Yüce Allah insana verdiği akıl, düşünme, anlama, kavrama, değerlendirme yapma vd. yeteneklerin yanında doğru bir hayat yaşaması ve ahirette mutlu olması için de elçi olarak seçtiği kişiler aracılığıyla vahiy indirmiş, onlar da bunu toplumlarına bildirmişlerdir. Bütün peygamberler insanın mutluluğunun ancak vahyin öğretilerine uymaktan geçtiğini söyleyerek aykırı davrananları azapla korkutmuşlardır.

“Elif lam Ra! Bu, Hakîm ve Habîr olan Allah tarafından ayetleri muhkem ve mufassal olarak indirilmiş bir kitaptır. Allah’tan başkasına kulluk etmeyiniz, ben, onun tarafından görevlendirilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. Rabbinizden bağışlanma dileyiniz, yaptıklarınızdan ona tevbe ediniz, böylece belli bir zamana kadar güzelce yaşarsınız, her iyilik sahibine de işlediğinin karşılığını o verir. Ama yüz çevirirseniz korkarım büyük bir günün azabına uğrarsınız. Hepiniz Allah’a döneceksiniz. Onun gücü her şeye yeter” (Hûd 11/1-3).

Kabul edenler de bunları toplumlarına bildirmiş, uygulamış ve yol gösterici olmuşlardır. Onun için kadın ve erkek her Müslüman vahyi/Kur’an’ı öğrenmek, yaşamak ve İslam’ın temsilcisi olmakla yükümlüdür. Çünkü hayatta ve ahirette huzur ve kurtuluş buna bağlıdır.

Ancak zaman içinde bu sorumluluk yerine getirilmeyerek Yüce Allahın toplumlara hidayet, rahmet, ışık, mizan, furkan, burhan, öğüt ve sıratı müstakim olarak indirdiği bu vahiylerin onlara inananlar tarafından değişik nedenlerle ihmal edildiği, göz ardı edildiği, oluşan kültürlere feda edildiği, saptırıldığı ve değiştirildiği de bir gerçektir. Geçmiş ümmetlerden Yahudiler ve Hıristiyanlar bunu yaptığı gibi, zamanla oluşan kültürü vahyin önüne geçiren ve din olarak artık onunla hareket eden Müslümanların çok büyük kısmının yaptığı da budur. Tevrat’ta değil, Talmud gibi yazılan tefsir kitaplarında bilgilerin kasıtlı veya kasıtsız olarak değiştirildiğini söyleyen Süleyman Ateş bu gerçeği şöyle belirtir:

“Burada Yahudilerin elleriyle yazdıkları kitap, Tevrat değil, onun ayetleri üzerine yaptıkları tefsirler, şerhler, Tevrat ayetlerini arzuları doğrultusunda yorumlayarak meydana getirdikleri ahkâm kitaplarıdır. Yani Tevrat’ın tefsirleri-ki Talmud en meşhurudur-ve fıkıh kitaplarıdır. Din adamları, yazdıkları şerhleri, kitabın aslında bulunmayan ayrıntılara dair ictihad hükümlerini Allah’ın buyrukları olarak görüyor ve halka bunların da Tanrı buyruğu olduğunu söylüyorlardı. Oysa o adamların kendilerinin ve hâkim sınıfın arzu ve çıkarlarından başka bir şey olmayan bu tür kitaplar, İnsanları, geniş, kolay Hak yoluna iletmek için gelen İlahi Kitabın genel prensiplerine aykırı idi. İşte bundan dolayı dini amacından saptırma pahasına, çıkar sağlayan insanların “durumlarına, kazançlarına yazıklar olsun!” (Bakara 2/79) denmektedir.

Yahudi din adamları, kendi keyiflerine göre böyle hükümler koydukları gibi, müşrik Araplar da kendi kendilerine böyle hükümler koyup, bunları Allah’ın hükmü göstermişlerdir. Onun için yüce Allah, müşriklere hitaben de “Yalandan tasnif yaparak dillerinizle ‘Şu helaldir, şu haramdır’ demeyin, çünkü Allah’a iftira etmiş olursunuz. Uydurdukları yalanı Allah’ın üstüne atanlar iflah olmazlar” (Nahl 16/116) buyurmaktadır.

Kur’an’ın işaret ettiği bu eylem, yalnız Yahudiler veya müşriklerle sınırlı kalmamıştır. Zamanla her dine böyle katmalar olmuş, din adamlarının zanna dayanarak verdikleri hükümler, Allah’ın hükmü kabul edilmiştir. Müslüman fakihler de bu konuda Yahudilerden geri kalmamışlardır. Zaten onların bu dinin ruhundan azak ayrıntı hükümleridir ki, kolay olan dini güçleştirmiş, din hakkında kuşkular uyanmasına sebeb olmuştur” (Süleyman Ateş, Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, 19-20, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul 1990).

