Arap edebiyatında en çok göze çarpan eser, Müslümanların, yedinci yüzyılda Arap çölünde Allah’ın Hz. Muhammed’e gönderdiğine inandıkları ve başka bir dünyanın / âhiretin var olduğunu belirten Kur’an’dır. Bu görüş, Yahudilerin Tevratı’ndaki veya Hıristiyanların İncilleri’ndeki tıpkısının aynısıdır. Müslümanlar, Kur’an’ı, İslâm öncesi Arap hikâyecilerinin anlattıkları seci’lerle kıyaslayarak, Kur’an’ın sahip olduğu kafiye ve ritim itibariyle taşıdığı edebîliğin eşsizliğine inanırlar. İlk dönem sûre ve bölümlerinde Kur’an, genel dini kavram ve düşünceleri tutkuyla ve güzel bir şekilde açıklar ki bu bile başlı başına  orijinal Arapça metinler arasında takdir edilmesi gereken bir gerçektir. Kur’an’ın, Arap Edebiyatı’nın en büyük eseri olduğunu görüyoruz.[1]

“Kur’an” kelimesi bizatihi “okuma”, “söz söyleme”, “hitab etme” anlamlarına gelmektedir. Güçlü, canlı bir ses olan bu kitap, daha çok yüksek  sesle okununca daha güçlü çağrışım ve anlamlar ifade eder ve gerçek kıymetini anlayabilmek için Arapça metninden dinlemek mecburiyeti vardır. Onun ahenk ve kafiyesinde, belâgat ve açıklığında mevcut kuvvet ve etkiden, herhangi bir dile tercümesinin yapılması halinde, estetik anlamda çok fazla bir değeri kalmaz. İslâm’ın temeli olması ve ruhi-ahlaki meselelerdeki nihai otoritesi olması sebebiyle onun icra ettiği dini etki, gerçeğin sadece bir yönüdür. Müslümanlar tarafından ilahiyat, hukuk ve ilim, aynı ve bir olan şeyin çeşitli görünüşleri olarak mülahaza olunduğundan bağımsız bir talim ve terbiye elde etmede Kur’ân-ı Kerim, ilmî el kitabı, yani ders kitabı olarak kabul olunur. Ancak onun sayesindedir ki Roman dillerinde olduğunun aksine, Arapça konuşan milletlerin çeşitli diyalektlerinin birbirinden ayrı ve farklı diller haline gelemedikleri gerçeğini anlayacak olursak, onun edebiyat alanındaki nüfuz ve etkisini daha iyi takdir edebiliriz. Gerçekten de bugün bir Iraklı, Faslının konuşmasını tam olarak anlamada güçlük çekse bile, onun yazdığı bir Arapça metni anlamakta hiçbir zorluk duymaz; çünkü Suriye Yarımadası, Mısır’da olduğu gibi, gerek Irak ve gerekse  Fas ülkelerinde de Kur’ân-ı Kerim’in örneklik ettiği klasik dil (fasih Arapça), pek sıkı bir şekilde titizlikle öğretilip kullanılır. Hz. Muhammed’in sağlığında birinci sınıf bir nesir kitap mevcut değildi. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim, en eski ve o devirden itibaren örnekliği kabul edilmiş en güçlü nesir kitabıdır. Onun dili, vezinli, seci’li ve belâgatlidir, ancak o bir şiir kitabı değildir. Onun seci’li metni (kafiyeli nesir), bugün bile muhafazakâr bütün Arapça yazan ediplerin bilinçle taklit etmeye çalıştığı en mükemmel bir örnek teşkil eder.[2]

Burada sıklıkla tartışma konusu olan Kur’ân-ı Kerim’in şiir karşısında aldığı pozisyon ile ilgilenmek istiyoruz. Bilindiği gibi Kur’ân’ı Kerim’in şiir karşısındaki tavrı genelde negatif olarak bilinmektedir:

Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz! (Hâkka 69/41).

Bir büyü müdür bu, yoksa görmüyor musunuz? (Tûr 52/15).

Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda, kibrini yenemeyip sırt çevirdi de: “Bu (Kur’ân) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.” (Müzzemmil 73/22-25).

Biz ona (Peygamber’e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur’ân’dır (Yâsîn 36/69).

