O, insanlara hayat veren ilahi bir mesajdır. Kur’an tüm hayatımızı kuşatmıştır; öyle ki, göz ve kulaklarımız ondan âyetler görerek ve işiterek dünyaya açılır, onunla tahsile başlar, onunla yaşar, öldüğümüzde miras hukuku için ona başvurulur, onun âyetleriyle kabre defnediliriz. Toprağımız, Kur’an’ın hayat veren nefisleriyle buram buram kokmaktadır. Milletimizin asırlarca hizmet ettiği, uğrunda can verdiği, seferde hazarda yanında bulundurduğu, ordu gemilerinin direklerine sancak ve flama yaptığı, çocuk beşiklerine kadar hayatına işlediği tek değerimiz Kur’an’dır. Kur’an sıkıntı, musibet karşısında en yakın dostumuz ve teselli kaynağımız olmuş, akide, ahlak ve yaşantımızı biçimlendirmiştir.

Kur’an, bizi cepheden cepheye koşturmuş, moral, sebat ve güç olmuş, sadece ibadetlerimizi değil, tüm hayatımızı kuşatmıştır. Geçmişte, mektuplarımız besmeleyle başlar, âyetlerle devam eder ve hamd ile biterdi, ihtilaf halinde hakemdi, önemli konularda ihtilaf edenler ona müracaat ederler, onu şahit tutarlar, doğru ve samimi olacaklarına dair ona el basarlardı. Onlar bununla “Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler.[1] âyeti gereği Allah ile biat etmiş oluyorlardı.[2] Kur’an’ın en kıymetli ve şerefli değer olduğu mesajını verirlerdi, zira daha önemli bir varlık olsaydı ona müracaat eder ona el basarlardı. Geleneğimizde gelin çeyizinin en sağlam ve kıymetli yerine Kur’an konur, onunla yeni evine gider, gençlerimiz de ondan âyetlerle askere uğurlanırlar. Onun kadar hayatımızı kuşatan başka bir değer yoktur. Barışlarda, yeminlerde, nikahlarda hep ona başvurulur. İnsanımız Arapça gördüğü kitaplara Kur’an’dan dolayı hürmet eder, başına kor, gördüğünde ayağa kalkar, anlamını bilemese de okur, yanında taşır, alkollüsü bile ondan haz alır, ölmüşlerine okur ve okutur, cebinde, arabasında, tezgahında iş yerinde bulundurur, okuyamayanlar bile teberrük gayesiyle evlerinde bulundururlar.

Kur’an dirilişimizdir, hayatımızdır; ruhun kalbin diriliş ve hayatıdır. Cehalet, hurafe, nifak ve dünyevileşmeyle ölen kalpler Kur’an’ın hayat veren nefesleriyle dirilir, istibdat, baskı ve despotizm ile yozlaşan toplumlar Kur’an dirilişiyle silkelenir, kendine gelir.

Müslümanlar, her sabah kahvaltısını yaptıkları gibi Kur’an’dan virtlerini alırlar, hem de bunu gönül hoşnutluğu içinde ve dini bir vecibe olarak yaparlar, maddi azık ve ihtiyaçlarını aldıkları gibi, manevi azıklarını da almış olurlar. Balık için su, bülbül için gül ne ise mümin için de Kur’an odur. “Ve işte sana da böylece emrimizden bir ruh vahiy ettirdik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ama Biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimize hidâyet vereceğiz. Ve emin ol sen de (insanları) doğru yola çağırıyorsun. O Allah’ın yoluna ki, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nundur. Uyan, bütün işler döner dolaşır Allah’a varır.”[3] Âyette söz konusu edilen “ruh” hayat veren unsurdur, hayat onunla kaimdir. Kur’an ruh bahşetmektedir. Bu nedenle Allah Teala onu “ruh” olarak nitelemiştir. İnsan kalbiyle yaşar, öldüğünde de kalp fonksiyonu kalmadığı için ölür. Kur’an insanın kalbiyle iletişim sağlar ve onu diriltir. Kur’an ölü bir topluma hayat bahşetti, diriltti.

