerin, yani birisini boşayıp birisini alanların Allah sevgisinden yoksun kalacakları da bir hadis-i şerifle ihtar edilmiştir.[9]

İki cinsin evlilik yolu ile birleşmesinin asıl gayesi sükûnet, huzur, güven ve yakınlıktır. Evlenme, insan hayatında bir dönüm noktası olarak ciddi, hukukî bir sözleşmedir, gelip geçici bir zevk ve eğlence değildir. İnsanla hayvanı birbirinden ayıran en belirgin çizgilerden biri cinsî hayatla ilgilidir. Hayvan, karşı cinsle ihtiyacını giderdikten sonra onu hemen terk eder. İnsan ise eşine sahip çıkar, onu korur, onunla her şeyini paylaşır. Bu da aile ve toplum hayatına vücut ve can verir. Aile, ferde sorumluluk duygusunu kazandırdığı, yalnızlık hissini yok ettiği için, onu daha kuvvetli bir şekilde hayata bağlamakta, neticede streslerden ve sıkıntılardan uzak tutmaktadır. Ailede paylaşılan değer ölçüleri de insanı hayata bağlamakta ve onun yaşama sevincini artırmaktadır.

Evlilik, tamamen insanî değerler olan paylaşma, sevgi ve güven duygularını yeşerten ve kökleştiren bir ortam sağlamaktadır. Yaratılış itibariyle kadın ve erkek birbirine ihtiyaç duyan ve birbirini tamamlayan varlıklardır. Evlendikten sonra çiftlerin zihninde ve kalbinde çocuk sevgisi ve arzusu doğar. Evet, evlilik yalnızca cinsî bir doyum değil, aynı zamanda arkadaşlık ve ana-baba olmalarının verdiği mutluluk gibi daha birçok şeylerden dolayı, insanın hayatında yeri olan önemli bir kurumdur.[10] Bu kurum içinde sevgi ve mutluluğu artırmak ve devam ettirmek bir görev sayılmıştır. Özellikle kadınların altın, gümüş, ipek gibi süs eşyaları kullanmaları ve eşlerine karşı güzel koku sürünmeleri de teşvik edilmiştir. Bunun için eşler birbirlerinin haklarını gözeterek, birbirlerine karşı temiz, bakımlı ve çekici görünüşlerini koruyarak evliliklerine yeni anlamlar kazandırabilirler.[11]

Evlilikten kaçan insanlar, umumiyetle kendilerini yalnızlık, mutsuzluk ve ümitsizlik içine atmış olurlar. Bu da onları içki âlemlerine, uyuşturucu kullanımına ve bağımlı olarak fuhşa sürükler. Şüphesiz bu konuda bir genelleme yapılamaz. Yahya Peygamber evlenmediği halde iffetini korumuş olmakla övülmüştür.[12] Mutlu bir aile yuvasının zina ve livataya engel olacağı muhakkaktır. Yalnız psikolojik yönden bazı homoseksüel tiplerin, normal aile yuvası kuramadıkları karıkoca olamadıkları bilinmektedir. Hekimlerin verdikleri bu bilgileri, Lut aleyhisselamın kavminde de görmekteyiz. Lut kavmi tamamen eşcinsellik hastalığına tutulmuştu. Bu cinsî sapıklığa “livâta” “lûtîlik” denilmesi bu iğrenç sapıklığın ilk defa yaygın şekilde bu toplumda görülmesindendir. Lut kavminde erkekler, cinsî obje olarak kadın yerine hep erkek ararlardı. Lut Peygamber, bu kavmi hem putperestlikten hem de bu cinsî sapıklıktan kurtarmaya çalıştı. Fakat ne mümkün! Onlar, Lut Peygamber’in insan sûretine giren meleklerden ibaret olan özel misafirlerini bile rahatsız etmeye kalktılar. Bunun için Hz. Lut’un; kadınları, kızları nikâhlamaları için işaret etmesi karşısında çılgın lûtîler “Bizim kadınlarla ilgimiz olmadığını ve ne istediğimizi sen bilirsin”[13] diye cevap verdiler ve bir kadınla meşru ilişkiyi reddettiler. Bu yüzden, bu kavim helak olup dünya sahnesinden silindi.