Bu âyetlerden açıkça anlaşılan, Kur’ân’ın şiire karşı olumsuz bir tutum içerisinde olduğudur. Fakat Kur’ân’ın genel olarak şiire yaklaşımı, şiirin şiir olmasından çok, işleviyle ilgilidir. Şu’arâ Sûresi’nin 221-227. âyetlerine bakıldığında, gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Şöyle ki:

Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar. Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar. Onların her vadide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir (Şûrâ 26/221-227).

Burada şairlerin, Hz. Peygamber’e (a) karşı; İbn-i Kuteybe’nin ifadesiyle “Hz. Peygamber’i (a) kötülemeyi yol edinen, söz vadilerinde dönüp dolaşan”[3] cahil, gayesiz, yüzükoyun giden[4] bozuk karakterli[5], şeytan, alçak, müşrik ve bâtıl değerlerle övünüp bâtıl değerlerle yeren kimselerin[6] tavırlarıyla ilgilidir. Çünkü onlar, düşünce ve davranışlarında hiçbir model tanımazlar, her vadide başıboş gezinir dururlar. Her yeni dürtü, bunda gerçek payı var mı yok mu diye düşünmeden kendilerini yeni bir konuda söz söylemeye iter. Onlar heveslerine ve sevk-i tabiilerine uyarlar. Bundan dolayı da onlara, arzularına uyup şaşkına dönmüş, hiçbir hedef ve gayeleri olmayan azgınlar uyarlar. Onlar hayal, duygu ve söz vadilerinden her vadiye dalarlar.[7] Memnun olmadıkları kişinin karakterini lekelemede, kendisini ve atalarını alaya almada utanç duymazlar.[8] Bu yüzden, aynı şairin şiirlerinde hem Allah’a ibadeti, hem ateizmi, hem materyalizmi, hem ruhçuluğu, hem ahlakçılığı, hem ahlaksızlığı, hem fısk ve fücuru, hem takvayı, hem ciddiyeti, hem şakayı, hem övgüyü, hem hicvi yan yana bir arada görmek mümkündür.[9]

Görüldüğü gibi, Kur’ân, şiire karşı olmaktan çok şairin olumsuz karakterine ve şairlerin İslâm mesajına karşı olmalarına karşı çıkmaktadır. Zaten sonraki aynı sûrenin âyetleri, İslâmi değerlere mensup şairlere olumlu bir şekilde atıfta bulunmakla, sorununun şiirle değil de şairlerle olduğunu netleştirmiş olmaktadır. Bu durumu Seyyid Kutub şöyle izah etmektedir: “İslâm eşyanın hakikati ile doğrudan doğruya ilgilenmeyi tavsiye eder. Bunu bırakıp da hayallerle ve boş şeylerle ilgilenmeyi istemez. Meçhul hakikatler, hoşa gitmeyen ve tuttuğu yol ile uyuşmaz bir durumda ise, onu değiştirmeye ve arzu ettiği gayenin tahakkuku uğrunda çaba sarf eder. Bu sebepten İslâm uçup giden vehimlere ve hayallere yer bırakmaz. Bu kabiliyetleri yüksek ideallere ve onu büyük gayesi ile uyuşmaya sevk eder.

Bununla beraber İslâm bizatihi şiir sanatlarına karşı çıkmaz. Nitekim lafzın zahirinden bu mana anlaşılmaktadır. Karşı çıktığı, şiir sanatının takip ettiği yoldur. Ama ne zaman ki şairin ruhu İslâm’ın rayına oturur ve esaslarını terennüm ederek şiir ve nazım meyvelerini verirse; bu dünya hayatında yüksek duyguların yerleşmesi için vaktini harcarsa, hayati meseleleri mevzu edinirse, durum farklı olur. Fakat  şiirin ruhu, İslâm’ın gayesini hedef alan sabit bir yol olduğu takdirde, dünyaya İslâm açısından, İslâm nurundan bakar ve bütün bunları şiir ve nazım kalıplarına dökerse, işte bu gibi durumlarda şiiri reddetmez ve bu şekillere de cephe almaz. Nitekim lafızların zahirinden de bu anlaşılmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim akılları ve kalpleri bu kâinatın harika güzelliklerine ve beşer ruhunun gizli taraflarına sevk etmektedir ki bu da şiir ve sanatının mevzuunu teşkil etmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de kâinatın güzellikleri ve beşer ruhunun derinlikleri öyle gösterilir ki, şiir buna ne nüfuzu ne de berraklığıyla asla erişemez.[10]

Öte yandan, Kur’ân’ın İslâmi şiir ve Müslüman şairlere ilişkin getirdiği ölçülere bakıldığında, şiir ve şairlere bakış açısı genel olarak netleşmiş olacaktır.