Kur’an vahiyden nasibi olmayanı ölüye benzetir. “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp hiç çıkmayacak kimse gibi olur mu?[4] âyeti, ölü halde bulunan insanın Kur’an sayesinde dirildiğini vurgulamaktadır. Ashap kuşağı başta olmak üzere, ondan sonra gelen kuşaklar Kur’an mektebinde yetiştiler. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Halid b. Velid, Ebu Hanife,  Selahaddin Eyyubi, Gazali, İbn Rüşd, İbn Teymiye, Abdulkadir Geylani,  İmam Rabbani, Şah Veliyullah Dehlevi, Mehmet Akif ve daha niceleri bu mektepten mezun oldular. Keza, Mısır, Pakistan, Anadolu, Kur’an’la dirildiler, Kur’an’dan almış oldukları ruhla diğer ölü toplum ve insanları da diriltmeye yöneldiler. Ömürlerini şirk içinde geçiren yığınlarca insan,  Kur’an sayesinde muvahhitler oldular, zayıflar onunla güçlendi, zorbalar zayıf düştü. İnsanlar onunla iletişim sağladıktan sonra geçmişlerinden utanır hale geldiler, günahkarlar onu işittikten veya okuduktan sonra kalpleri titredi, günahlarından vazgeçip tövbe ettiler, hürriyet, erdem ve izzet talipleri onun direktifleriyle hareket ettiler, inançlarını takviye etmek isteyenler, onunla imanlarını tahkik seviyesine yükseltiler. Hıristiyan oryantalist Nasri Sehleb bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Kur’an ruhumun bitmeyen kaynağıdır. O kaynaktan kana kana içenin ruhu asla susamaz. Allah’ın kelamı olduğundan onunla iletişim sağlayan biri ruhi yüceliklerle seyahat eder.”[5]Ey iman edenler, size hayat verip canlandıracak yola davet ettiği zaman Allah ile peygamberin davetine icabet edin[6] âyeti bizleri hayat verecek hayata davet etmektedir. O, hayatın her alanında; ferde, topluma hayat bahşetmektedir, takdim ettiği akidesiyle, adabıyla, eğitim yöntemiyle yaşama biçimiyle muamele sistemiyle hep hayat bahşetmektedir. Kur’an’ın davet ettiği hayat; yemek ve içmekle sağlanan geçici hayat değildir, Kur’an böyle bir hayata davet etmiyor. Dünya hayatı homojendir, sahibi zaafa uğrar, hasta düşer, dert ve sıkıntılara yakalanır, zengin olur, fakir düşer, yaşlanır ve sonunda ölür. Kur’an’ın davet ettiği hayat ise, ezelî ve eksiği olmayan hayattır. Hayatımız yok mu dur ki, Kur’an bizi hayata davet ediyor? Elbette hayatımız var, ancak fani, geçici ve sıkıntılarla dolu bir hayatımız var. “Kuşkusuz ki, gerçek olan ahiret hayatıdır.”[7] Kur’an böyle bir hayata davet ediyor. “Böylelikle sana katımızdan bir ruh vahiy ettik.[8] Bu ruh Kur’an’ın sunduğu hayat nizamıdır. Ona sarılan o ruhtan nasibini alır. Gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ezeli ve kamil hayata nail olur.

Gazali’nin de dikkat çektiği gibi, Kur’an hayat bahşeden güneş gibidir. Onun marifet sırlarının kalbe yansıması güneş ışıklarının yeryüzüne yansıması gibidir. Korku, haşyet, hürmet diğer belirtilerin insanın göğsüne akması da güneş sıcağının ışık yoluyla insanın göğsüne, yeryüzüne ve içine nüfuz etmesi gibidir.[9]

Güneşin girmediği yerde hayat olmaz derler. Kur’an’ın girmediği yerde hayat yoktur, karanlıktır, dehşettir, başıboşluktur, orada kimse kimseyi tanımaz. Güneş sayesinde insanlar aydınlanır, ne var ki, sadece gündüzleri aydınlanırlar. Güneş bazen bulutlar arasında kalır, onun ışığıyla insanların bedeni ısınır, ama kalpleri soğuktur, bu nedenle, insanları birbirine kaynaştıramaz. Kur’an’ın bahşettiği hayat ise kalıcıdır, gecesi ve batması yoktur. Kur’anî hayat insanın içini, ruhunu diriltir, aydınlatır, ısıtır, onları birbirine bağlar, birleştirir. Güneş bazen çarpar, Kur’an ise göğüsler, Güneş, gece karanlığını dağıtır. Kur’anî hayat, cehaleti, taassubu, bağnazlığı, küfrü, şirki ve düşmanlığı dağıtır.

