Ana hatları ile Kur’ân-ı Kerim’i tanıtmanın hedeflendiği bu yazıda, Kur’ân’ın tanımı, ana fikri, hedefi, üslubu, muhtevası, kitaplaştırılması ve şekli yapısı üzerinde durulacaktır. Kur’ân’ı anlama usulü ile ilgili sorunlar ciddi boyutlarda olmakla birlikte, bir başka yazının konusudur.

KUR’ÂN’IN TANIMI

Kur’ân-ı Kerim şöyle tanımlanır: Yüce Allah’ın Cebrail vasıtası ile Hz. Peygamber’in kalbine ‘lâfzıyla-manasıyla bir bütün olarak’ indirdiği, tamamı mütevatir olarak nakledilmiş ilahi mesajların yer aldığı taklit edilemez bir şaheser…

Zamanın şartları doğrultusunda tedricen indirilen kanun ve kararname niteliğindeki âyetlerin de yer aldığı Kur’ân-ı Kerim; bütün önemli güncel olayları yorumlaması ile, günümüz filmlerini karşılayan kıssaları ile bir medya işlevi de görmekte idi.

Kur’ân’ın temel vasfının ‘okunan’ olması, Hz. Peygamber’e verilen “Oku!” emrinin icabıdır; yüce Allah okumasını emretmiş, o da 23 sene boyunca çevresindeki ‘harf’siz, ‘lafız’sız ve ‘ses’siz âyetleri okumuştur.

Bir millete gönderilen ilahî mesajın o ümmetin dili ile gönderilmesi kadar normal bir şey olamaz. Yüce Allah’la nüzul devri Arap toplumu arasındaki bir iletişim (dialogue) olan Kur’ân-ı Kerim ile sınırsız hakikatler insanın sınırlı idrak düzeyine sınırlı bir kültürel çerçevede; beşerî dil kalıpları içerisinde, o dilin müsaade ettiği ölçüde (ahruf-i seb’a) indirilmiş; bu esnada, Arap dilinin mecâz, teşbîh, temsîl vb. imkânları sonuna kadar kullanılmıştır. Bir başka deyişle; Kur’ân, evrensel ilahî mesajın (emr) Hz. Muhammed ve çevresinin kültür süzgecinden geçirilerek sadece Arapların değil, onlar vasıtası ile bütün insanlığın idrak seviyesine indirilmiş en mükemmel ve nihaî versiyonudur. 23 yıllık vahiy süreci, evrensel ilkelerin tecelligâhı mesabesindedir. Kur’ân aynı tarihsel zemini paylaştığı insanların problemlerini çözerken, aynı zamanda gelecek nesillerin problemlerini çözecek ilkeleri de getirmiş olmaktadır. Kur’ân’da; idare hukuku gibi zamana göre değişebilecek konularda sadece genel çerçeve belirlenmesine karşılık, evlenme, boşanma, aile, miras gibi insanın biyo-psikolojik yapısını ilgilendiren konularda ayrıntılı hükümler konmuştur. Bu bakımdan, Kur’ân vahiylerinin bu çerçeveye sıkıştırılması doğru değildir.

Kur’ân-ı Kerim toplumsal-ahlakî problemlere yönelik çözümler tasarlayan bir ıslahatçının belli bir sistem ve kurgu dâhilinde kaleme aldığı bir reform projesi değil, vahyedildiği durum ve şartlar aracılığı ile insanlığın sorunlarına çözüm getiren bir vahiyler koleksiyonudur. Parça parça indirilen bu vahiyler, bir yönüyle de ilgili ortamların fotoğrafları mesabesindedir. Peyderpey iniş, aslında vahiy kavramının mahiyetinden kaynaklanan bir realitedir. 6236 âyetin tek seferde değil de 23 yıla dağıtılarak parça parça indirilmiş olması sayesinde; vahiyler yazılarak ya da ezberlenerek daha iyi korunabilmiş; daha iyi hazmedilmiş, pratiğe daha güzel yansıtılabilmiştir.

