Bu yazıda, ‘Kur’ân eğitiminin temel unsurları’, ‘Kur’ân’da temel eğitim metodu’, ‘Peygamber eğitiminin temel unsurları’, ‘Eğitimci ne kadar eğitimli?’ ve ‘Kur’ân eğitimi denince’ başlıkları çerçevesinde Kur’ân’ın nasıl eğittiği sorusuna cevap aranacak; sonuçta, Kur’ân’ın yetiştirmek istediği insanın belli-başlı özellikleri verilecektir.

  1. KUR’ÂN EĞİTİMİNİN TEMEL UNSURLARI

Öncelikle belirtmek isterim ki, Türkçemizde ‘öğretim’ ta’lîm kelimesi ile karşılanırken, ‘eğitim’ için terbiye lâfzı tercih edilmiştir. Osmanlı Türkçesinde ‘terbiye’ye ek olarak maârif kelimesi görülüyor. Maârif, ma’rifetin çoğulu olup “Maârif Vekâleti / Nezâreti” örneğinde olduğu gibi eğitimöğretimi birlikte ifade eden bir kavram olarak mütalaa ediliyor. Çünkü hedef, salt öğretmek değil aynı zamanda ‘eğ’itmek; irfân kazandırmaktır.

Aşağıdaki 12 madde insanoğlunu eğitip yetkinleştirmek için gönderilen son kutsal kitaptaki eğitimin temel unsurları bağlamında değerlendirilebilir:

  • Kur’ân-ı Kerim, kavramları yerli yerine oturtmakla işe başlar. Kur’ân’ın hiçbir kelimesi kendi icadı değildir. Kur’ân kelimeleri; Arap zihin dünyasına ait kelimelere ek olarak, Ehl-i Kitab’ın temel kavramlarından ibarettir. Kur’ân; Allah, melek, cehennem gibi en temel kavramları bile önünde hazır bulmuştur. Ama o, bunlara farklı, sahih an lamlar yükleyerek onları başka bir dünyaya aktarmıştır (Kur’ân Semantiği’nin iştigal alanı budur). Çünkü önemli olan, dolaşımdaki kelimeye ne mana yüklendiğidir. Bu; -sadece beşerî birer parola, sembol ya da taşıyıcı olan- kelimelerin Kur’ân öncesinde yanlış mânalarla doldurulduğu anlamına gelir ki, yeni bir soluk olan İslâmiyet, bu kelimelerin içini boşaltıp onları temizlemekle işe başlamış olmaktadır. Bu gerçekleştirilmeden mesaj sağlam bir şekilde aktarılamaz. Bunun ne kadar önemli olduğu Konfüçyüs’ün meşhur vecizesinden de bilinmektedir… Meselâ ‘dindar’ (musallî) tanımını değiştiren Kur’ân; -sözgelimi- ‘iyi’liği, cömertliği-cimriliği farklı parametrelerle tanımlamış, sırf Kâbe mütevellîsi olmanın insana değer katmayacağını; insanın sağa-sola; doğuya-batıya dönmekle Allah katında makbul hâle gelemeyeceğini vurgulamıştır.
  • Kur’ân’da, insanoğluna başıboş olmadığı, dünyada ‘hak’ bir gaye için bulunduğu bilinci kazandırılmak istenmekte; yüce Allah’a karşı güven duygusu aşılanmakta; insanı yaratıp yaşatanın O olduğu ve insanı yalnız/askıda/boşlukta bırakmayacağı vurgulanmaktadır.
  • Kur’ân eğitiminin temel hedefi, insanı yüce Allah’a kalb-i selîm ile götürmektir. Bunun için de, insanı selîm fıtratına döndürmeye; fıtratını bozan, kalbini karartan pisliklerden arıtıp ahlâk-ı hamîde ile donatmaya çalışır ki dinin iki büyük esası olan zekât ve salât bu maksada yöneliktir.
  • Kur’ân’da, emir, yasak ve tavsiyeler etkili, hikemî bir dille sunulduğu gibi, tarihî olaylar nezih bir üslûpla anlatılmakta; Müşriklerin ağır itham ve iddiaları bile soğukkanlılıkla ele alınmaktadır.
  • Vahiy çağının son ve parlak halkası Kur’ân’ın Rabbi, hiç kimsenin zorla iman etmeyeceğini bildiği için muhataplarını ikna etme yolunu izlemiş; genellikle tabiatı inceleme (seyr u nazar / istidlâl) bağlamında birtakım kanıtlar sunmuş; inkârcı muhataplarının çeşitli iddiaları karşısında da bilimsel bir eda ile sürekli kanıt istemiştir… ‘Birine güvenip dayanacak olan; eşe-dosta, hısım-akrabaya, kavm ü kabileye değil, sadece Allah’a güvenip dayansın’ diyen Kur’ân’ın sahibi, müminlere özgüven aşıladığı gibi, indirdiği kitaba ve gönderdiği rasûle o kadar güvenir ki, bunların aleyhindeki iddiaları dahi aktarmaktan çekinmez. Bunları görmezden gelmez; teker teker ele alıp cevaplandırır (Örneği: 6. En’âm ve 25. Furkân Sûreleri). İzinden gidilen kimselerin dünyada daha önce yaşamış olmaları onlara bir üstünlük veya haklılık kazandırmaz. Atalar pekâla, kafalarını çalıştırmamış olabilirler; pekâla, yanlış yolda gitmiş olabilirler. ‘Kişi’ler değil, icraat ve ‘eylem’leri esastır…
  • Kur’ân’da; bazı olguların muhataplarca daha iyi anlaşılabilmesi için çeşitli temsiller kullanılmıştır. Sözgelimi Allah’a ortak koşmanın (şirk) anlamsızlığı anlatılırken şöyle buyrulur:

(a) Allah’la birlikte yalvardıklarınız var ya, bunların tamamı bir araya gel[ip güç ve becerilerini birleştir]seler bir tek sinek bile yaratamazlar. Hatta sinek onlardan bir şey kapsa, ondan onu bile kurtaramazlar. Demek ki hem isteyen âciz, hem de istenen [yani put da putperest de]!.. (Hac 22/73-74)

(b) Allah size bir örnek veriyor: ‘Hangimiz iş yaptıracağız’ diye birbiriyle çekişip duran birtakım efendileri bulunan bir adamcağızla yalnız bir tek efendisi olan bir [başka] adam düşünün; hiç, bu ikisinin durumu bir olur mu? [Biri, onca sahipten hangisine hizmet edeceğini bilemezken, öteki kiminle muhatap olacağını bilmektedir.] (Zümer 39/29)

(c) Allah’ın karşısında birilerini dost ve sahip edinenlerin durumu, örümceğin durumuna benzetilebilir; hani [ağ örerek] yuva edinir ya!.. Oysa en çürük ev örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!.. (Ankebut 29/41)

Cennet ve Cehennem Kur’ân’da temsillerle insan idrakine indirildiği gibi, ‘yüceler yücesi’ Allah’ın sıfat ve fiilleri de temsillerle idrakimize inzal edilmiştir. [Dil, birtakım temsillerden; parola ve simgelerden oluşmakta değil midir? İnsan dili, Allah’ı anlatabilir mi; tavsîf edebilirse de tasvîr edebilir mi? O Allah ki, hiçbir şeye benzetilemediği gibi ‘tasavvur’a dahi konu edilemez (sûreti yoktur ki tasavvur edilebilsin).] Şairin ‘bilinmez meşhur’ dediği bu aşkın (müte’âl) varlık insanoğluna tamamen soyut, felsefî, tenzihî bir dille anlatılamayacağı için, -çünkü bu dille anlatılan bir gerçeğin büyük topluluklarca benimsenmesi imkânsız denecek kadar zordur- Kur’ân’da teşbihî/temsilî bir anlatım üslûbu hâkimdir.