Kur’an’la gelen hayat, Müslümanların kalplerini, ruhlarını, gözlerini, evlerini, iş yerlerini,  adliyelerini, meclislerini diriltir. Bir yerde önüne perdeler çekilse, başka yerlerde ışınları hayat vermeye devam eder. Kur’an hayattır, onun hayatı kalıcıdır, çünkü sonsuz hayat sahibi Zat tarafından indirilmiştir.

Kuşkusuz biz sana Kevser’i (hayat bahşeden vahyi) verdik.[10] Kur’an kurumuş katılaşmış kalp ve toprakları hayat veren Kevser’iyle diriltti. O’na Çöl Kitabı diyenler onun Kevser olduğunu anlamamış ve görmemiş kimselerdir. Fakat bu gerçektir ki, Kur’an Çöl Kitabı değil, Kevser kitabıdır; yani bolluk ve bereket ve hayat kitabıdır. Hidâyet bolluğu, ilim bolluğu, insanlık bolluğu hep ondadır. Bu Kevser insanların gönül ve ruhlarında ilelebet coşacaktır. Bu Kevser/hayat, çöllerden güller yetiştirmeye devam etmektedir. Malik b. Dinar şöyle der: “Yağmurun yeryüzüne hayat verdiği gibi, Kur’an da mümin kalbine hayat verir.”[11]  Vahiyle yağmurun kaynağı birdir. İkisi de gökten nazil olur. İkisi de insanlar umutsuz ve çaresiz kalınca nazil olur. Cahiliyet, küfür, şirk, anarşizm her tarafı kaplayınca vahiy can kurtarıcı olarak indi. Yağmur da aynen öyledir, kuraklık, açlık, bulaşıcı hastalıklar baş gösterince iner. Toprak yağmur dışında bir şeyle dirilmez, kalpler de vahiy dışında bir şeyle dirilmez. Taşıma yöntemlerle toprak dirilmez; keza, taşıma ve ithal yöntemlerle kalp dirilmez.“Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar.”[12] Âyette geçen “güzel memleket” mümindir, Kur’an’ı dinlediğinde onu kavrar. Toprak gibi, yağmurla bereketlenir, bitki yetiştirir. Âyetin “Kötü olandan ise faydasız bitkiden başka bir şey çıkmaz”[13] bölümü de inkârcının kalbine dikkat çekmektedir. Onun kalbi yararsız bitki gibidir, Kur’an’ı dinlediği halde, yağmurdan hayat ve yarar almayan çorak toprak gibi ne bitki yetiştirir ne de hayat bulur.[14]

Kur’an, her insanın başucunda bulunması gereken ve hayat bahşeden bir programdır. Müslüman’ın hayat programı olması yanında tüm insanların da hayat programıdır. Çünkü sadece Müslümanlara değil, Müslim-gayrimüslim herkese hitap etmekte ve kendilerine program sunmaktadır. Kur’an, “Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, gönüldekilere bir şifa, müminler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.”[15] Âyette geçen şifa vahiy ve ilimdir. İnsanlar, bedensel hastalıklarla ilgilenen hekimlere muhtaç olmayabilirler. Ancak ruhî hastalıkların tabiplerine her zaman muhtaçtırlar. Balık için su, beden için hava ne ise, kalp ve ruh için de vahiy odur. İnsanın vahye olan ihtiyacı, balığın suya, gözün ışığa, kulağın sese olan ihtiyacı gibidir. Kur’an, İslam ümmetinin gücünü, inancını, hayat biçimini ve izzetini almış olduğu kaynaktır. Asla değişmeyen bir sabite, zaaf kabul etmeyen bir güç, eğilmeyen, bükülmeyen, inmeyen bir sancak, sönmeyen bir meşaledir. Kur’an Müslümanların ruh mektebi, şifa kaynağıdır.