KUR’ÂN’IN ANA FİKRİ, HEDEFİ, ÜSLUBU

Güvenliğe, barışa, adalet ve mutluluğa susayan insanlık için gür ve berrak bir pınar olan Kur’ân’ın içeriği son derece sağlam, açık ve nettir: Allah katında yegâne din; “Allah’tan başka tanrı yoktur!” diyerek sadece O’na teslimiyet göstermek ve zincirlerini kırarak önce kendini sonra da insanlığı özgürleştirmektir. Bu, sosyal alanda ‘iman’ olarak tezahür eder; can, mal, ırz/namus, akıl ve düşünce/inanç emniyeti… Kur’ân açısından en önemli husus, bu 5 alanda güvenliğin sağlanmasıdır.

Yüce Allah insanı konuşma, anlama ve anlamlandırma melekeleri ile donatarak ona doğruyu eğriden ayıracak bir kabiliyet bahşetmiş; istediğini yapabilme özgürlüğü vermiş ve şu iki yoldan birine girip girmemekte serbest bırakmıştır: Ya bu vb. nimetleri ihsan eden mutlak varlığı tanıyıp O’na hiçbir ‘şey’i denk tutmayacak ya da O’na nankörlük edecektir. Tabiî, her iki tercihin de doğal sonuçları olacaktır; ilk yola girdiği takdirde Cennete, ikinci yola girdiği takdirde Cehenneme ulaşacaktır. Cennete giden yolun ilk kilometre taşı, O’nun bütün nimetlerini ve mutlak otoritesini gönülden kabul etmek, O’ndan başka hiç kimsenin önünde eğilmemek, O’ndan başka hiçbir şeye ‘kul’luk etmemek ve yeryüzünün bir sınav yeri olduğu bilinciyle son derece dikkatli yaşamaktır. Söz konusu dikkat hem ‘Hak’la hem de ‘halk’la ilişkilerde gösterilecek bir hassasiyettir. Kulun ‘Hak’la ilişkilerinin ne kadar yolunda olup olmadığı, ‘halk’la ilişkilerindeki hassasiyete bakılarak değerlendirilir.

Kur’ân, kelimenin genelde anlaşılan anlamıyla bir din kitabı değildir. Kur’ân’ın muhatabı insandır. O, insanı felâha veya helâke götüren hayat tarzlarını anlatır. Kur’ân’ın ana fikri, gerçeği açıklamak ve hak yolu göstermektir. Kur’ân gereksiz ayrıntılar üzerinde durmaz; bir şeyi veya olayı kendi amaç ve hedefine uygun olduğu kadarıyla anlatır ve sözü tekrar tekrar hakka davete getirir. Bu çağrı, bütün konuların çevresinde döndüğü ana fikirdir.

Kur’ân’da inzal dönemi toplumunun aşina olmadığı tamamen orijinal temalar yoktur. Ancak Kur’ân, mevcut kültürel birikimi kullanmakla birlikte, işi bu noktada bırakmamış; yepyeni, sapasağlam, insanî ve hakça bir düzen kurmaya çalışmıştır. Kur’ân, daha önce vahyedilmiş kitapların ilkelerini onaylamakla kalmamış; bu ilkeleri, sağlam (aklî ve hissî) delillerle, son derece anlaşılır bir üslûpla değerlendirip temellendirerek kadim din mensuplarının sapmış oldukları noktaları düzeltmiştir (müheymin). Özellikle Allah ve din algılarında reform yapan Kur’ân’a göre, Allah, hiç kimsenin tekelinde olmadığı gibi, din de tekelleştirilemez. “Varlığını en güzel biçimde Allah’a teslim eden ‘her’kes sağlam kulba yapışmış demektir. (Lokman 31/22) Kimin hak yolda olduğu ‘Yahudi’, ‘Hıristiyan’ vb. etiketlere göre değil, yaptığı hakça işlerle belli olur.

İnsanın gâh aklına gâh hissiyatına seslenen Kur’ân’ın üslûp ve usulü diğer kitaplarınkine benzemez. Kur’ân’ın sürekli üst perdeden (tenzîhçi) ya da sürekli avâma dönük (teşbihçi) bir dil kullanması; sürekli tehditkâr, sürekli ümitvâr konuşması; tamamen ilmî, burhanî, hukukî ya da tamamen şiirsel olması söz konusu değildir. Teorinin pratiğe yansıtılıp ‘daha net ve kalıcı’ (Furkan 25/32) olabilmesi için 23 yıla yayılarak indirilen böyle bir metinde, sürekli aynı üslûbun kullanılması, zaten beliğ ve hikemî olmazdı.