  • Sevgi ve korku motifleri Kur’ân’da gayet dengeli, yerli yerinde kullanılmış; yüce Allah bir yandan ‘Gafûr Rahîm’ bir yandan da ‘azabı sert’ bir Rab olarak tanıtılmıştır; Cennetin anlatıldığı yerde Cehenneme, Cehennemin anlatıldığı yerde de Cennete temas edilmiştir. Kur’ân’ın adlarından biri olan ‘mesânî’ kelimesi, Kur’ân temalarının bu ikili yapısına işaret etmektedir. İnsanoğlu; genelde merhametli, sevgi dolu, yumuşak ve nazik bir söylemden anlamakla birlikte, sadece sertlikten anlayan insanların bulunduğu da bir gerçektir. ‘Bütün ideal örnekleri kuşatan Cennet’e yönelik vaatlerin işe yaramadığı kimseler mutlaka çıkmakta, bunlar da korkunç Cehennem azabı ile tehdit edilmektedir. “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdîr / Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir.” mısraları bunu vecîz biçimde ifade eder.
  • Kur’ân’da ödül ve ceza motifleri dengeli olmakla birlikte, -uhrevî ve dünyevî anlamda- ceza da tamamen yadsınmış değildir. Çünkü Kur’ân’ın tanıttığı ‘Allah’, sadece rahmet tanrısı değildir. Hukukî cezalar (had ve tâzirler) ve dünyevî helâkler, Kur’anî eğitimde öngörülen dünyalık cezaları ifade ederken, Cehennem azabı ile insanlara; dünyada cezasız kaldığı düşünülen suç ve günahların eninde sonunda mutlaka cezalandırılacağı fikri kazandırılmaya çalışılır.
  • Kendisini ‘ilim’ ve ‘burhân’ olarak niteleyen Kur’ân; “Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme!” (İsra 17/36), “Allah bu konuda güçlü bir delil indirmiş değildir.” (Yusuf 12/40), “Getirin delilinizi!” (Bakara 2/111), “Getirin belgenizi!”(Sâffât 37/157) vb. ifadelerle sürekli belge ve bilgi ister; zanla hareket etmeyi tenkit ve reddeder (Örneği: Hac 22/3, 8; Ahkâf 46/4). Müşriklerin; “meleklerin Allah’ın kızları” olduğu iddialarına; “Onların nasıl yaratıldığını görmüşler mi!” (Zuhruf 3/19) cevabını vererek ‘gözlem’in önemini vurgular. Ki bunlar Kur’ân’ın indiği çağda bütün haşmetiyle hüküm süren akıl/bilim dışı olağanüstücü zihniyet açısından radikal yaklaşımlardır.

Kur’ân-ı Kerim insanoğlundan, toplumu tarafından kendisine sunulan verileri körü körüne izlemek yerine gerçekleri bizzat inceleyip araştırmasını ister; çünkü her koyun kendi bacağından asılacak, üzerinde yük bulunan hiç kimse başkasının yükünü çekemeyecektir. [Kur’ân vahyinin “Oku” emriyle başladığı bilinmekle birlikte, bunun aynı zamanda Hz. Peygamberin çevresindeki olguları ‘oku’yup anlamlandırmasına yönelik bir emir olduğu pek bilinmez.] İnsanoğlu genelde gerçekleri algılayıp kabul edebilecek bir kapasiteye; temiz bir fıtrat ve akla sahiptir; bu kapasiteyi yanlışa yönelten canlı-cansız etkenlerden sıyrıldıkça hakkı kolayca bulabilir. Kur’ân’da gariban kâfirlerden (müstaz’af) ziyade, küfür önderi niteliğindeki azılı elebaşıların hedef alınmış olmasının sebebi budur. Bu tiplerin ortadan kaldırılmasıyla insanların fevç fevç İslâm’a girdikleri tarihî bir realitedir.

  • Tefsir usulünde; “Sebebin özel oluşu hükmün genel olmasını engellemez” şeklinde bir kural vardır. Kur’ân’da bir kişiden, zümre veya milletten bahsediliyorsa, o bağlamda getirilen tenkitler sadece o kişileri değil tüm muhatapları ilgilendirmektedir. ‘Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit.’ atasözümüzde olduğu gibi… Sözgelimi Ehl-i Kitap ile alâkalı tenkitler, yeri geldiğinde Müslümanlara yönelik okunmalı; Yahudi alimlerinin eleştirildiği âyetlerde günümüz İslâm alimlerinin de eleştirildiği düşünülmelidir (Örneği: Bakara 2/40-48; A’râf 7/176).
  • Kur’ân’ın insan terbiyesinde önemle üzerinde durduğu temel esaslardan biri de ferdî sorumluluktur (Örn. Necm 53/38- 41). Toptancı, genelleştirici, kategorize edici; kendisini, kendi kavm ü kabilesini gözü kapalı tezkiye ederken, ‘öteki’ni yargılayıcı yaklaşımlar Kur’anî değildir. Bununla birlikte, fertler –genelde- çevrelerinin ürünü oldukları için, yaşadıkları toplumun ıslahına çalışmakla mükelleftirler. Çünkü toplumsal felaketler yaş-kuru ayırmaz; kurunun yanında yaş da yanar (Bkz. Enfal 8/25).
  • Son olarak; Kur’ân’da, erkek-dişi, çoluk-çocuk, yaşlı-genç, hür-köle demeden aklı eren herkesin eğitilmesi lüzûmu üzerinde durulur. [Örn. Lokman Hakîm’in oğluna verdiği öğütler; namazın çoluk – çocuğa mutlaka benimsetilmesi ve “Ey insanlar!” hitabı…]
  1. KUR’ÂN’DA TEMEL EĞİTİM METODU