Sayın S.Ateş, Tevrat’ta değil, sadece Talmud gibi onun açıklaması olan kitaplarda bu değişikliğin yapıldığını söylüyorsa da, bize göre şu anda mevcut olan Tevrat’ta da aynı şeylerin yapıldığını ve Allahın indirdiğinden çok farklı bir Tevrat’ın ortaya çıktığını görüyoruz. Bunun örnekleri burada sayamayacağımız kadar çoktur. (Bunun örneklerini görmek için mesela bakınız; İbrahim Sarmış, Hz.Muhammed’i Doğru Anlamak, 1/314-350, Ekin Yayınları, İstanbul 2007).

Aynı şekilde Allahın kitabının yanında ve çok zaman ona aykırı anlatımlar sayın Ateş’in söylediği gibi sadece fıkıhta değil, Cemel ve Sıffîn savaşlarından sonra mantar gibi ortaya çıkan fırkaların çatışma ortamında şekillenen hadis, tefsir, fıkıh, kelam, siyer vd. kültürel din anlayışlarına bakmak yeterlidir. Çatışma geriliminin zirveye çıktığı ve mihne (âlimler üzerinde baskı) olaylarının yaşandığı Abbasilerin ikinci dönemine baktığımızda Budist, Şamanist, Maniheist, Zerdüştilik, Şiilik, Karmatilik, Hıristiyanlık, Zındıklık, İrancılık, Turancılık, Emevicilik, (Şuubilik-Irkçılık), Yunan Felsefesi ve bunların toplumda yaydıkları tasavvuf, gnostisizm, enkarnasyon/hulul, reenkarnasyon, tecsim, teşbih, docetizm, ilhad, ibahilik, Deccallik, Mehdilik ve Mesihçilik gibi çevre kültürlerinin İslamı kuşattığını görüyoruz. (Bakınız, Mahmut Ay, Mutezile ve Siyaset, 244, Pınar Yayınları, İstanbul, 2002). Haricilerden Mutezile’ye, Cebriye ve Mürcie’den Ehli Sünnet’e, Hadis Taraftarlarından Şia’ya ve bütün kollarıyla fıkıh mezheplerine kadar, İslam dairesi içinde bulunan bütün kesimlerden ulemanın bu süreçte gerek birbirlerine karşı, gerekse yıkıcı, bozucu ve saptırıcı gruplara ve düşüncelere karşı mücadele etmek için sayısız eserler yazdığını biliyoruz. (Mesela, Hadis ekolünün kendi tezlerini savunmak ve muhaliflerinin tezlerini çürütmek amacıyla yazdıkları İman risaleleri için mesela bakınız: M.Hayri Kırbaşoğlu, Ashabu’l-Hadis’in Akaid Edebiyatı, İslami Araştırmalar, 79-88, sayı 5, Ekim 1987).

Ne zaman dinle ilgili bir mesele gündeme gelse bu fırka ve mezheplerin şemsiyeleri altında toplanmış olan insanlar mezhep ve meşreplerine göre önce ulemanın ve özellikle kendi mezhep ve meşrep ulemasının ne söylediğine veya kitaplarının ne yazdığına baktı, sonra bu pencereden Kur’anın söylediğine baktı yahut hiç Kur’an’a ulaşmadan orada gördüklerini dinin anlayışı ve görüşü olarak seslendirdi. Toplumun din anlayışında egemen olan bu yöntem hala bu şekilde işlemekte, insanlar bunları dinin kendisi olarak okumakta, okutmakta, öğrenmekte ve öğretmektedir. Kısaca Din bir fırkanın, bir cemaatin, bir tarikatın, bir siyasi grubun anlayışını yansıtan akaid kitabına, ilmihaline veya tarikat vaazlarına indirgendi. Ayetler bunlara malzeme yapıldı, aykırı görülenler ya neshedilmiş ilan edildi yahut tevillerle anlayışlarına uyduruldu. Bunu en üst düzeyde meşhur el-Kerhi, “Mezhep imamımızın ve arkadaşlarının görüşüne ters düşen her ayet ve hadis, ya te’vil edilir yahut mensuh kabul edilir” sözleriyle dile getirdi. (Bkz. el-Kerhi’nin Risale fi’l-Fusul kitabından naklen,  Ferhat Koca, Mukayeseli İslam Hukuk Düşüncesinin Temellendirilmesi, 267, Ankara Okulu Yay., Ank., 2002. Yine bakınız, M. Gazali, Kur’an’ı Anlamada Yöntem, 36-37, M. Zeki Duman, Kur’an ve Müslümanlar, 220-222, Fecir Yayınevi, Ankara 1997).