Kur’ân’ın amacı; insana fizik, kimya, tarih, astronomi, tıp vb. bilimleri öğretmek veya bu konularda muhataplarına yeni teoriler vermek değil, insanlığı hak yola iletmek ve doğru yolda gitmesini sağlamak olduğundan, bu bilimlerin sahasına giren konularla bilimsel anlamda ilgilenmez. Onun asıl ilgilendiği; hakkı anlatmak, kafalara gerçeği işlemek, hakla ilgili yanlış anlamaları ortadan kaldırmak, insanları kötü davranışlarının sonuçlarına karşı uyarmak ve tüm insanlığı hak yola iletmektir. Kur’ân; mevcut inanç ve amellerin yanı sıra, metafizik tartışmaları da kritize eder.

Kur’ân’ın bu gibi özelliklerini bilmeyenler, bütün Kur’ân’ın birbirine benzer konulardan oluştuğunu düşünür ve bunu anlamakta zorluk çekerler.

KUR’ÂN’IN ŞEKLİ YAPISI

Kur’ân vahiyleri nasıl kitaplaştırıldı?

Kur’ân’ın vahyedilmesinden kitaplaştırılmasına kadar 40 yıl süren Mushaflaştırma (cem’) faaliyetinin temelinde; Kur’ân vahiylerinin, (i) gökten ‘başı – sonu belli, elle tutulur maddi bir kitap’ olarak indirilmemiş olması, (ii) olay ve olgulara paralel biçimde 23 senede peyderpey indirilmiş olması yatmaktadır.

Hz. Peygamber gelen bütün vahiyleri mutlaka kayıt altına aldırmış; her yılın Ramazan ayında o zamana kadar inzal edilen bütün vahiyleri gözden geçirmiş; yeni gelen âyetleri ilgili âyetlerin önüne/sonuna koydurarak belli bir bütünlük oluşturmuştur. Bu dönemde, sûrelerin iç bütünlüğü %100’e yakın bir oranda sağlanmış bulunuyor; her sûre müstakil bir kitap/kitapçık özelliği arz ediyordu. Ancak Kur’ân vahiyleri bugünkü manada kitap haline getirilmemişti; hatta bir Kur’ân nüshası oluşturma niyeti bile yoktu… Çünkü öncelikle Canlı Kur’ân (s.a.s.) bütün otoritesi ile hayatta idi… İkinci olarak; başı sonu belli bir Kur’ân mefhumu yoktu, âyetler inmeğe devam etmekteydi. Üçüncü olarak; eldeki Kur’ân vahiylerinin bir kısmının, yeni inecek vahiylerle yürürlükten kaldırılması imkân dâhilindeydi. Dördüncü olarak; ne Hz. Ebu Bekr dönemindeki gibi, Kur’ân vahiylerinin zayi olma ihtimali vardı ne de Hz. Osman devrindeki gibi farklı okuyuşlar kavgaya yol açıyordu. Zira Kur’ân vahiylerinin derlenip toplanması fikri Hz. Ömer’den çıkmış olmakla birlikte, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Osman’a nasip olmuş bir uygulamadır. Yalnız, bu iki icraat arasında şöyle bir fark vardır: Hz. Ebu Bekr’in vahiyleri derleme amacı ile Hz. Osman’ın derleme amacı aynı değildir. Suhuf adı verilen ilk derleme, vahiyleri zayi olmaktan kurtarma amacını güderken, vahiylerin ‘mushaf’laştırıldığı ikinci derleme, ümmetin elinde veya ezberinde bulunan hususî nüshaların ortaya çıkardığı kargaşayı bertaraf edecek resmî bir Kur’ân nüshası hazırlamaya yönelikti.

