Kur’an’da ‘arınma amaçlı veriş’in kavramsal alanı; zekât, tezekkî, tezkiye, sadaka, infâk, karż-ı hasen, îtâ, it’âm, fekk-i rakabe, tahrîr-i rakabe, birr, ihsân, îsâr, fidye, keffâret, cizye kelimelerinden oluşur. Ancak, bunlarla zıt kutupta yer alan vermeme, esirgeme, hayrı engelleme, teşvik etmeme, parayı depolama (cem’, kenz), çoğaltma yarışı (tekâsür), cimrilik (buhl), bencillik (şuhh), saçıp savurma (isrâf, tebzîr), gösteriş (riyâ, betar) ve ribâ gibi kavramlar da bu çerçevede dikkate alınmalıdır. Bunların tahlili, müstakil bir çalışmanın kârı olduğu için, bu yazıda ‘arınma amaçlı veriş’in dindeki önemine temas ederek söz konusu verişi; gerekçesi, muharriki, gayesi ve adabı açısından işlemekle yetineceğiz.

‘ARINMA AMAÇLI VERİŞ’İN DİNDEKİ YERİ ve ÖNEMİ

Arınma amaçlı veriş, Kur’ân’da daha ziyade zekât ve türevleri ile ifade edilir. İlgili âyetlere bakıldığında görülür ki; ‘arınma amaçlı veriş’ (زكوة); peygamberlere vahyen emredilen 2 ilkeden biridir (Enbiya 21/73); İsmail Aleyhisselâm’ın ehline emrettiği 2 ilkeden biridir (Meryem 19/55); İsa Aleyhisselâm’ın memur olduğu 2 ilkeden biridir (Meryem 19/31); din mensuplarına emredilen 3 husustan biridir (Beyyine 98/5); Kur’ân kılavuzluğundan yararlanabilecek, ilahî müjdeye mazhar müminlerin 3 temel özelliğinden biridir (Neml 27/2-3); Rabbanî yöneticilerin 3 temel özelliğinden biridir (Nur 24/41, 56); müşriklerin gerçekten imana geldiğini gösteren 3 şarttan biridir (Tevbe 9/5, 11); müslimlerin memur olduğu 3 (cihâd ile birlikte 4) temel ilkeden biridir (Hac 22/78); müminlerin 5 temel özelliğinden biridir (Tevbe 9/71); felâha eren müminlerin 6 temel özelliğinden biridir (Mü’minûn 23/1-11); ‘iyi’lerin 6 özelliğinden biridir (Bakara 2/177).

Peki, dinlerin en temel 2 – 3 ilkesinden biri olacak kadar önemli görülen bu zekât, Fıkıh’taki zekâttan ibaret midir? Şüphesiz hayır. Bu, “kendini arıtıp geliştirme” anlamında bir ‘tezekkî’dir. Tezekkî, özellikle ilk dönem vahiylerinde (Nâzi’ât 79/17-18; ‘Abese 80/3, 7; A’lâ 87/14) dinin temel amacı olarak sunulur. Mekke döneminin ortalarında indirilen وَذَلِكَ جَزَاءُ مَنْ تَزَكَّى ifadesi (Tâhâ 20/76) ile “Hz. Peygamber’in gönderiliş amaçları”ndan birinin tezekkî olduğunu belirten âyetler (Bakara 2/151; Al-i İmran 3/164; Cum’a 62/2-3) de bu kapsamda mütalaa edilebilir. İkinci olarak; Kur’ân -mesânî özelliği doğrultusunda- tezekkîyi zıttı ile birlikte anlatır ki “arıtma x kirletme” (Şems 90/9-10) karşıtlığıyla dile getirilen realite, sonraki vahiylerde مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا vb. kalıplarla (Rum 30/44) ifade edilmiştir (Fussilet 41/46; Câsiye 45/15). وَمَنْ تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ ifadesi (Fâtır 35/18) de bu kalıbın 1. şıkkını, yani مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ kısmını andıran bir kullanıştır. Demek ki, ilk vahiylerde “benliğin tezkiye edilmesi” genel başlığı altında anlatılan durumla sonraki dönemin temel kavramlarından “amel-i salih” (ve ıslâh) arasında birebir ilişki vardır. Bu, ilk vahiylerde sık sık üzerinde durulan tezekkînin, “dinin temel amacı” olduğunu ortaya koyan bir başka bulgudur. Tezekkînin mahiyeti; hangi araçlarla ve nasıl yapılacağına gelince; الَّذِي يُؤْتِي مَالَهُ يَتَزَكَّى âyeti (Leyl 92/18), tezekkînin vererek yapılacağını belirtir, ama bununla sınırlandırmaz. Özetle; insanın Hukuk’a konu olan zahirî amelleri; davranış ve hareketleri, Ahlâk’a konu olan kalbî amellerden; tutum, duygu ve düşüncelerden kaynaklandığı için, tezekkî büyük önem arz etmektedir. Bu işlem yapılırken, hem Allah’la hem de mümin toplumla sürekli irtibatta olmak (ikāme-i salât) gerekir. Yani, Allah katında önemli olan, O’na kalb-i selîm ile ulaşmaktır; dindarlık (salât) çerçevesindeki bütün emir-yasak ve tavsiyeler bunun araçlarıdır.

