Başka kutsal metinler için sözkonusu olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim için de tarih boyunca zaman zaman literal anlamının ötesinde anlam arayışları söz konusu olmuştur. Ya, bazı kelimelere, ifade ettikleri zahiri anlamın dışında ve çoğu zaman ona aykırı “batınî” anlamlar izafe edilmiş; ya da bazı kelimelerin ihtiva ettikleri harflerin sayısal değerinden bir takım hükümler çıkarılmaya çalışılmıştır. Meselâ “beldetun tayyibetun ve rabbun ğafur/ hoş bir belde ve bağışlayıcı bir Rab!” (Sebe, 34/15) ifadesinden 837 tarihi çıkarılmıştır ki, hicrî takvime göre İstanbul’un fethi tarihidir.

Son yıllarda, bilgisayar sayesinde harflerin sayım dökümü daha da kolaylaştığından, meraklıları kendilerince çeşitli sayımlar yaparak Kur’an-ı Kerim’in harflerinden, kelimelerinden, sûrelerin âyet sayılarından bir takım sonuçlar çıkarmaya çalışmaktadırlar. Hatta, zaman zaman zorlamalarla yakaladıkları tevâfukları[2] Yüce Kitab’ın yeni bir mucizesi olarak takdim etmektedirler.

Bu tür gayretler karşısında İslâm ümmetinde, ana hatlarıyla iki farklı yaklaşım gözlemlenmektedir:

a) Bir kesim, bu tür “yeni mucize”lerden etkilenip heyecanlanmakta ve bu tevafukların mutlaka bizim için işaretler taşıdığını düşünerek bunların detayını öğrenmeyi arzu etmektedir. Bunlara göre, eğer bu tevâfuklar ve işaretler asırlar öncesinde açıklanmış olsaydı, insanlar gülüp geçerlerdi; ancak içinde her şeyin ilmi bulunan Kutsal Kitap, sırlarını parça parça ifşa etmektedir ve henüz ondaki ilimlerin nihayetine ulaşılmamıştır. Kur’an istatistikleri ve ondaki bazı kelimelerin sayısal değerlerinden çıkarılan sonuçlar geleceğe işaret eden şifreler taşımakta ve bu gerçek, Kur’an’ın Allah katından olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır. Bu gibi mucizeler sayesinde müminlerin imanı pekişmekte, inkârcıların ise inkârı artmaktadır.

“Yeni mucize” iddialarını dillendirenlerden bazıları pervasızca “bunu ben söylemiyorum, Kur’an söylüyor” gibi iddialı laflar ederken; bazıları da “isabet ederse bu Kur’an’ın mucizesidir; karavana çıkarsa benim kusurumdur” gibi daha ölçülü ve mütevazı bir söylemi tercih etmektedir.

b) Diğer bir kesim ise “yeni mucize” iddialarını, özellikle ‘19 mucizesi’ ve Reşat Halife’nin peygamberlik iddiasından sonra, daha bir temkinli değerlendirmeyi veya kökten reddetmeyi seçmiştir. Bunlara göre Kur’an-ı Kerim’in mesajı, anlamındadır, harflerini saymakla uğraşıp bunlardan sonuçlara varmaya çalışmak en azından abesle iştigaldir; hatta Kur’an-ı Kerim’in ruhuna ve misyonuna aykırı bir davranış biçimidir. Onun harflerinin sayısından ve dizilişinden hükümler çıkarılacağına dair ne bir âyet ne de bir hadis vardır. Bu yaklaşım tarzı Müslümanlara Kabbalist Yahudilerden intikal etmiştir ve bu anlayışla mücadele edilmesi gerekir; çünkü bid’attir. Kur’an-ı Kerim’in tebliğcisi ve ilk yorumcusu olarak Allah’ın Elçisi böyle bir yöntemi bize miras bırakmamıştır. Sahabe-i Kiram da Kur’an-ı Kerim’i anlama ve yorumlamada böyle bir usule başvurmamışlardır.