Âlemlerin Rabbi; bütün ‘iş’lerinde teennî ile hareket etmekte; her şeyi tekâmül seyri içinde olgunlaştırmaktadır. Nitekim O; bir şeye ‘ol’ dediğinde olma sürecine girer; oluşmaya başlar… Her kitabın bir uygulama zamanı vardır; Hz. Âdem’e Kur’ân gönderilmeyeceği gibi, Hz. Muhammed’e de Suhuf gönderilmez… İnsanlığın Rabb-i Rahîm’i; onlara en son gönderdiği Kur’ân’daki beşerî düzenlemelerde de muhatapların durumunu gözetmiş; akıl ve alâka durumlarını dikkate almıştır. Bütün emir yasak ve tavsiyelerini bir bütün hâlinde, bir kerede vermemiş, tedricî bir metod izlemiştir: Bilindiği gibi, İslâm dininin temeli Mekkî surelerle atılmış; gövdesi ise Medenî surelerle oluşturulmuştur. ‘Mekkî âyetlerin ağırlıklı olarak imanî ve ahlakî hususları kapsamasına karşılık, Medenî âyetlerin siyasî-hukukî ilişkileri esas aldığı’ genel bir kural olarak benimsenmiş gözükmektedir. Mekkî âyetler ferdî-ahlâkî-enfüsî konulara toplumsal konulardan daha fazla ağırlık verir. Özellikle, ilk inen âyetlerde ahlakî değerlerin inşasına büyük önem verildiği ve imanla ilgili havf, haşyet, ittikâ gibi kavramların iman lâfzından daha çok yer bulduğu göze çarpar. Ancak şunun daima göz önünde tutulması gerekir ki, hukukî-siyasî-iktisadî düzenlemelerle ilgili olarak Medine’de inecek olan emiryasak ve tavsiyelerin temeli Mekkî âyetlerde atılmıştır. İslâm’ın faiz yasağı, miras, sadaka/ zekât gibi iktisadî normları Mekkî âyetlerde temellendirildiği gibi, silahlı cihadın temeli de -müminlere Allah uğrunda hem kendi benlikleri ile hem de ana-baba ve kabiledaşları ile ilişkilerinde karşılaştıkları zor durumlara daima direnmeleri emredilmek suretiyle- Mekkî âyetlerde atılmıştır. Çünkü Mekke ortamında da şer güçlerle mücadele söz konusudur ve bu, maddî-manevî işkencelerine direnmekle ve onların otoritesini reddetmekle gerçekleşmiştir. Ayrıca, Medenî ve geç devir Mekkî âyetlerde sürekli kullanılan amel-i salih kavramıyla, ilk âyetlerde sayılan hareket ve davranışlara bir bütün olarak atıfta bulunulmuş olduğu söylenebilir. Öyle ise, ilk âyetlerin gerek iman ve ferdî ahlâka gerekse toplumsal ahlâk ve yapıya ilişkin hususları -nüve hâlinde de olsa- barındırdığını söylemek abartı sayılmamalıdır. Mekkî dönemin salt bir inanç sahası olarak tavsîf edilmesi, bu yüzden gerçeği yansıtmaz. Şu kadarı var ki, Mekkî Kur’ân bir yandan ahiret düşüncesi, hesap endişesi vb. hususlar üzerinde durup fertlere iman şuuru kazandırarak Medenî Kur’ân’ın emir-yasak ve tavsiyelerine altyapı hazırlamayı, mümin zihinlere bunları kolayca ‘ben’imsetebilmeyi hedeflerken, bir yandan da ahlâkî-iktisâdî konularda tenkit ve teşviklerine devam etmek suretiyle mensuplarını belli bir ilkeler bütünü çerçevesinde örgütleme yoluna gitmiştir. Bunun sonucu olarak -son Medenî dönemdeki kadar tavizsiz bir tevellî – teberrî ölçüsünde değilse de- müminler, yaşadıkları küfür toplumunun ahlakî-imanî değerlerinden yavaş yavaş kopmaya başlamış; böylece akrabalık ve kabile bağlarının, yerlerini iman bağına bıraktığı bir süreç ortaya çıkmıştır. Bu dönem vahiyleri açısından ilgi çekici bir nokta da ittikâ, haşyet, ‘ibadet, tezekkî, ihsân, islâm gibi, salt tasdîk ya da salt amel olmayıp bu ikisini aynı anda ifade eden kavramlar üzerinde önemle durulmuş olmasıdır. Bu, Kur’ân’ın tâ baştan beri kuru bir tasdîki hedeflemediğini, aksine ilâhî vaad ve tehditlere kulak verip maddîmânevî yaşamına çekidüzen veren, Allah’a yönelen, düşünceli tek kelimeyle ilâhî emirlere riâyetkâr (müttakî) bir karakter istediğini açıkça göstermektedir. Nebevî otoritenin iyice sağlamlaştığı ve Kur’ân hâkimiyetinin pekiştiği bir sosyopolitik ortamda inzal edilen son Medenî surelerde ise, iman olgusuna yapılan vurgu devam etmekle birlikte iman salt kalbî bir duyuş olmaktan ziyade dışa yansıması gereken bir duruş olarak kabul edilmeye başlanmıştır. İttikâ vb. kalbî unsurlara yine yer verilmekle birlikte, daha çok salâh, birr, velâ-berâ, muhabbetbuğz, emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ‘ani’l-münker, i’tisâm, imanın bölünmezliği, Peygamber’e itâ’at, güven, teslîmiyet ve bu güven bağlamında infak ve karz-ı hasen kavramları üzerinde durulmuştur. Bu dönem, ayrıca vatandaşların Hz. Peygamber’e güven telkîn etmeyen bütün tutum ve davranışlarının nifâk kapsamında değerlendirildiği ve iman sahiplerinin bile kategorize edildiği bir dönem olarak göze çarpmaktadır (SÜLÜN, İman-Amel İlişkisi).