Bunu Sünnilerin, Şiilerin, Haricilerin vd. hadis mecmualarında gördüğümüz gibi tefsir, fıkıh, kelam ve siyer gibi disiplinlerde de görüyoruz. Mesela meşhur Akait kitabı yanında tefsir ve fıkıh ilimlerinde yazdığı kitapları yüzyıllarca Müslümanlar arasında okunarak ve okutularak halkı yönlendiren Necmeddin Ebu Hafs Ömer Nesefi’nin (öl.537/1142), Kerhi’nin yukarıda koyduğu kuralı açıklarken yaptığı şu açıklamaya bakabiliriz:

“Bir ayetin hükmü mezhebimizin görüşlerine aykırı olması halinde, söz konusu ayet, mensuh sayılabilir. Mesela, “(Ganimetten) Allah’ın Rasulü’ne ve akrabalara…” (8 Enfal/41) ayeti kerimesiyle, Hz. Peygamber’in akrabalarına ganimetten bir pay verilmesi gerektiği hükmü sabit olmuştur. Biz diyoruz ki, bu hüküm, sahabenin icmaı ile neshedilmiştir.

Mezhebin görüşlerine aykırı olan bir ayet, tercihe de yorumlanabilir. Mesela, “Sizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evlenmeden/ dört ay on gün beklerler.” (Bakara 2/234) ayetinin zahiri; kocası ölen hamile kadınların iddetinin doğum yapmakla değil, ancak dört ay on gün beklemekle sona ereceğini gerektirir. Çünkü bu ayeti kerime, hamile olsun veya olmasın, kocası ölen bütün kadınlar hakkında umumi bir hüküm getirmektedir. “Hamile kadınların bekleme süresi, yüklerini bırakmaları (doğurmaları)dır.” (Talak 65/4) ayeti kerimesi ise, hamile kadının, henüz söz konusu iddet süresi bitmeden önce, çocuğunu doğurması halinde, bekleme süresinin sona ereceğini göstermektedir. Çünkü bu ayetin hükmü, hem kocası ölmüş kadınları, hem de diğer bütün kadınları şamildir. Ancak biz, İbni Abbas’ın, “Bu ayet, (yukarıdaki) ayetin nüzulünden sonra gelmiş ve onu neshetmiştir” sözüne dayanarak, bu ayeti kerimeyi (birinci ayete karşı) tercih ettik. Hz. Ali ise, nüzul tarihlerinin bilinmemesi sebebiyle, ihtiyatla hareket ederek iki süre arasını cem etmiş/birleştirmiştir.” (Ferhat Koca, age. 268-269. Kerhi’nin, mezhebinin görüşlerine aykırı saydığı ayet ve hadisleri mensuh sayacağını veya tevil edeceğini söylemeye devam ettiğini, Nesefi’nin de onun bu anlayışını örneklendirmeyi sürdürdüğünü görmek için adı geçen kitaba bakınız).

Oysa birinci ayet, gebe olmayıp kocası ölen kadının dört ay on gün bekleyeceğini, diğer ayet ise, gebe olup kocası ölen kadının çocuğunu doğuruncaya kadar bekleyeceğini söylemekte ve birinin diğerini neshetmesiyle bir ilgisi bulunmadığı gibi, Enfal/41’deki akrabadan maksat da mutlaka Rasulullahın akrabası değildir ve başkalarının görüşü yahut icmaı ile de nesholmaz. Ama kültürü vahyin önüne geçiren ulema ayetler arasında çelişkinin, dolayısıyla neshin olamayacağını düşünüp kavramak yerine, nesh masalıyla problemlerini sözde çözmeyi ve rahatlamayı yeğlemiştir.

Gün geldi bu anlayışlar, vazgeçilemez ve değiştirilemez olarak görüldü ve onları taklit etmek Kur’an’a ve Sünnete uyma zorunluluğu gibi zorunlu kabul edildi. Öyle ki bunlara aykırı düşüncelerin ortaya çıkmaması için de sanal olarak içtihat kapısı kapatıldı ve ulemadan yahut mezheplerden biri taklit edilmeden islamın anlaşılamayacağı ve yaşanamayacağı inancı yerleştirildi. Aksini düşünenler de mezhepsiz veya reformcu olarak nitelendi.