Taberi, bu âyetlerin tefsirinde, söz konusu âyetin Hassân b. Sâbit, Abdullah b. Revâha ve Kâ’b b. Mâlik hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Ona göre bu şairler, Peygamber’i (a) vasfettikleri şeyleri geri çevirmişler ve bunun üzerine âyet nazil olmuştur.[11]  İbn Kesîr; bu âyete verilen bu sebeb-i nüzule itiraz ederek, Mekkî olan bu sûre ve âyetlerin, sebeb-i nüzulünün ensardan kimi şairlerle ilgili olamayacağını belirtmektedir.[12]

Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır (Şu’arâ 26/227).

İşte bu özellikte olanlar genel kurala tâbi değillerdir. Bu özelliktekilerin kalbi iman ile dolmuş, onlar hayatlarını da İslâm yolu üzere tanzim etmişlerdir. Ellerinden geldiği kadar güzel, hayırlı işlerin peşinden koşarlar, sadece hayaller ve tasavvurlara oyalanmazlar. Onların, zulme uğradıklarında dört elle sarıldıkları hakkın zaferi için sonuna kadar mücadele etme azimleri vardır.

İslâm’ın gayesine uygun bu şiir şekillerinden başka, İslâmi şiir ve sanatı alanında meydana koyulmuş birçok şekillerini de görmek mümkündür.

Şiirin bir savunma veya saldırı aracı olması gerekmediği gibi İslâm’a davete vasıta olması, onu methetmesi veya İslâmi günleri veya kahramanlarını övmesi şeklinde olması da bir zaruret değildir. Yani şiirin, İslâmi şiir olarak addedilebilmesi için mutlaka bu şartlara uyma mecburiyeti yoktur. Gecenin hafif hafif tüllenmesine ve sabah güneşinin nurlarının yayılmasına bakan bir Müslümanın, Allah’ın bu eserleriyle kendi bilincinde bir bağ kurarak ifadeye çalışması, hakikatte İslâmi bir şiirdir. Güneşin, karanlıkları yutan nurlarını bir an için düşünmek, bununla yaratanı  arasında bir bağ kurmak, İslâm’ın istediği şiiri ortaya koymak demektir.

Sözün kısası; İslâm’ın, hayatın bütününü kapsayan, onunla çeşitli bağlar ve ilişkiler kuran tasavvurları vardır. Herhangi bir şiir bu tasavvurlardan kaynaklanırsa bu, İslâm’ın istediği şiir olduğu anlamına gelir.[13] Bu genel yaklaşıma bağlı olarak yine aynı âyetin tefsirinde Mevdudi, Kur’ân’ın şiir ve şairlere yaklaşımını daha somut ifadelerle saptamaya çalışmaktadır:

Burada şu dört niteliğe sahip şairler, yukarıdaki azar ve eleştiriden istisna edilmektedir:

  1. Allah’a, peygamberlerine, kitaplarına ve Âhiret’e inananlar.
  2. Günlük hayatlarında muttaki, günahtan uzak ve her istediklerini söylemeyecek kadar ahlaki sınırlara bağlı olanlar.
  3. Edebi eserlerinde ve yaşantılarında Allah’ı çok ananlar, hayatlarında takva ve İslâmi şuuru yansıtırken, şiirlerinde şehvet ve ahlaksızlık temalarını işlemeleri ya da şiirleri ciddi hikmet ve İslâmi şuur temalarıyla yüklü iken, kişisel hayatlarının Allah’ı zikirden yoksun bulunması olmaz. Gerçekte bu her iki hal de arzu edilen bir durum değildir. İyi bir şair, kişisel hayatında Allah’ın kendisini gördüğünün farkında olan ve buna göre yaşayan; şairlik hüner ve yeteneğine ise Allah’tan korkan, Allah’a ibadet eden ve Allah’ı hiç hatırından çıkarmayan insanların yaşantılarını yaymak için kullanan kişidir.
  4. Kişisel nedenlerle başkalarını hicvetmeyen, kişisel ırkî ve ulusal önyargılarıyla intikam almaya kalkmayan ve gerçeğin desteklenmesi gerektiğinde edebi yeteneklerini zalim ve hainler karşısında savaş silahları gibi kullananlar. Çünkü zulüm ve haksızlık karşısında baş eğici ve yalvarıcı bir tutum takınmak müminlere yakışmaz.[14]