Kur’ân’da ehem – mühim sıralaması bulunduğu hesaba katılarak makâsıd ve tefarruâtın iyi belirlenip ona göre hareket edilmesi gerekir. Dinin önceliği; insanlar arası ilişkiyi güvenlik (iman) ve özgürlük esasına oturtmaktır. Dinin özü; iman, ahlâk, Hakk’a saygı, ‘halk’a sevgi çerçevesinde doğru-dürüst bir hayattır. Kur’ân’da nelerin ‘emr’edilip nelerin ‘yasak’landığına bakılmalı; Lokman Hakîm’in, “Evlâdım!” diye başlayan öğüdünde neleri ön-plâna çıkardığına dikkat edilmelidir. Bu bakımdan, güvenlikten yoksun karnı aç bir adama yüksek dinî/tasavvufî hakikatleri anlatmamak; ahlâk-itikat temelleri sağlam olmayan insanları dinin öngördüğü hukukî katmanları (muâmelât ve ukûbât) ile karşı karşıya bırakmamak gerekir. Bu, bizzat Kitab’ın tabiriyle evlere -kapısından değil- bacasından girmeye kalkışmaktır ki başarısızlığa mahkûmdur. Önce, iman ve ahlâk temelleri oturtulmalı, Hak ve halk ile sıcak ilişkiler ibadetlerle sağlama alınıp toplumsal dayanışma sağlanmalıdır. Günlük hayata yansıması kendiliğinden gelişecek bir süreçtir. Tek tük arızalarda da piramidin tepesindeki birkaç taş mesabesindeki cezaî müeyyideler işletilir… Böylece, ‘öteki’ne; muazzam Kur’ân piramidinin temellerini ve ana gövdesini oluşturan daha binlerce iman-ahlâk-ibadet âyeti bulunduğu gösterilir. ‘Piramidin, tepedeki en çok göze çarpan birkaç ceza hukuku âyetinden ibaret olduğu’ kanaati verilmemiş olur.

  1. PEYGAMBER EĞİTİMİNİN TEMEL UNSURLARI

Yüce Allah peygamberleri, peygamberler de insanları eğitmektedir. Peygamberin temel görevi, insanoğlunu önce fert, sonra toplum bazında eğitmek (tezkiye); ona güvenli, özgür ve tok yaşayabileceği bir dünya sunmaktır.