-Terim olarak- zekât, Kur’ân’da zikredilen sınıflara (masārif) verilmek üzere farz kılınan ve dinî ölçülere göre zengin sayılan kişilerin mallarından belli oranda alınan bir paydır. Bu anlamda zekât Kur’ân’da daha çok es-sadaka (çğl. es-sadakāt) kelimesi ile ve belirlilik takısıyla ifade edilmiş (Bakara 2/264, 271, 276; Tevbe 9/58, 60, 79); zekât verenler de yine aynı kökten; -tefe’ul bâbından- gelen tesaddakanın ism-i fâil formu ile ifade edilmiştir (Ahzap 33/35; Hadid 57/18). Bu bağlamda, Fıkh’ı ilgilendiren konulardan biri de zekât-vergi ilişkisidir. Zekâtın vergi olup olmadığı tartışmalı olmakla birlikte, sözlük anlamı itibarıyla bir ver-gi olduğu aşikârdır. Çünkü Kur’ân’da zekât, birkaç âyet dışında, sürekli “verilen” bir şey olarak tasvir edilmiştir. Vergi kelimesi de “ver” köküne “-gi” takısı eklenerek oluşturulmuş bir kelimedir. Türkçe’de, “-gi” takısı, eklendiği köke fail (örn. burgu) ya da mef’ûl (örn. yaygı, sergi, dergi) anlamı katar ki burada ikincisi söz konusudur. Ancak zekât kelimesindeki dinî/ahlakî boyut, hemen daima gönülsüz ödenen vergilerde bulunmamaktadır. Oysa ödeme gönüllü yapılmadığı takdirde, zekât eylemi tahakkuk etmemekte; arınma işlemi gerçekleşmemektedir. -Nitekim Kur’ân; bir kısım bedevilerin, kamu yararına yaptıkları harcamaları angarya saymalarını eleştirdikten sonra, diğer bedevilerin, bu harcamaları “Yüce Allah’a yaklaşma ve Peygamber’in hayır duasını alma vesilesi” olarak değerlendirdiklerini övgüyle anlatır (Tevbe 9/98-99).-

Kişi, ihtiyaç sahiplerine öz malından hak tanırken, hem bereket ümidi ile hem de benliğini arıtıp geliştirmekte; böylece, dünyada övgü dolu sıfatlara, ahirette ise muazzam mükâfatlara hak kazanmış olmaktadır (el-Isfahanî, el-Müfredât, “زكا” md.).

Bununla birlikte, zekâtın gönüllü ya da gönülsüz mutlaka ödetildiği de bir vakıadır (Hz. Ebu Bekr’in zekât vermeyi reddedenlerle savaştığını hatırlayalım). Bugünkü anlamda bir siyasî-iktisadî örgütlenmenin bulunmadığı ilk İslâm toplumunda, vergiye dünyevî ekonomik boyutuna ek olarak dinî/ilahî/ahlakî bir boyut kazandırılmış; vergi vermede gösterilen her tür sahtecilik ve ihmalkârlık hem devlete karşı işlenmiş hukukî bir suç hem de dinî bir günah sayılarak çifte müeyyide ile kovuşturulmuştur. -Bu çifte müeyyide, aslında Müslümanın bütün fiilleri için söz konusudur (M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 980).-

O halde, zekât vecîbesi düşse bile, arınma eylemi daimîdir. Malvarlığı ne kadar olursa olsun, kişi bir şekilde vererek kendini arıtmalıdır. Yani, malvarlığımızdaki tek “hak” zekât değildir; yanı sıra, sadaka, sadaka-i fıtr vb. kelimelerle ifade edilen ödeme ve “ver-gi”ler de bu kapsamdadır. Bu olgu, Hazret-i Peygamber’in “Bir hurma tanesiyle bile olsa kendinizi ateşten koruyunuz.” (Bkz. Buhari, Zekât 8) tavsiyesinde somutlaşmıştır.