İnsanın kalbini yumuşatmak, alışageldiği inanç ve amelden alıkoymak dağları yürütmekten, kayaları eritmekten daha güç olduğu halde Kur’an kalpleri diriltti, ruhları terbiye etti, onlara hayat verdi. Kur’an’la iletişim sağlayan milyonlar onunla dirildiler. Necâşî, Hıristiyan bir kraldı, taht ve devlet sahibiydi. Hz. Cafer b. Ebu Talib’den Meryem Sûresi’nden birkaç âyet dinledi, göz yaşlarını tutamadı. Müslümanlar araç gereç yönünden Roma ve İran’dan daha güçlü değillerdi ancak inanç ve moral yönünden onlardan daha güçlüydüler. Farklı olarak onların elinde Kur’an vardı. Müslümanlar savaş stratejisini Kur’an’dan alıyorlardı, onun emir ve yasaklarına göre hareket ediyorlardı. Onunla nefislerini tezkiye ediyorlar ve onunla savaş hazırlığı yapıyorlardı. Onun ahlakını ortaya koyuyorlardı. Çağdaş mühtedi, müfessir Yahudi asıllı önceki ismiyle Leopold Vesies; yeni ismiyle Muhammed Esed de diğer bir örnektir. İslâm’la tanışma serüvenini şöyle anlatır:

“1926 yılında Berlin’de bir tramvayda idim. Ressam olan eşim de beraberimde bulunuyordu. Beraberimde olanları hüzün ve stres kaplıyordu. Giysi ve mücevheratlarından varlıklı kesimden oldukları anlaşılıyordu. Beni dehşet kapladı ve eşime; “Bunca hüzün ve sıkıntılar neden?” diye sordum. Eşim benim açıklamamı istedi, tatminkâr cevap veremedim. Kitaplığıma gittim. Masada bir Kur’an bulunuyordu, rast gele açtım. “Çokluk kuruntusu sizleri oyaladı”[16] diye başlayan Tekâsür Sûresi önüme çıktı. Henüz Müslüman olmaya karar vermemiştim. Araştırmaya devam ediyordum. Her şeyi ilmî yöntemlerle çözmeye çalışıyordum. Ancak “Sûre” karşısında donakaldım. Şunu dedim: “Allah’a yemin ederim ki, bu insan sözü ola­maz. On üç asır önce nazil olan bu Sûre, yaşadığımız (cahilliye) hayatın ta kendisini gözler önüne koyuyor. Sûre, asrımızın en önemli problemi olan “ruhi çöküntü”yü ele almaktadır. Sûre, tüm sıkıntıların altında çokluk ve bolluk içinde boğulmanın yattığına dikkat çekiyordu. Hemen dışarı fırladım, Hindistanlı Müslüman bir dostumdan nasıl Müslüman olacağımı sordum ve bana şahadet kelimesini telkin etti.[17]

Kur’an olmasaydı Hz.Ömer’i kim tanıyacaktı? Kur’an’la iletişim kurmadan önce o bir deve çobanıydı. Kur’an’la iletişim kurduktan sonra üç milyon km2lik bir devleti idare eder oldu.[18] Bilal Habeşi copların altında inlemeye, Selman-i Farisi de elden ele dolaşmaya, Halid b. Velid putların karşısında esas duruşta kalmaya devam edecekti. Hz. Hatice’nin vefakarlığı, Hz. Aişe’nin hikmeti, Hz. Sümeyra’nın kahramanlığı, onlardan sonra gelen kuşaktan olmak üzere; Hasan Basri’nin hikmeti, Ebu Hanife’nin dirâyeti, Cüneyd Bağdadi ve Abdulkadir Geylani’nin zühd ve ruhaniyetinin arkasında Kur’an’ın tesiri yatmaktadır. Kur’an, hepsinin ruhlarında, ailelerinde ve toplumlarında büyük inkılap gerçekleştirdi. Fudayl b. İyaz ilk başlarda kötü, haşin ve merhametsiz biriydi. Eşkıyalık yapıyordu. Birine aşık olmuştu. Bir gece zevk ü sefa için sevgilisinin evinin duvarına çıktı. Aniden birinin “O iman edenlere zamanı gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikrine ve inen gerçek aşkına saygı ile coşsun ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçip de kalpleri katılaşmış, çoğu da günaha dalmış bulunanlar gibi olmasınlar?”[19] âyetini okuduğunu işitti. ‘Evet ey Rabbim zamanı geldi’ dedi. Oradan döndü. Kervanın konakladığı bir harabeye sığındı. Kervandan biri ‘gidelim’ dedi, diğerleri ‘sabaha kadar kalalım, zira bölge Fudayl’ın kontrolündedir. Yolumuzu kesebilir’ dediler. Fudayl onları duydu. ‘Güvendesiniz, Fudayl benim, korkmayın’ dedi.[20]  Nakledilir ki, Nasr İbn Ahmed Nişabur’a girince, tacını giydi, halk onu ziyaret ediyordu. Gurura kapıldı. ‘Aranızda bir âyet okuyacak kimse yok mu’ dedi. Biri “Bu gün hükümranlık kimin?[21] âyetini okudu. Emir tahtından aşağı indi, tacını çıkardı, secdeye kapandı. “Allah’ım mülk senindir” dedi.[22]