Hz. Ebu Bekr’in derlettiği ‘vahiy kolleksiyonu’ teknik manada bir kitap değil, Suhuf’tur (yazı malzemeleri/sahifeler). Bu sahifelerin resmî hiçbir bağlayıcılığı, yaygınlığı ve istifade edilebilirliği bulunmadığı için, ikinci derlemeyi intaç eden kargaşada da herhangi bir rolleri olmamıştır. Hz. Osman şüphesiz bu sahifeleri göz önünde bulundurmuş, ancak bir başka yazı malzemesine aynen geçirmemiş; bir derleme de o yaptırmıştır (Bkz. el-Makdisî, Ebu Şâme, el-Murşidü’l-Vecîz, İstanbul 1968, s. 65). Kur’ân vahiylerini ‘kitap’laştıran; Kur’ân’a bugünkü şeklini veren, Hz. Osman ve mesai arkadaşlarıdır. Onların ortaya koyduğu metin, aralarında Hz. Ali’nin de bulunduğu Ashab’ın onayı ile resmileşmiştir. Dolayısıyla, Hz. Ebu Bekr’in hazırlattığı sahifelerin Hz. Osman devrinde yakılarak imha edil­mesi, “Asıl Kur’ân yakıldı!” şeklinde lânse edilemez. Asıl Kur’ân Hz. Osman’ın derlettiği Mushaf’tır.

Âyetler, sûreler…

Eşit aralıklarla okunabilsin ya da ezberlenebilsin diye Kur’ân-ı Kerim 20’şer sayfalık 30 parçaya (cüz) ayrılmıştır. Her cüz 10’ar sayfalık 2 hizipten ve 5’er sayfalık 4’er rubûdan oluşmaktadır ki bu, toplam 60 hizip ve 120 rubû demektir. Ancak bu ayrım sun’î olup zaman zaman Kur’ân’ın anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Kur’ân’ın parçalara ayrılmasında asıl önemli olan, sûre esaslı taksimdir.

114 bölümden oluşan Kur’ân-ı Kerim’de 6236 âyet bulunmaktadır. Âyet sayısı ile ilgili farklı rivâyetler, âyet fazlalığı ya da eksikliği anlamına gelmez. Kıraat âlimlerinin bir cümleyi birkaç âyet sayması ile ya da birkaç âyeti tek âyet sayması ile alakalı teknik bir husustur.

Sûreler gibi hususi bir adla adlandırılan âyetler vardır ki en ünlüleri Âyete’l-kürsî (Bakara 2/255), Âyetü’n-nûr (Nur 24/35); Kılıç âyeti (Tevbe 9/5), Su âyeti (Enbiya 17/34) ve Hicâb âyetidir (Ahzâb 33/59).

Âyetler ‘cümle’ye benzemekte ise de tamamen öyle değildir. Nitekim âyet kelimesi cümle değil, gösterge, belge ve mucize gibi anlamlara gelmektedir. Yerine göre, birkaç âyet tek bir cümle oluştururken, yerine göre, bir âyette çok sayıda cümle olabilmektedir. Yine, tek harflik âyetlerin (Sad 38/1, Kaf 50/1, Kalem 68/1) yanında, yarım sayfalık -hatta bir sayfalık (Bakara 2/283)- âyet/ler de vardır.

Kur’ân âyetleri tabiattaki sözsüz, harfsiz, sessiz ilahî belgelerin söz kalıpları içerisinde vahyedilmiş şekilleridir. Dış dünyada, ilk anda dikkat çekmeyen birtakım ilginç olgular Kur’ân’da ilahî birer âyet/gösterge/belge olarak sunulmuştur.

Sûreler de âyetler gibi farklı uzunluktadır. 108.Kevser ve 112.İhlâs sûreleri sadece üç kısa âyetten oluşurken, 286 âyetlik 2.Bakara Sûresi yaklaşık 50 sayfadır. Bu sûre tek başına Kur’ân’ın 1/12’sini oluşturur.

Bazı âyetler bir kelime hatta bir harften oluşur (Sâd 38/1; Kāf 50/1; Kalem 68/1). Bu sebeple bazı sûreler âyet sayısı fazla olmasına rağmen (Örn. 227 âyetlik Şuarâ Sûresi), âyet sayısı az olan diğer sûrelerden daha kısadır.

Sûre isimleri sonradan konulmuştur; Peygambere vahyedilmiş değildir. Nitekim bazı sûrelerin birden fazla ismi vardır (Örn. 9.Tevbe/Berâe, 17.İsra/Benî İsrail, 35.Fâtır/Melâike, 40.Gâfir/Mü’min, 76.İnsan/Dehr). Bu alanda, 1.Fatiha Sûresi 20’ye yakın ismiyle müstesna bir yere sahiptir. Sûreler genellikle muhtevalarından hareketle değil, içindeki ilginç bir kelime, olgu veya harften hareketle adlandırılmıştır. Dolayısıyla, 12.Yusuf Sûresi hariç, bu isimlerden hemen hiçbiri o sûrenin içeriğini doğrudan yansıtmaz.