ARINMA AMAÇLI VERİŞİN GEREKÇESİ

Kendini arıtma ve geliştirme amaçlı verme işlemlerinin (zekât, infâk, karż, sadaka) gerekçesi, hemen her toplumda “fakir (muhtaç)” ve “zengin” iki tür insan bulunması realitesidir. Bu, Kur’ân’da da kabul edilmiş ve yüce Allah’ın, dilediklerine geniş geniş akıtırken, dilediklerine ölçe biçe verdiği ve iman sahiplerinin bundan dersler çıkarması gerektiği anlatılmıştır.

Kur’ân’da, verme çerçevesindeki emir ve tavsiyelere karşı geliştirilen ilk itiraz Karun’un itirazıdır. Ona; “-Allah sana ihsanda bulunduğu gibi, sen de (fakir fukaraya) ihsanda bulun” dendiği zaman, “-Bu, bana tamamen kendi bilgi (ve beceri)m sâyesinde verildi!” demişti (Kasas 28/78). Yani, bu malı mülkü ben bizzat kendim kazandım; fakir fukaranın bu sırada bana herhangi bir katkısı olmadı ki!.. O halde, niye vereyim?!

Verme ve doyurma çerçevesindeki emir ve tavsiyelere karşı geliştirilen ikinci itiraz da müşriklerinkidir. Kur’ân; zengin ve nüfuzlu kesimleri toplumun muhtaç tabakasını teşkil eden yetim, miskin ve fakirleri doyurmaya teşvik ettiğinde, müşrikler şöyle bir itiraz geliştirmişlerdir:

“Allah bütün kâinatın Rabb’i olarak bunları kendisi doyuramıyor mu ki bunu bizden istiyor!?” (YaSin 36/47) Yani, müşrikçe de olsa Allah’a iman eden bu insanlar, O’nun böyle bir talepte bulunmasını akla aykırı bulmuşlardır. Yahudiler ise, bu manada biraz daha ileri giderek yüce Allah’ı

-hâşa- pintilikle suçlamışlardır (Maide 5/64). Oysa;

(a) Edinilen malvarlığı, kişinin bizatihî kendi kazandığı bir şey değildir; Allah’ın malıdır. “Mal sahibi, mülk sahibi! Hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan mülk de yalan; var biraz da sen oyalan.” derken, şair bu olguyu gayet güzel anlatmıştır. (b) Allah bu malın tasarruf yetkisini şu an itibariyle size vermiş olabilir; ancak, Allah insanoğluna bahşettiği bütün imkânları birer imtihan vesilesi olarak değerlendirdiği gibi, aslında burada da “Bakalım, şükür mü edecek, yoksa nankörlük mü?” diyerek sizi denemektedir. (c) İnsanlar birbirlerine muhtaç olacaklar ki dünya hayatı yürüyüp gitsin (Bkz. Zuhruf 43/32-33), diye böyle bir farklılık öngörülmüş olmalıdır. Bu ihtiyaç da toplumda zenginlik ve fakirliğin farklı seviyelerinde bulunan çeşitli kesimlerin bulunmasıyla mümkündür. Herkes; birilerine göre zengin iken, diğerlerine göre fakirdir. (d) Allah’ın insanlarla alâkalı işleri, onların işlerinden tamamen uzak ve ayrı değildir. Yani, müşrikler gibi “Allah bunları kendisi doyuramıyor mu ki bunu bizden istiyor!?” derken ya da Yahudiler gibi “Allah pintidir” (Maide 5/64) veya “Allah fakir de biz mi zenginiz [ki finansman (karż-ı hasen) için sürekli bize geliyorsun]!” (Al-i İmran 3/181) derken bu olguyu göz ardı etmemek gerekir. Allah, yaptığı/yapacağı şeyleri genelde bizzat değil, bi’l-vâsıta yapmakta; bir araç kullanmaktadır. Dini bile gâh doğrudan, gâh elçi aracılığıyla vahyetmiştir. Zenginler Allah’ın kulu oldukları gibi, fakirler de Allah’ın kullarıdır. Allah kendi kullarından kendi kulları için bir şey isterken, aslında veren de alan da kendisi olmaktadır. Malın mülkün Allah’a ait olduğu; bütün imkânların insana O’nun tarafından bahşedildiği âyetlerle sabittir; bu sabittir de, Allah’ın “kullarından alıyor” olması pek makul gelmeyebilir. Oysa, bu da bir âyet-i kerimede açıkça belirtilmiştir: “Bunlar bilmezler mi ki kullarının tevbesini kabul ederek bu sadakaları alan Allah’tır?” (Tevbe 9/104) Peki, yarattıklarının hiçbir şeyine muhtaç olmayan Allah bu zekât ve sadakaları ne yapıyor? Şüphesiz, bunları toplayan yetkili-sorumlu kişilere emrederek yine insanların ihtiyaçları için harcatıyor. Yaptığınız her hayır kendinizedir (Bakara 2/272; Tegâbün 64/16). “Kendinize” ifadesi, bizzat sizinle; çoluk-çocuğunuzla ve akraba-yı taallukatınızla sınırlı değildir, toplum fertlerini, devleti de kapsar… Kaldı ki, Hakk’ın rızası halkın rızasından geçmektedir.