Bütün peygamberler gibi Hz. Muhammed de ümmetine modellik/örneklik etmek üzere gönderilmiştir. Eş, baba, hâkim, komutan, devlet başkanı olarak her açıdan ümmetine örneklik edebilecek bir beşerî yapıya sahipti. Bu, Ümmet-i Muhammed’e mensup herkesin; eş, baba, arkadaş, cemaat lideri, bilim adamı, hâkim, komutan, devlet başkanı… Örnek alabilecekleri ideal bir liderleri var, demektir. İnsana ‘insan elçi’ göndermenin hikmeti budur; insanlar kendi dillerini konuşan; kendi kanlarından – canlarından birini daha kolay benimseyebilirler. Müşriklerin, peygamberin melek olması gerektiği yönündeki kuşku ve iddiaları, “Yeryüzünde melekler yaşıyor olsaydı, elbette onlara melek indirirdik” denilerek cevaplanmıştır (Bkz. İsra 17/95).

Hz. Peygamber, insanlara ilettiği söylemleri mutlaka eyleme dönüştürür; getirdiği ilkeleri toplumundan daha ileri seviyede yaşardı. Söylemle eylemin tutarlılık göstermesi peygamber vârisleri olan âlimler (ulemâ) açısından olduğu kadar siyasî liderler (ümerâ) açısından da vazgeçilmez bir prensiptir. Başka türlü başarı mümkün değildir.

İslamiyetin bugün dünyanın en fazla sahiplenilen dini oluşu Hz. Peygamber’in yüce şahsiyetine bağlanabilir. Bir başka deyişle; İslamiyetin başarısını Hz. Muhammed’in Kur’ân’ı tam bir Kur’ân-ı Nâtık edasıyla; gerek ahlâkıyla gerekse yaşayışıyla, hem teorik hem de pratik olarak başarıyla temsil edebilmiş olması ile ilişkilendirebiliriz. ‘Can’sız, salt metin olarak Kur’ân-ı Kerim’in diğer mukaddes kitapların akıbetine uğramamış olması, Hz. Peygamber’in bu metni başarıyla “can”landırması ile ve onu can u gönülden izleyen arkadaşlarının, Peygamber sayesinde adeta ete-kemiğe bürünen bu metni benimseyerek uğrunda her şeylerini feda edebilmeleri ile ilişkilidir. Ancak bu feragat ahlâkı da yine Hz. Peygamberin yüksek şahsiyeti; sevgili kızına karşı bile tavizsiz, aksiyoner bir dava adamı olmasına dayanıyor. Peygamberin bu eşine az rastlanır ihlâsı sayesindedir ki alelâde insanlar bu metne can u gönülden bağlanmış ve onu dünyanın en fazla okunan, ezberlenen, hayata geçirilen kitabı haline getirmişlerdir.

Dolayısıyla, ilahî öğretilerin teoride bırakılmaması, kanlı-canlı elçilerle iletilmesi son derece önemlidir… Amaçlanan gaye, salt metinle gerçekleşmez. Bununla birlikte, canlı Kur’ân Hz. Peygamber’in vefatı ile birlikte zaman zaman yazılı Kur’ân’ın; edilgen, cansız ve zû-vücûh olan bir metnin Peygamberin yetiştirdiği diğer canlı Kur’ân’lara yani, Hz. Peygamberin güzîde dâva arkadaşlarına karşı öne çıkarıldığı görülmüştür. Örneği: Sıffîn savaşında hezîmete uğramasına ramak kalan Muaviye, Hz. Ali ve beraberindeki canlı Kur’ân’lara karşı Mushaf yapraklarını mızrakların ucuna taktırarak Müslümanları güya Allah’ın kitabına çağırmıştır!..

  1. EĞİTİMCİ NE KADAR EĞİTİMLİ?

Bu bakımdan, teori-pratik uyumsuzluğu eğitimcilerin en büyük başarısızlık sebeplerinden biridir. Sözgelimi sigara ya da içki alışkanlığı olan bir eğitimci; bir ana-baba, bu gibi alışkanlıkların kötülüğünü anlattığında muhatapları üzerinde ne kadar etkili olabilir?!