Fesahat ve belâgatçe i’cazın en yüksek noktasında olan Kur’ân-ı Kerim, “Ben Arapların en fasihiyim; çünkü Kureyş kabilesindenim” diyen Hz. Peygamber’in kabilesi olan Kureyş lehçesi ile indirilmiş olup, birçok yönleriyle taklit edilemez bir kitaptır.[15]

İslâm mantalitesini yaratan kitap olan Kur’ân-ı Kerim, Arap edebiyatında tam bir yenilenmeyi; bir taraftan vezinli mısra yerine ölçülü ifade tekniğini koymak, diğer taraftan da Cahiliye kültürünü vahdaniyet devrine adapte edebilmek için yeni tema ve kavramlarla yepyeni bir düşünce tarzını getirerek tahakkuk ettirmiştir.[16]

Diğer taraftan, bir nazm-ı  ilahi olan Kur’ân-ı Kerim’de, muhatap üzerinde daha etkili olmak ve maksadı ona daha iyi anlatabilmek için bedi’, beyan, me’âni yönünden muhteşem bir belâgat sergilenmektedir. Kur’ân-ı Kerim, insanın akıl ve mantığına seslenirken, onun duygusal yönünü de ihmal etmez. Bunun için o, getirmiş olduğu gerçekleri çok canlı, etkili ve sanatkârane bir üslupla sunmaktadır. İşte kısaca belirtmeye çalıştığımız bu üstünlükleri dolayısıyladır ki Kur’ân-ı Kerim hiçbir zaman taklit edilmemiş ve ona nazire yazılmamıştır. Bizzat Kur’ân bütün insanları, kendisinin benzeri bir sûre meydana getirmeye davet etmiş, fakat bu hususta âciz kalacaklarını da bildirmiştir. Bu meydan okuma, tamamen cevapsız kalmıştır ve bugün de yarın da cevapsız kalmaya mahkûmdur.[17]

Sonuç olarak; Kur’ân-ı Kerim özgünlüğünü sahibinden alan ve sahibi olan Allah Taalâ’nın isimlerinin yansıması bir kerîm kitaptır. Bu özelliğiyle beşere ait herhangi bir eserle karşılaştırılması zaten mümkün değildir. Dolayısıyla oryantalistlerin Kur’ân-ı Kerim’i Arap şiiriyle ayıla bayıla karşılaştırmaları, her şey bir yana ontolojik olarak bile ne mümkündür ne de makuldur. Birebir anlamda böyle bir karşılaştırma haddi aşmaktır.

Beri yandan Kur’ân-ı Kerim; vahye alternatif olma iddiasını taşımayan ve vahyin insanlığa getirdiği değerlere muhalif olmayan şiiri karşısına değil, yanına almıştır. Bunu; gerek Allah Rasulü’nün (a) Hassan bin Sâbit’i dua ederek yanına almasından ve gerekse de Burde Kasidesi’ni onaylaması ve Arap şiiriyle olan diğer olumlu ve destekleyici ilişkilerinden anlayabiliriz.

Kur’ân-ı Kerim’in problem saydığı ve karşıtlığını pek çok yerde net bir şekilde vurguladığı (klasik Arap şiiriyle olan) esas çatışma alanı, toplumsal değerleri oluşturma bağlamındaydı. Oysa vahiy, bunun için iniyordu. Toplumsal değer yargılarını oluşturma hakkını Cahiliyeden alarak kendisi oluşturmak istiyordu. Cahiliye şiiri üzerinden şairler bu iddiadan vazgeçince Allah’ın Rasulü (a), “Şiirin bir kısmı hikmettir” buyurdu.