ARINMA AMAÇLI VERİŞİN MUHARRİKİ

Bütün zahirî ameller bir kalp ameline dayanır: İnsanlardan sâdır olduğunu gördüğümüz her tür eylem; tutum ve davranışın kökü, kalpteki bir inanış ve düşünüştür. İşte, zekât, sadaka vb. ödemelerde bulunan kişiyi harekete geçiren asıl sâik de kalbindeki ittikā ve tasdîktir. Yani, yüce Allah’a karşı hissettiği saygı; O’nun hışmına uğrama endişesi ve verdiğinin karşılığını O’ndan mutlaka alacağına dair kesin iman… Bu olgu, Leyl Sûresi’nde son derece etkili bir üslûpla dile getirilmiştir. -Yapılan ödeme ile söz konusu iman (tasdik) arasındaki bu sıkı ilişki sayesindedir ki zekât vb. ödemeler Kur’ân’da sadaka lafzıyla ifade edilmiştir.- Böylece, kişi elindeki nimetin yüce Allah tarafından geldiğini bilerek O’na şükretmekte ve minnettarlığını göstermiş olmaktadır.

ARINMA AMAÇLI VERİŞİN GAYESİ

Kur’ân, müminlerin asıl dikkatini, peşin gelecek menfaatlerden ziyade, nihaî menfaate yönlendirir. Tabiî bu, “dünyaya önem verilememesi gerektiği” anlamına gelmemektedir. Burada öncelikli hedef, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır (Bakara 2/272). Verildiğinde, malvarlığında bir azalma oluyorsa da veren kişi, peşin çıkarı bırakıp ahiretteki nihaî menfaati hedeflemektedir. Bu, malının bereketlenmesi vb. şekillerde daha dünyada iken de gerçekleşebilir. Öte yandan, “Allah için yapacağınız her harcama aynı zamanda kendi yararınızadır.” (Bakara 2/272) âyetinde de gösterildiği üzere, Hakk’ın rızası halkın rızasından geçmektedir. Kur’ân’daki sebîlullah (Allah yolu) kavramını biraz da böyle anlamak gerekir; “Allah yolunda” demek, başta insanlık olmak üzere hak ve halk yolunda demektir. Çünkü Allah, hiçbir varlığın hiçbir şeyine muhtaç değildir.

Arınma amaçlı verişler, aynı zamanda ferdî ve toplumsal felâhı sağlayan unsurlardan biridir. Kişi malının zekâtını vererek kendisini arıtıp geliştirmekte; yaptığı ödeme dinî bir mahiyet taşıdığı için “canından koparılan yonga” hiç de canını acıtmamaktadır.

ARINMA AMAÇLI VERİŞİN ÂDABI

Her şeyden önce, gönüllü olarak verilmelidir. Saniyen; Allah’ın huzuruna çıkacağı ve verdiğinin O’nun katında makbul olup olmayacağı endişesiyle son derece dikkatli, hassas ve titiz olmalıdır. Çünkü aslında Allah’a vermektedir.

Verirken, nakit; altın-gümüş olarak değil de aynî olarak hayvan, ziraî mahsûl vb. bir şey verecekse, kalitelisinden vermelidir. Çünkü Allah, onun ne verip vermediğini çok iyi bilmektedir. Tabiî, iş, vermekle de bitmemektedir; sadaka namına verilen hiçbir şey başa kakılmamalıdır. Aksi takdirde, o sadakayı kendi ellerimizle iptal etmiş, bâtıllaştırmış (boşa gidermiş) oluruz. Başa kakacak bir sadaka vermektense, hiç vermeyip usulüne uygun sözler sarfederek göndermek daha iyidir.