Genelde ya dini sevmeyen yahut iğdiş edilmiş hıristiyanvari laik bir din isteyen ve İslam’dan arslan görmüş yaban eşekleri gibi ürken (Müddessir 74/49) muhaliflerin saldırılarına karşı bu tür konularda yapılan açıklamaların devamında “ama bunlar temel değil furuattır, isteyen yapar isteyen yapmaz, yapan da yapmayan da müslümandır” türü sade suya tirit kabilinden yapılan açıklamalarla önce söylenenlerin içini boşaltan söylemlerin arka planında parsellenmiş böyle bir din anlayışının bulunduğunda şüphe yoktur.

Referansını Kur’an’dan almak yerine, fırkaların çatışma ortamında üretilen ve gün geçtikçe dini yozlaştıran geleneksel iman-amel ayırımı tezini seslendirmek yerine, dinde vecibe olan bir hükmü yerine getirmemenin de dine aykırı olup ahirette cezayı gerektirdiğini de belirtmek gerekir. Bu ölçü dinin bütün öğretileri için böyledir.

Âlimlerin vahyi anlamak ve onunla insanları aydınlatıp yönlendirmek yerine, kültür bayiliği yaparak dinden sapmaları insanlara din olarak sunduklarının örnekleri sayılamayacak kadar çoktur.

Gün geldi, içtihad edecek ulema yetişmediğinden müçtehid yetiştirecek okullar açmak ve hayatta karşılaştıkları sorunları içtihatlarla çözmek yerine, ister istemez yüzyıllar önceki toplumun sorunlarını çözmek için üretilen fetvalarla sorunlarını çözmeye çalıştılar. Oysa yüzyıllar önce üretilen bu fetvalar kadınların iki ay yetecek kadar pişirip buzdolabına doldurdukları yemeklerin ekşimesi, küflenmesi, hatta fasulyenin tabakta sürgün vermesi ve zehirleyici olması gibi çoktan geçerliliğini ve yeterliliğini yitirmiş, toplumun hayatında ya ayak bağı ya da hasta edici olmanın dışında bir işlevi kalmamıştır. Ama ne yazık ki vahyin doğru yoluna, aydınlığına, rehberliğine, ölçüsüne, adaletine, ahlakına, hürriyetine, insanlığına ve dinamizmine sahip olmalarına karşın, gele gele tarikat ve ibadet ilmihaline, saltanat ve teokrasi siyasetine, koca karı ve cincilerin tıbbına, köylünün kara sabanına ve dünya hayatı ile ahiret hayatının çatıştığı inancına dayandılar. Bu çatışmada ahiret hayatını kurtarmak için dünya hayatını kötülemek ve feda etmekten başka yol bulamadılar. (Bunu görmek için Gazali’nin meşhur İhyau Ulumiddin kitabından Zemmu’d-Dünya (Dünyanın Kötülenmesi) bölümüne ve ikinci-üçüncü sınıf hadis kitaplarından dünya hayatının kötülenmesi ve fakirliğin övülmesi ile ilgili rivayetlere bakılabilir).

Tabiat boşluk kabul etmediği için de din anlayışından siyasetine, ekonomisinden askeriyesine, eğitiminden ticaretine, hukukundan turizmine, giyim kuşamından ahlakına, felsefesinden değer yargılarına kadar hemen her şeyde rakipleri olan Batının kültür ve uygarlığı işgal etti ve etmeye devam etmektedir. Şüphesiz bütün bunların sorumlusu, ilk nesillerin yaptığı gibi vahyi anlayıp gereğini yapmak yerine, kültürü dinleştirerek vahiy yerine onun bayiliğini yapan ve yüzyıllardır halkın uyup peşlerinden gittiği ulemadır veya ulema olarak geçinen ve bilinenlerdir.

Bu bozgunun arka planında halkın gerek inanç ve söylem olarak, gerekse eylem olarak vahyi ikinci plana atmaları ve geçmişte üretilen kültürle hayatlarını sürdürerek onu değişmez din gibi bellemeleri yattığında şüphe yoktur. Değilse, neredeyse her türlü kötülükle delik deşik olmuş cahiliye Arap toplumundan insanlığın alnında şeref levhası olarak anılmaya devam edecek örnek bir toplum çıkaran bir vahyin mensupları olan bir ümmet nasıl oluyor da tekrar modern cahiliyeye sarılmayı kurtuluş yolu olarak görebilir noktasına gelebiliyor?

İbrahim SARMIŞ