İdeal bir eğitimci insanlara; “Ele verir öğüdü, kendi keser söğüdü!” ya da “Hocanın dediğini yap yaptığını yapma!” dedirtmeyendir; işe kendinden ve yakınlarından başlayandır. Kendi çoluk çocuğu başka vadilerde gezinirken başkalarının çocuğunu eğitmeye kalkışmak, iyi düşünülürse, bir tür nifaktan öte gitmez. Başörtüsü emrini kendi eşine-dostuna uygulamazken başkalarına empoze edip durursanız ve o insanlar eşinizi-dostunuzu telkininizin tersi bir kılık-kıyafet içinde görürlerse, pişkin pişkin; “Ama haspaya da yakışıyor doğrusu!” demek zorunda kalırsınız.

Eğitimin başarılı olabilmesi için, öncelikle bizzat terbiyecinin terbiye edilmiş olması gerekir. Nitekim insanları eğitmekle görevlendirilen ‘rasûl’ler daima sağlam karakterli, anlayışlı, dürüst, güvenilir, onurlu, akıllı, zeki insanlar olmuştur. Bir eğitim gönüllüsü; ahlâklı, şefkatli, sevgi dolu, merhametli, mütevazı, olgun ve önyargısız olmalı; bencil, çıkarcı, haris ve mutaassıp olmamalıdır.

Aile büyüklerinin, din ve bilim adamları ile siyasîlerin terbiyesi bu bağlamda önem kazanmaktadır. Tahsil arttıkça cahillik de artıyorsa, koca koca diplomalara karşılık “nitelikli” suçlarda büyük artış yaşanıyorsa, eğitimde sorun var demektir.

“Akıl yaşta değil, baştadır” gerçeği çoğu insan tarafından anlaşılmaz; kerli-ferli insanların yanlış olduğu besbelli birtakım tutum ve davranışları “vardır bir bildiği” çaresizliğiyle sineye çekilir. Hatta bazen bunlarda keramet aranır. Oysa peygamberlere genelde yaşını başını almış kendilerinde büyüklük vehm eden (müstekbir) Ebucehil gibi tipler karşı çıkmışlardır; çünkü statükoyu onlar temsil etmektedir… Onlar, Hz. Muhammed’i “din”den çıkmakla itham ederler!.. Bu sebeple, işe büyüklerin terbiyesinden başlanmalıdır.

Siyasîlere gelince, onlar da yukarıda Peygamber karakteri bağlamında işaret edilen özellikleri taşımadıkları takdirde, başarısızlığa mahkûmdurlar. Ama onların başarısı da başarısızlığı da kendileri ile sınırlı kalmamakta, ellerinin altındaki insanları etkilemektedir. Sevapları da günahları da katmerli olacağı için, yöneticiler istişareye önem vermeli, etraflarındakilere nazik davranmalı; kamu malı söz konusu olduğunda son derece titiz olmalı; rüşvetten, adam kayırmaktan uzak durmalıdır.

  1. KUR’ÂN EĞİTİMİ DENİNCE…

Kur’ân’ın en büyük mucizelerinden biri terbiye alanında cereyan etmiş; Kur’ân, Hukuktan yoksun, düzenden uzak, serkeş/başıbozuk insan yığınlarından oluşan Arapları tek bir ilke etrafında örgütleyerek onlara insanlığın tanıdığı en büyük medeniyeti kurdurmuştur. Bu başarıda asıl pay Canlı Kur’ân’a (s.a.s.) ait olmakla birlikte, söz konusu başarı, Ashab-ı Kiram’ın Kur’ân’dan yararlanma metodu ile de alâkalıdır. Ashab Kur’ân’ın, “Üzerinde düşünülsün ve sağduyu sahipleri öğüt alabilsin diye” indirildiğini (Sâd 38/29) bilir; “Çok Kur’ân okuyayım da her harfine 10 sevap alayım!” diye düşünmezdi. Onlara göre; bilgi, bilgilenmiş olmak için değil, uygulamak içindi. Onlar Kur’ân’ı adeta yerlerdi. Mevlâna’nın dediği gibi, bir veya yarım batman ekmek yemek hakikaten güç bir iştir. Fakat ağzına alıp çiğneyip çiğneyip atarsan, bu şekilde yüz bin merkep yükü ekmek yiyebilirsin. Okuduğu âyetleri hazmetmeden diğerlerine geçmeyen Ashab-ı Kiram; bırakın Kur’ân’ın tamamını sadece Bakara suresini öğrenenlere dahi ‘büyük adam’ gözüyle bakar ve onları parmakla gösterirdi.