Kur’ân sûrelerine verilen isimler şöyle gruplandırılabilir: Allah’ın güzel isimleri, Hz. Muhammed’in hâlleri, Kur’ân adları, melek grupları, peygamberler, yüksek şahsiyetler, kıyamet hâlleri, temel kavramlar, bazı fiiller, harfler, varlık cinsleri, gökcisimleri, tabiat olayları, vakitler, bölgeler, milletler, inanç grupları, ahlakî hâller, Peygamber çağdaşı kadınlar, savaş hâlleri, hayvan cinsleri, yiyecekler, madenler.

Sûreler gibi sûre grupları da çeşitli isimlerle anılmıştır: 2.Bakara ve 3.Âl-i İmrân sûrelerine bir bütün olarak Zehrâveyn; 2-7. ve 10. sûreler (Bakara, Âl-i ‘İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Yûnus) Seb-’i Tuvel; yaklaşık 100 âyeti bulunan sûreler Miîn; HâMîm harfleriyle başlayan 40-46. sûreler Havâmîm ya da Âl-i HâMîm; 49-114. sûreler de Mufassal olarak adlandırılmıştır. Mufassal sûreler de kendi aralarında tıvâl-i mufassal (49-85. sûreler), evsât-ı mufassal (85-97. sûreler) ve kısār-ı mufassal (97–114. sûreler) olarak gruplandırılır.

9.Tevbe Sûresi hariç, bütün sûrelerin başında besmele vardır. Bu besmeleler bir sûrenin bitip diğerinin başladığının anlaşılması için konulmuştur. Ancak Şafiîlere göre bunların tamamı o sûrenin birer parçasıdır (diğer 3 mezhep sûre başlarındaki besmeleleri âyet saymaz). 9.Tevbe Sûresi’nin besmele ile başlamamasının sebebi ise bu sûrenin, bir önceki sûrenin (8.Enfal) devamı gibi düşünülmesidir.

Sûre sıralaması

Sûrelerin iç bütünlüğü yani âyet sıralaması, Peygamber uygulamasına dayanmakla (tevkîfî) birlikte, sûrelerin sıralanışının büyük ölçüde Ashâb-ı Kiram’ın icraatıdır (içtihadî). Hz. Osman’ın Kur’ân vahiylerine son şeklini verişinden önce hazırlanmış olan hiçbir şahsî mushafın tertip açısından birbirini tutmaması, sûre tertibinin tevk­îfî olmadığını gösterir.

Kur’ân vahyinin; Alâk 96/1-5, 74.Müddessir, 73.Müzzemmil, 68.Kalem sûreleri ile başlayıp –âyet bazında- Bakara 2/281’le; sûre bazında ise 9.Tevbe ve 110.Nasr sûreleri ile sona erdiği konusunda görüş birliği vardır. Ancak bütün âyet ve sûrelerin ne zaman indirildiği ve tertiplerinin nasıl yapıldığı konusunda farklı görüşler mevcuttur; nitekim âyet ve sûrelerin kronolojik esasa göre yapılan sıralamaları birbirini tutmamaktadır.

Elimizdeki Mushafa esas teşkil eden Hz. Osman Mushaflarında, sûreler nüzul sırasına göre (kronolojik) değil, uzunluk ve kısalıkları esas alınarak sıralanmış gözükmektedir. Kısa Mekkî sûreler Kur’ân’ın sonuna, uzun Medenî sûreler ise Kur’ân’ın başına yerleştirilmiştir. Ancak bu, dakik değil, genel görünüşe göre verilmiş bir yargıdır. Kur’ân sûreleri arasındaki sıralama, türü kendisiyle sınırlı bir uygulamadır.

Kur’ân sûrelerinin şu anki sıralanışının altında ilahî bir hikmet ve mantıkî bir tutarlılık aranagelmiştir. Gerçekten de sûreler önündeki ya da ardındaki sûrelerle çeşitli açılardan ilişkilendirilebilmekte; sûrenin sonlarında yer alan bir konu bir sonraki sûrenin başlarındaki konuyla ilgili olabilmektedir (Örn. 1.Fâtiha Sûresi’nin 5. âyetinde istenen hidâyetin 2.Bakara Sûresi’nin ilk âyetinde gösterilmesi). Ancak sûre sıralaması şu ankinden farklı yapılacak olsa, yine çeşitli uygunluklar (münasebetler) kurulmakta gecikilmeyecekti(r). O halde, bu hususu bir mucize imiş gibi sunmamak gerekir; sûre sıralamaları içtihadîdir.