Anlaşılan o ki; Kur’âni değerlere bağlı kalındığı sürece hangi formda yazılırsa yazılsın, hangi konuyu ele alırsa alsın şiir, Kur’ân’ın da desteğini arkasına alarak kendisini geliştirebilir. Kur’ân-ı Kerim, hayatın bütün alanlarında olduğu gibi doğruyu arama ve anlama çabası içerisinde olan şiirin de her zaman yanındadır.

Mahmut YAVUZ

[1]  Microsoft Encarta 98 Encyclopedia “Arabic Literature” maddesi, CD. 2.

[2]   Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 190-191.

[3]   Tefsiru Ğaribi’l-Kur’ân, s.321.

[4]   el-Müfredât, s.551.

[5]   et-Tefsiru’l-Hadis, Nüzul Sırasına Göre Kur’ân Tefsiri, II/252.

[6]   Zâdu’l-Mesir fi ‘ilmi’t- Tefsir, VI/151.

[6]   Tefhimu’l- Kur’ân, IV/82-83; Kur’an-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, II/673.

[7]   Fi Zilâli’l- Kur’an, XI/98.

[8]   Celâleyn, Şu’arâ Sûresi’nin 224. âyetinin tefsiri.

[9]   Fi Zilâli’l- Kur’ân, XI/98-99.

[10]   Fi Zilâli’l- Kur’ân, XI/98-99.

[11]   et-Tefsîru’l-Hadis, Nüzul Sırasına Göre Kur’ân Tefsiri, II/252.

[12]   Tefsiru’l-Kurâni’l- ‘azim, Şu’arâ Sûresi 227. âyetin tefsiri.

[13]   Fi Zilâl’il-Kur’ân, XI,  99-101.

[14]   Tefhimu’l-Kur’ân, IV, 82-83.

[15]  “Kur’an’ı Kerim’in Nüzul Süreci İçinde Arap İleri Gelenleri ile Edib ve Şairlerinin Ona Karşı   Tavır ve Taktikleri”.

[16]   A.g.e.

[17]   A.g.e.

Kaynakça

Celâleyn Tefsiri, el-Kur’ânu’l-Kerim CD’si, versiyon: 6.1, SAKHR Bilgisayar. D.İ.B. tarafından meallendirilmiştir,  Mısır, 191-1996.

Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, nşr. Mürşid Çantay, İstanbul, 1985.

Hasan İbrahim Hasan, İslâm Tarihi, -Siyasi Dini Kültürel Sosyal-, I-VI, çev. İsmail Yiğit ve diğerleri, İstanbul, 1985.

İbn Cevzi, Ebu’l-Ferec Cemâluddîn ‘Abdu’rrahmân ‘Alî b. Muhammed, Zâdu’l-Mesir fi ‘İlmi’t-Tefsir, I-IX, Beyrut, 1407/1987.

İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’âni’l-‘azim, el-Kur’ânu’l-Kerim CD’si, versiyon: 6.1, SAKHR Bilgisayar. D.İ.B. tarafından meallendirilmiştir.

İbn Kuteybe, Ebu Muhammed ‘Abdullah b. Muslim, Tefsiru Ğaribi’l-Kur’ân, thk. Ahmed Sakr, Beyrut, 1398/1978.

İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-hadis, Nüzul Sırasına Göre Kur’ân Tefsiri, I-VII, çev. Ahmet Çelen ve diğerleri, İstanbul, 1997.

Mevdudi, Ebu’l-A’lâ, Tefhîmu’l Kur’ân, I-VII, çev. Muhammed Han Kayanî ve diğerleri, İstanbul, 1991.

Seyyid Kutup, Fi Zilâl’il-Kur’an, I-XVI, çev. Bekir Karlığa ve diğerleri, İstanbul, tz.

Tülücü, Süleyman, “Kur’ân-ı Kerim’in Nüzul Süreci İçinde Arap İleri Gelenleri ile Edib ve Şairlerinin Ona Karşı Tavır ve Taktikleri”, Tebliğ, Bilgi Vakfı 1. Kur’ân Sempozyumu, Ankara, 1994.