Fuhşun her çeşidi çok çirkindir ve Allah’ın gazabına sebep olan büyük günahlardandır. Bu konu ile ilgili dünyevî ve uhrevî cezalar çok ağırdır. Bu arada, zinayı yalnız evli kişiler arasındaki yasak ilişki olarak görmek de yanlıştır. Bekârların bu türlü ilişkileri de –evlilerden farklı da olsa- cezayı gerektirmektedir. Ancak asıl arzu edilen durum, insanların ahlâken yükselmesi, duygu yönünden incelmesi, yukarıdaki hadiste telkin buyrulduğu tarzda kendi eşi, annesi, kız kardeşi, kızı ve diğer yakınlarına yapılmasını istemediği bir davranışı başkaları için de istememesi; bu saygıya, bu nezakete ve bu edep tavrına ulaşmasıdır. Bu yoldaki hizmetlerin asıl gayesi, fertleri ve toplumu bu manevî olgunluğa ve yüksekliğe ulaştırmak olmalıdır.

AHMET COŞKUN

[1] Bkz. Hans Freyer, Sosyolojiye Giriş, Çev. Nermin Abadan, Ankara 1957.

[2] Nur 32-33. Kölelik ve cariyeliğin tarihi çok eski zamanlara uzanır. İslamiyet, dünyanın önemli bir kısmında yaygın olan ve sayıları yüz binleri aşan câriye ve köleliği benimsememekle beraber onu bir çırpıda kaldırmamıştır. Zaten tek taraflı olarak kaldırılması düşünülemezdi. Çünkü köle ve câriyeler savaş meydanında esir alınan kimselerdir. Bunun başka bir kaynağı yoktur. Dolayısıyla köle ve câriyeliği kaldırmak, savaşa katılanlar arasında bir anlaşma ile olabilirdi. Bu, hemen mümkün olmayınca İslam, kendi sistemi içinde köle ve câriyeliğe özel bir statü getirdi ve onu kademeli bir plan ve metotla kaldırmayı amaçladı. Satın alınan veya savaşta elde edilen köle ve câriyeden faydalanma birtakım esaslara bağlanmıştır. Mevcut köle ve cariyelerin bir taraftan mânevî müeyyide ve mükâfatlar vaadi ile hürriyetlerine kavuşturulması isteniyor, bir taraftan da çalıştırılanlara iyi muamele edilmesi gerektiği bildiriliyordu. Görüldüğü gibi bu ayette, kölelerin evlendirilmeleri de emredilmiştir. Ayrıca köleliği fiilen ortadan kaldıran Peygamberimizin şu emri ile karşılaşıyoruz: “Köle ve câriyelerimiz kardeşlerimizdir. Onlara yediğinizden yediriniz, giydiğinizden giydiriniz, kaldıramayacakları yükü yüklemeyin, yüklerseniz de yardım edin.” el-Buhari, Kitabu’l-İman, Bab, 32.

[3] Rum 21. Geniş bilgi için bkz. Aile ve Kadın, Sayı: 93, s. 16.

[4] el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, II/239

[5] et-Tirmizi, Nikâh,1.

[6] İbn Mace, Nikâh 8. Hadisin diğer varyantları için bkz. El-Aclunî Keşf’ul Hafâ 2/324

[7] Bkz. Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, V/256-257.

[8] Bkz. Yasin 56

[9] Hasan Basri Çantay, On Kere Kırk Hadis, I/101,II/301.

[10] Rasim Adasal, Ruh Hastalıkları ve Cinsel Bozukluklar, Ankara 1954, s. 24.

[11] Bkz. el-Buhari, Libas,83; Gusl,12, 14

[12] Al-i İmran 39.

[13] Hud 79