 KUR’AN NE DEĞİLDİR?

Kur’ân’da ‘her’ şey var mıdır?

Fıkhın temel kaynağı olan Kur’ân’ın her şeyin hükmünü içerip içermediği mes’elesi işlenirken, “Kur’ân’ın ‘her’ şeyi açıklayıcı olarak indirildiği” (Nahl 16/89) âyeti, genelde, olduğu gibi alınarak “yaş-kuru ne varsa içeren kitâb-ı mübîn” terkibi Kur’ân olarak anlaşılmıştır. Bu terkibin Kur’ân olarak tefsiri o kadar yaygınlaşmıştır ki Kur’ân-ı Kerim’de her şeyin bulunabileceği zannedilmiş; hatta “devemi kaybetsem onu bile Kur’ân’da bulurum” gibi abartılı (te’vîli gerekli) söylemler geliştirilmiştir. Bu kapı bir kez açıldıktan sonra, Kur’ân’ın artık bütün bilimlerin kaynağı olduğu, hatta “kâinatın yaratılış plânı olduğu”na ilişkin yazılar yazılmış; “Kur’ân’ın, -Tanrı-İsa ilişkisinde iddia edildiği gibi Tanrı’nın inkarnasyonu (insan şekline bürünmesi) değil- inlibrasyonu (metin haline bürünmesi)” olduğu iddia edilmiştir (Hofmann, Murad W., Kur’an, İstanbul 2005).

Kur’an’ı bunca yüceltmenin sebeplerinden biri, ‘Kur’ân-ı Kerim’in, inzal devri Arap kavmi için ifade ettiği müthiş anlam’dır: Arapların genelde okuması yazması yoktu; iman nedir, kitap nedir bilmezlerdi. İşte ‘kitap’ namına sadece Kur’ân’ı gören böyle bir topluma, 114 sûreli, 6236 âyetli Kur’ân-ı Kerim dev bir külliyat gibi görünmüş olmalıdır. Ama okur-yazar kesimin bir terkibi yanlış yorumlayarak işi abartması halkta çok daha büyük mâkes bulmakta gecikmemiştir. Oysa gerek bu âyetin içeriğinden, gerekse 27.Neml Sûresi’nin 75. ve 35.Fâtır Sûresi’nin 11. âyetindeki ifadelerden kitâb-ı mübîn ve imâm-ı mübîn terkiplerinin Levh-i Mahfûz’u kasdettiği anlaşılıyor.

Kaldı ki ünlü Muâz hadisinde, Hz. Peygamber’in “-Peki Kur’ân’da da bulamazsan?” şeklindeki sorusu dikkat çekicidir. Yani, daha o çağda bile Kur’ân’ın cevaplamadığı hususlar söz konusudur. Gerçekten de Kur’ân beşeriyetin gelmiş-geçmiş bütün tekâmül safhalarını barındıran, her devrin her sahadaki ihtiyaçlarına cevap veren bir kitaptır. Ancak bu, Kur’ân’da her şeyin öz ve esasının bulunduğu, fakat bu şeylerin ayrıntılarının bulunmadığı şeklinde anlaşılmalıdır.

Gerek Kur’ân-ı Kerim’in gerekse Tevrat’ın her şeye çözüm sunduğunu belirten âyetlerin manası budur: ‘Her şey’ ifadesinin hem Tevrat’ın (A’râf 7/145) hem de Kur’ân’ın (Nahl 16/89) içeriği hakkında kullanılmış olması şunu gösterir ki; Tevrat nasıl her şeyin hükmünü içermiyorsa, -aksi takdirde Kur’ân’ın vahyedilmesine gerek kalmazdı- Kur’ân da içermemektedir. Ama her ikisi de ‘her’ şeye küllî çözümler sunmakta birleşmektedir.