 “O Allah ki, ümmilerin arasından kendilerinden olan bir elçi göndermiştir ki, ümmilere Allah’ın âyetlerini okuyor, onların zihinlerini temizliyor ve onlara kitabı ve bilgeliği öğretiyor. Bundan önce ümmiler/Araplar apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı.”[23] Âyet, Kur’an’ın nüzulünden önce, Arap toplumunun bulunduğu sapmayı hatırlatılmakta ve Kur’an’ın hayatı nasıl yeniden inşa ettiğine dikkat çekmektedir. Kur’an, 23 yıllık bir zaman biriminde inmiştir. Âyetler inerken bir topluma da hayat bahş ediyordu. İnsanları inanç, ahlak ve ekonomik yönden eğitiyordu. Allah bir defada Kur’an’ı indirebilirdi. Ancak O, Kur’an’la bir toplum inşa etmeyi hedefliyordu. İnsanların, zihin, düşünce ve inançlarını vahiyle inşa etmek istiyordu. Kur’an, insanların hayatını düzenlemeyi hedefledi, kendilerine şeref ve izzet yollarını gösterdi. “Andolsun ki, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şanınız ondadır; hala akıllanmayacak mısınız?”[24] Sık sık kendilerine ‘ey kullarım, ey iman edenler, ey insanlar’ diye hitap etti, hayat verecek konuları işledi. Aliya İzzet Begoviç şöyle der: “Kur’an edebiyat değil, hayattır, dolayısıyla ona bir düşünce tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakmağa başlanır başlanmaz güçlük ortadan kalkar ve yanlış intibalar da değerini kaybeder. Kur’an’ın yegane tefsiri hayat olabilir ve bildiğimiz gibi Hz. Muhammed’in hayatı tam buydu.”[25]

Kur’an hayata müdahale etmek ve ona yön vermek istemektedir. “Bu kitap/Kur’an Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye layık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.[26] Kur’an’ın hayata müdahalesiyle tevhit, irfan ve erdem üzerine kurulan bir medeniyet getirdi. Değerin ırk, bölge ve kanda olmayıp, takvada olduğunu ilan etti. Dünyevileşmenin istilasına uğramış olan insanoğlu kalbini, ruhunu paklayacak formüller sundu. Kur’an eşsiz bir toplum inşa etti. İnsanların özgürlüğü, saygınlığı, haysiyeti ve mülkünün sadece Allah’ın kefalet ve hükmü altında olduğunun bilincinde olan bir toplum inşa etti. Kimsenin zan ile tutuklanmadığı, kimsenin evinin duvarına tırmanılmadığı, kimsenin kimseye tecessüs edemediği, kimsenin kanının heder olmadığı, işlenen suçun misliyle ödettirildiği, her ferdin hukukunun sadece yargıcın iradesine, akrabasının arzusuna, yakının himayesine değil, Allah’ın ahkamına bağlı olduğu bir toplum inşa etti.