Bilindiği gibi, 1924’ten itibaren Türkiye’de uygulanmaya başlayan ve 1937’de adı da konulan radikal laiklik programı ile dinin devlet üzerindeki etkisi azaltılarak toplumsal bir rol oynaması büyük ölçüde engellendi. Din eğitimi tedrîcen azaltılarak sonunda askıya alındı; feshedilen dinî kurumların bütün mallarına el konuldu. Ancak bu noktada, iğneyi başkalarına batırırken çuvaldızı da kendimize batırmalıyız:

Kur’ân öğretimini yasaklayan siyasîlerin ve Kur’ân’a eleştirel yaklaşan aydınların, oryantalistlerden etkilendikleri ve Kur’ân’ı ya hiç okumadıkları ya da gerektiği gibi bir bütün hâlinde okumadıkları, Hz. Peygamber’i de tanımadıkları için böyle bir tutum geliştirdikleri düşünülür. Her iki suçlamada da doğruluk payı vardır. Peki, milletin elinde arı duru bir Türkçe meal ve tefsirin bulunmadığı bir ortamda, araştıran, sorgulayan cins kafaları, Batılıların Hz. Peygamber’e ve Kur’ân’a ilişkin kâfirane eserlerine mahkûm eden, özellikle Fransızca, Almanca vb. Kur’ân çevirilerini okumaya itenlerin Kur’ân’a yabancılaşmada hiç mi rolleri yoktur? Osmanlının o dine saygılı eğitim sisteminde yetişen onca aydının nasıl bu tür düşünceler geliştirebildiği hâla sorgulanmayacak mı? Bu nasıl bir Kur’ân eğitimidir ki, çocuklar tâ ilköğretimden itibaren, her kademede mutlaka bir Kur’ân dersi görüyorlar ve sonuçta Kur’ân’a yabancılaşabiliyorlar?! Kur’ân eğitimini kısıtlayan kadrolar, bu eğitim sisteminin ürünü değiller miydi? Demek ki Kur’ân eğitimi diye yapılan şey, Arap harfleriyle yazılmış bir metnin mahâric-i hurûf ve tecvîd kurallarına uygun olarak, güzel nağmelerle, -ama- ne dediğini anlamadan tekrar tekrar telâffuz edilmesinden ibaretti!.. (SÜLÜN, Türk Toplumunun Kur’ân Kültürü) 1950’lere kadarki dönemde, medrese bakıyesi taşra uleması ve bazı şeyhlerin millete yaptığı gizli Kur’ân eğitim-öğretimi de gerçek mânada bir Kur’ân tedrîsâtı değildi. Çünkü Kur’ân, mânası anlaşılmadan, âyetleri üzerinde düşünülmeden ve ilahî rehberliğini hayata geçirme kaygısı taşınmadan sadece Kur’ân’ı gelecek nesillere aktarmak maksadıyla gelenekçi bir metodla öğretilmeye çalışılıyordu (Z. Duman).

Kur’ân eğitimi kavramı, insanlara “Kur’ân’ın dışyapısal özelliklerini öğretmek”ten ibaret görülmemeli, bu yazıda dile getirilen eğitim ilkeleri çerçevesinde anlaşılmalıdır.

SONUÇ OLARAK;

Kur’ân eğitimi alan insan;

– Allah bilinci ile dopdolu, bu bilincin hayatına damgasını vurduğu, hesap endişesi taşıyan;

– iman-amel-ahlâk birlikteliğini sağlayabilmiş, zihniyetini ve şahsiyetini eğitmiş;

– Allah’tan başkasından korkmayan, yalnızca O’na güvenen, özgüven sahibi, çalışkan, onurlu, güvenilir, dosdoğru;

– elinin altındakilerin (aile, işçi, memur vs.) hatta insanlığın sorumluluğunu üzerinde hisseden, ‘halife’ bilincine sahip;

– iyiyi benimseyen, yücelten, emreden, kötüyü yasaklayan/reddeden;

– sosyal ilişkilerde ehliyet ve adaleti gözeten; insan haklarına saygılı, ötekini tamamen reddetmeyen;

– her tür bencillikten uzak;

– sorun yaratan değil, çözüm üreten;

– hakka saygılı – halka sevgili;

– esmâ-i hüsnâda geçen kabiliyet ve özellikleri kazanmış kişidir.

Murat Sülün