Hâsılı; Kur’ân Allah’ın kelâmı olmakla birlikte, ilahî kelâmı tüketmiş değildir; Allah’ın kelâmı tıpkı yaratması gibi kesintisiz bir özelliktir… O’nun kelimeleri ne yazmakla biter ne de saymakla… Kelimenin ilk anlamıyla; te’vilsiz- “Kur’ân’da her şey vardır” demek, akla, bilime, hatta Peygamberin sünnetine de gerek yoktur, demekle aynı kapıya çıkar. Kur’ân’la ilgili bu tür abartılı yaklaşımlar yüce Allah ile Kur’ân arasındaki ilişkiyi rayına oturtamamaktan ileri gelmektedir.

Kur’ân neye şifadır?

Kur’ân şifadır, ama maddî hastalıklara; psikiyatrik bozukluklara, psikolojik dertlere değil, zihinlere, gönüllere; itikat ve ahlâk problemlerine şifadır. Kur’ân; elbette dertlere derman, sorunlara çözümdür. Ama anlaşılmadan okunarak değil… Onun sunduğu çözümlerden istifade etmek için onu salt okumak yeterli değildir. Buna rağmen, tarih boyunca Kur’ân’ın lâfızlarına özel güçler (hāssalar) isnat edilmiş; Havâssu’l-Kur’ân adlı bir ilim meydana getirilmiştir.

Diğer din mensuplarının kendi kutsal metinlerine atfettikleri özellikler zamanla Kur’ân âyetlerine de atfedilmeye başlanmıştır. Böylece, Kur’ân pasajlarına normal manaları dışında birtakım özellikler (havâss) yüklenmiştir.

Havâssçı anlayışta temel felsefe, Kur’ân-ı Kerim’in görünür yüzünden başka, herkesin bilemeyeceği bir başka veçhesinin daha olduğu kabulüdür. Bu düşüncede, sûrelerin, âyetlerin ve esmâ-i hüsnânın bir “hādim”i olduğuna; âyet ve sûrelerin birtakım hâssa ve sırları olduğuna inanılır. Kur’ân bu şekilde algılanmaya başlanınca, esmâ-i hüsnâ, sûre başlarındaki hurûf-i mukatta’a, besmele, âyete’l-kürsî, nûr âyeti (Nûr 24/35), nazar âyeti (Kalem 68/51-52), 1.Fâtiha, 112.İhlâs, 113-114.Mu’avvizeteyn, huvallāhüllezî (Haşr 59/22-24), âmene’r-rasûlü (Bakara 2/285-86), 36.YâSîn vb. parçaların somut-soyut birtakım ihtiyaçlar için çeşitli kombinezonlar (vefk/tılsım) haline getirilerek okunup yazılmasında da gecikilmemiştir.

Üçüncü şahısları ilgilendiren, insan hakkına taalluk eden uygulamalar bir yana… Ama Tıbbın teşhis koyamadığı ruhsal ve büyüye dayandığına inanılan rahatsızlıklar için, Kur’ân-ı Kerim’in şifa kaynağı olarak görülmesi hiç de anormal değildir. “Gönüllerin Allah’ı yâd etmek suretiyle yatıştığı” bildirilmiştir (Ra’d 13/28).

“Keşke bir Kur’ân (okuyuş)la dağlar yürütülebilse,

veya yer yarılabilse,

yahut ölülerle konuşulabilse idi!.

Aksine!.. Bütün bunları gerçekleştirecek buyruk tamamen Allah’a aittir.” (Ra’d 13/31)

‘Bir cinle konuştuğu’na, hele hele ‘cin çıkarttığı’na dair hiçbir bilgi bulunmayan, “dağlama ve efsun yaptırmamış olanlar”ı, “fal bakmamış ve baktırmamış olanlar”ı hiç hesap vermeksizin doğrudan cennete girecek yetmişbin kişi arasında zikreden (Buharî, Tıbb, 17), leyse li’l-insâni illâ mâ se’â (Necm 53/39) ilkesini düstûr edinerek çalışıp didinen, hastalandığında doktora görünen o denge âbidesi büyük peygamber; okuyup üfleme vb. uygulamaları (rukye) yasaklamamış; -sihir yahut putperestlikle ilgili birtakım formüllerin uygulanmaması şartı ile- bunu bir dereceye kadar kabul etmiştir.  Nitekim bizzat kendisi bir şikâyeti olduğu zaman Muavvizeteyn’i okuyup üflermiş; ağrısı iyice artı(p da kendisi okuyamay)ınca, artık Âişe okumaya başlamış ve -daha bereketli olur ümidiyle- bedenini kendi elleriyle meshetmiş.” (Bkz. Buhārî, Feżâilü’l-Kur’ân 14)