Kur’an vahiyle dirilmeyenleri ölüye benzetir. “Yoksa sen onların çoğunun işittiklerini veya kavradıklarını mı sanıyorsun? Onlar sırf hayvan gibi, hatta gidişçe daha sapkındırlar.”[27] Kur’an, hayata müdahalesiyle ruh, inanç ve düşüncede değişim gerçekleştirdi. Kur’an, “Allah kuşkusuz bir toplumun içinde bulunduğu durumu o toplumun bireyleri kendilerini değiştirmedikçe asla değiştirmez[28] âyetiyle değişim tasavvurunun formülünü ortaya koydu. İnsan doğar, büyür, olgunlaşır, yaşlanır ve sonunda ölür. Devletler de kurulur, yükselir, gelişir, yıkılır. İnsanlar önceleri hayvanların sırtında yolculuğa çıkar, nakliyatı gerçekleştirirdi. Günümüzde nakliye araç-gereçleri değiştiyse insan endam olarak değişmedi, insan insandır, cevheri, şekli hep aynı kaldı, sünnetullah gereği kâinat düzeni de değişmedi, güneş, ay, yıldız ve galaksiler aynı kaldı, gece ve gündüz birbirini takip etmeye devam etti. Çağdaş müfessir Müttevllî eş-Şa’râvî şöyle der:

“Kur’an’a göre, tarih, toplum, aile ve bireyin tekemmülü çok düzenli ve ilmi yöntemlerle gerçekleşir. Bu yöntemler görmezlikten gelinmez. Kur’an feri değişimin insanın içinin değişmesine bağlı olduğun söyler. Asıl yani sünnetullah dediğimiz değişim ise insan eliyle değil, Allah’ın takdir etmesiyle değişebilir. Mevsimler, dünya ve evrenin hareketi, insanın doğması, büyümesi ve ölümüyle ilgili konuların değişimi insanın gücü dışındadır. Onlar değişmez. Diğer bir düşünür de, “Allah sizin isteğinizle değil, bilakis, sizlerin sünnetullahın gerektirdiği biçimde kendinizi değiştirmeniz ile değişimi gerçekleştirir” der.[29]  

 Kısacası bize hayat veren, ayakta tutan, değer veren neyimiz varsa hepsi Kur’an’ın sağladığı devlet, bereket ve hayır sayesindedir.

Abdulcelil CANDAN

 

 

[1] Fetih,48/10.
[2] Bkz. Şarbâsî, Ahmed, el-Mevsû’atu’ş-Şarbâsiyye fi’l-Hutebi’-Minberiyye, Beyrut, 1995, 5/20.
[3] Şûrâ, 42/52-53.
[4] En’âm, 6/122.
[5] Şâr, Abdurrahman, b. Mansûr, Mevsuatu Sin ve Cim fi’l-Kur’ani’l-Kerim, Riyad, 2004, 1/17.
[6]  Enfâl, 8/24.
[7] Ankebut, 29/64.
[8] Şûrâ, 42/52.
[9] Gazalî, el-Erbain fi Usûli’d-Din, Beyrut, 1988, s.32.
[10] Kevser, 108/1.
[11] Hûlî, Behiyy, Tezkiretu’d-Duât, Mısır, 1987, s.308.
[12] A’râf, 7/ 58.
[13] A’râf, 7/58.
[14] Mevsûatü Nadra, Suudi Arabistan, 2004, 4/1227.
[15] Yûnus, 10/57.
[16] Tekâsür, 102/1.
[17] Nedvi, Ebu’l-Hasan Ali Hasanî, Ehâdisu Sariha Me’a İhvânine’l-Arab ve’-l-Müslimin, Beyrut, 1985,  s. 100-101.
[18] Mansûrfûrî, Süleyman Selman, Rahmeten Li’l-Âlemin, Riyad, s.832.
[19] Hadid, 57/16.
[20] Askalânî, Ahmed b. Ali İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, Beyrut, 1989, 7/294.
[21] Ğâfir, 40/16.
[22] Cehrumi, Ali Kerim, Kur’an’la Yaşamak, Çev. Nuri Sevim, İstanbul, 2004, s.81.
[23] Cuma, 62/2.
[24] Enbiyâ, 10.
[25] İzzet Begoviç, Ali, Doğu ve Batı Arasında İslam, Çev. Salih Şaban, İstanbul, 1987, s.22.
[26] İbrahim, 14/1.
[27] Furkân, 25/44.
[28] Ra’d, 13/11.
[29] Şa’râvî, Muhammed Mütevllî, et-Tefsir, Mısır, 1991, 13/7242.