Konuyla ilgili bir başka önemli nokta da gösteriş amacıyla verilmemesi gerektiğidir. Kur’ân gösteriş amaçlı verişleri kınar. Ancak bu, insanoğlunun o kadar da kolay kurtulabileceği bir kusur değildir. Nitekim bunun, ilk dönem sûrelerinden Mâ’ûn Sûresi’nde de, son sûrelerden Bakara Sûresi’nde de kınandığını görürüz (Bkz. 2/264-265). Kur’ân’da, sadakaların gizlice yapılması “daha hayırlı” görülmüşse de tamamen gizli verilmesi öngörülmemiştir. Yani, zekât ya da sadakanın açıktan verilmesi değil, gösteriş amacıyla verilmesi eleştirilmektedir. İnsan gizli verdiği halde, daha sonra bunu sürekli gündeme getirerek; afişe/reklam ederek de gösteriş yapabilir.

SONUÇ

Herkes, kendi çıkarını esas alacak bir psikoloji ile donatılmıştır (Nisa 4/128). Kendi çıkarını esas alma psikolojisinden korunanlar iflâh olurlar (Haşr 59/9).

İnsanın kendini arıtıp geliştirmesi ve bu amaçla başkalarına vermesi, bütün dinlerin ortak amacıdır. Arınma amaçlı veriş, bir yönüyle ahlakî, bir yönüyle hukukîdir. İnsanın; gönlünü, başta imansızlık olmak üzere, azgınlık, taşkınlık, kendini büyük ve ihtiyaçsız görme, şımarma, haddi aşma, küstahlık, açgözlülük, bencillik, cimrilik vb. kalp hastalıklarından arıtıp iman, takva, tevazu, ağırbaşlılık, diğergâmlık, yardımseverlik gibi hasletlerle donatması, işin ahlakî boyutunu oluştururken, insanların can-mal-namus-akıl ve din emniyetlerini söz konusu kalp hastalıklarına yakalanmış kişilerin tecavüz ve tasallutundan kurtarmaya yönelik tedbirler de hukukî boyutunu oluşturur.

Aslında, dinin bütün emir-yasak ve tavsiyeleri arınmaya yönelik tedbirlerdir. Ama söz konusu arınış ve gelişim için ‘verme’ kapsamındaki amellerin Kur’ân’da daha öne çıkarıldığı söylenebilir. Başta ilk muhatapları olan Arap toplumu olmak üzere kıyamete kadar bütün insanların yaşayacağı zengin-fakir, ezen-ezilen ya da sömüren-sömürülen realitesi Kur’ân’da göz ardı edilmemiştir. İlk vahiylerinden itibaren, muhtaç durumdaki yetim ve fakirlere yardım edilmesi istenmiş; Medine döneminde de hemen her vesile ile söz konusu farkı kapatmaya yönelik düzenlemeler getirilerek fidye, keffaret vb. hukukî cezalarda malî boyut esas alınmıştır. –Nitekim Kur’ân’a genelde gariban tabaka iman ederken, nüfuzlu ve zengin kesimler inkâr ve reddetmiştir.-

Toplumdaki muhtaçları koruyup kollamak, açlık belâsını gidermek ve insanları yalancı efendilerin tasallutundan kurtarmak, Kur’ân’ın indiriliş gayelerinin başında gelmektedir. Bunların esas alınmadığı bir dindarlık iddiası, en hafif değerlendirme ile eksiktir; bu tip dindarlar Mâ’ûn Sûresi’nde şiddetle kınanmışlardır. Yerküre yaratılırken herkese yetecek kadar azık takdir edilmiştir (Bkz. Fussilet 41/10). Allah’ın rahmet hazineleri yeryüzüne tarafsız yağmakla birlikte, insanların kapasiteleri farklı olduğu için zengin-fakir ayrılığı ortaya çıkmıştır. Din, bunu bir realite olarak kabul ederek tamamen yok edemese de gelir dağılımındaki uçurumu kapatmamızı istemektedir. Dolayısıyla, Müslümanlar olarak, hiç olmazsa açlıktan kaynaklanan ölümlerin sona erdirilmesi uğrunda en az misyonerler kadar aktif olmamız gerekir. Güvenlikten yoksun, karnı aç insanlara din nâmına verilecek en önemli şey, açlıklarını giderip güvenliklerini sağlamaktır. Kur’ân, en çok bu kapsamdaki amellerin kişiyi erdeme (birr) ulaştıracağını belirtmiştir (Bkz. Bakara 2/177).

Murat SÜLÜN