Biz de deriz ki:

  1. Kur’an-ı Kerim’in zahirine aykırı bir batını, batınına aykırı bir zahiri yoktur.
  2. Geleceğe dair kehanette bulunmak tehlikelidir; bunu Kur’an’a dayanarak yapmaya kalkışmak iki kez tehlikelidir.
  3. Âyetlerden geçmişe dair işaretler çıkarmaya çalışmak da yararsızdır. İnsan isterse Goethe’nin bir şiirinden ya da Mustafa Kemal’in Nutuk’undan da geçmişe ve hatta geleceğe dair esrarengiz işaretler çıkarabilir.
  4. İnsanın, elindeki metne bir şifreler yumağı olarak bakması sağlıklı bir yaklaşım değildir. Özellikle, o sözün sahibi bunun “apaçık bir kitap” olduğunu belirtiyorsa… Ama bazı şiirler, şarkılar, kutsallık havası verilmiş metinler özel olarak bu amaçla yazılmış olabilirler; o metinlerden o yöntemlerle sonuç çıkarmak mümkündür. Şairlerin tarih düşürdükleri beyitler, İbn Arabi gibi müelliflerin bazı eserleri ve bazı doğu metinleri böyledir. Kur’an-ı Kerim ise böyle değildir. O, insanlara bir mesaj iletmek için gönderilmiştir.
  5. Bazı insanlar Kur’an’dan kendilerince “çok özel” anlamlar çıkardıklarını düşünüyorlarsa ve buna inanıyorlarsa, bu yaklaşımları “çok özel” dairede kalmalı, umuma arz edilmemelidir. Çünkü eğer isabetsiz iseler halkı yanıltmış olurlar; yok isabetli iseler, meselenin künhüne vâkıf olamayanların[3] kolayca inkâr etmesine sebebiyet verirler.
  6. Kur’an-ı Kerim’den, geleceğe dair haberler, işaretler çıkarmak; zaten asırlardan beri mustarip olduğumuz “kadercilik” yaramızın kangren haline gelmesini intaç[4] eder. Müslümanları irrasyonel düşünmeye sevk eder.
  7. Kur’an-ı Kerim’in nasıl anlaşılacağı, özellikle usul-i fıkıh kitaplarının elfâz ve delalet[5] bahislerinde genişçe ele alınmıştır. Ümmetin üzerinde ittifak ettiği hüküm çıkarma usulleri içerisinde esrarengiz yöntemler ve istatistikler yoktur. Aksine, normal dil kuralları çerçevesinde lafız, mana ve maksatlar dikkate alınmıştır.
  8. Kur’an-ı Kerim’de sayısal tevafuklar varsa bile bunlardan ne bir hüküm çıkarılabilir ne de Müslümanlara pratik bir yararı olabilir… Kur’an’daki istatistikleri bilen bir kişi daha muttaki olmaz, daha ahlaklı olmaz, daha güçlü bir imana sahip olmaz. Rasulullah (sav) meşhur bir duasında “yararsız bilgiden Allah’a sığınmış”tır. Bir hadis-i şeriflerinde ise “kendisini ilgilendirmeyen (malayani) şeyleri terk etmesi, kişinin İslâm’ının güzelliğindendir” buyurmuşlardır.

Sonuç olarak Kur’an-ı Kerim’in bir şifresi bulunduğu önyargısı bana sıcak gelmiyor, hele birilerinin çıkıp da bu şifreyi çözdüğünü iddia etmesi, sonra bir başkalarının çıkıp asıl kendisinin çözdüğünü söylemesi ise tamamen itici geliyor. Bunu, sadece dinî değil aynı zamanda sosyo-psikolojik bir sorun olarak görüyorum. Müslümanların kendine güven sorununun bu yaklaşımları beslediğini düşünüyorum. Kur’an-ı Kerim’de şifre olsa ne olur, olmasa ne olur? Şifreyi bulunca, aç yatan komşuma bir tas çorba mı götürdüm? Gece yarısı sıcak yatağımı terk edip iki rekât teheccüd mü kıldım? Allah için bir taş attım da kolum mu yoruldu?

Rahmetli pederimin en çok okuduğu Mehmet Akif beyitlerden biriyle sözü bağlayayım:

“İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkiyle bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”

Dr. Mehmet Birsin

[1] Muttaki: Kulluk bilincine sahip olduğu için Yaratıcı’nın yasaklarından kaçınan ve emirlerini gücü nispetinde yerine getirmeye özen gösteren kimse.
[2] Tevâfuk: Birbirine uygunluk, rastgelme.
[3] Aslını, özünü, hakîkatini bilmeyen, kavrayamayanların.
[4] İntâc: Netîcelenme, husûle gelme, doğurma, meydâna getirme.
[5] Elfâz: Lafızlar, sözler; Delâlet: Yol gösterme, delil ve alâmet olma.