Ruhsal hastalıklarda müziğin, şiirin rahatlatıcı rolü nasıl inkâr edilemiyorsa, Yüce Allah’a dua etmenin ve O’nun kitabından bazı âyet ve sûreleri -anlamadan da olsa- belli bir ahenkle okumanın ya da üzerinde taşımanın rahatlatıcı rolü inkâr edilemez. Ancak şifanın nihaî kaynağı; devası araştırılmalı, maddî bir arızanın maddi bir devaya bağlı olduğu unutulmamalıdır. Bu aslında herkesçe bilinmesine rağmen, modern Tıp uygulamalarında insanın manevî-ruhî cephesinin göz ardı edilmesi, dinî kanaatler, sosyokültürel saikler ve tıbbî tedavinin pahalı olması gibi etkenler insanları bu tür ‘kolaycılık’lara itmektedir.

SONUÇ

Kur’ân okurken, her şeyden önce Kur’ân’ın ne olduğu, niçin gönderildiği ve ne işe yaradığı iyi anlaşılmalıdır. Kur’ân;

-karanlıklardan aydınlığa çıkartan parlak bir nur,

-tehlikelerden kurtaran sağlam bir ip,

-ötelerle irtibatı sağlayan sağlam bir kulp,

-dünya-ahiret mutluluğunu sağlayan ilahî bir rehberdir;

-okunup anlaşılmak, anlaşılıp hayata geçirilmek için indirilmiştir…

Kur’ân-ı Kerim akıl, can, mal, namus ve din güvenliği, sorumluluk bilinci, kalite, çalışma, inceleme-araştırma, adalet, yardımlaşma ve mümin otoriteye itaat: emrin mahiyetini tartışmak yerine fiiliyata geçirme gibi evrensel ilkeleri uygulayan herkesi taşıdığı etikete; sahip olduğu isim ve sıfata bakmadan başarıya götüren bir rehberdir. Kutlu Sahabe neslinin, onun gösterdiği yolu izleyerek müthiş bir silkiniş gerçekleştirmesi ve çağındaki hâkim güçleri benzeri görülmemiş bir sürede dize getirmesi bunun ispatı sayılabilir. O halde, Kur’ân her şeyden önce ilahî bir kılavuz olduğu bilinciyle okunmalıdır. Bunun için de insanlar meallerden soğutulmamalı, aksine meallerle daha sıcak bir ilişki kurmaya yönlendirilmelidir.

Toplum; Kur’ân-ı Kerim’in, “salt okunarak sonuç alınan (!) bir tılsımlı sözler ansiklopedisi” olmayıp dünya-ahiret rehberi olduğunu kavramalıdır. Böyle bir metni “okuma”da da anlayıp uygulamak esastır.

Kur’ân anlaşılarak okunduğu zaman şüphesiz sorunlar yaşanabilecektir. İnsanlar Kur’ân’a atfettikleri olağanüstü özellikleri okudukları meallerde bulamayınca hayal kırıklığı yaşayabilir, okuduğu metni yadsıyabilir, hatta reddedebilir; ama böylece, ilk muhataplar açısından tecelli eden “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr!” sırrı (Kehf 18/29) sonraki muhataplar için de tecelli etmiş ve imanlar taklitten tahkike yükselmiş olacak; insanlar neye niçin inandıklarını bilerek inanacak; inkâr ediyorlarsa da, niçin inkâr ettiklerini bileceklerdir. Bu sorunları asgarîye indirecek yeni Kur’ân okuma metodları geliştirilebilir. Kur’ân anlaşılarak okunurken, Kur’ân’ın, “düzenlenmemiş, yani beşer eli değmemiş” ilahî bir vahiy olduğu, parça sorunlara parça çözümler sunduğu göz ardı edilmemelidir.

“Kur’ân-ı Kerim’i ne kadar ‘anlaşılmaz’ gösterirsek, onu milletin gözünde o kadar büyütmüş oluruz” mantığı bırakılmalıdır. Kur’ân son derece anlaşılır bir mesajdır ve sorun, anlaşılmasında değil, uygulanmasında düğümlenmektedir.

MURAT SÜLÜN