Giriş

Allah (c) insanoğlunun yaratılışına birçok istek ve arzu dercetmiştir. Bu isteklerin bir kısmı maddî ve fizyolojiktir; bir kısmı da manevî ve psikolojiktir. Aslında bu istek ve arzulardan her birisinin gerçekleşmesiyle Allah’ın evrene koyduğu dengenin (Rahman, 55/7) korunmasına kısmen katkı yapılmış olur. Ancak bu arzular yerine getirilirken, Müslüman ümmetin en belirgin vasfı olan “orta yol” (Bakara, 2/143) ilkesine uyulmayınca ya ifrat veya tefrit ortaya çıkmaktadır. O zaman da fıtrî olan mizan/denge ya bozulmuş olur veya onun bozulmasına neden olan bir kanal açılmış olur. İşte bu dengenin korunmasını teminen semavî dinler nazil olmuştur. Tarih boyunca insan topluluklarında toplum nizamını ve emniyetini korumaya yönelik geliştirilen anayasalar, kanunlar ve hukuk sistemlerinin büyük bir çoğunluğu bu denge durumunu bilinçli veya bilinçsiz korumaya yönelik birer çabadır.

Olmamasıyla evrenin nizam ve mizanının bozulacağı (Enbiya, 21/23) ifade edilen “tevhit” hakikatini en iyi zinde tutan “ibadet”, insanın fıtrî istek ve arzuları arasında yer almaktadır. İnsanlık serüvenine objektif bir biçimde bakıldığında fazla zorlanmadan “ibadet” isteğinin bu doğal ve fıtrî istekler arasında şu veya bu şekilde yer aldığı görülmektedir. İlkel-medenî, gelişmiş-gelişmemiş, bilgili-cahil, zengin-fakir, güçlü-güçsüz, amir-memur, genç-yaşlı ve kadın-erkek her kesimin tüm tarih evrelerinde doğru veya yanlış, hak veya bâtıl ama mutlaka ibadet etmiş/ediyor olmaları bu gerçeğin bir yansımasından başka bir şey değildir. Hz. Peygamber’in (s), Her çocuk (İslam) fıtratı üzere doğar. Ancak annesi ve babası onu Hıristiyanlaştırır veya Yahudileştirir yahut Mecusileştirir hadisi bu gerçeğin başka bir yönünü dile getirir.  Ama takdir edilmeli ki, bu ibadet isteği elbette herkeste aynı düzeyde değildir. Kimilerinde son derece zayıftır; az bir meşguliyetle hemen kayıp olmaktadır. Kimilerinde ise son derece güçlüdür. Bütün zamanını ona ayırır; ama yine de doymaz. Yüksek seviyeli âbidlerin hayatlarının tamamını ibadete ayırmaları bundan ileri gelmektedir.

İbadet Bilinci ve Namaz

İslamiyet düzenli, disiplinli, sürekli ve her şeyden önce bilinçli yapılan bir ibadetin insan hayatında oynadığı olumlu ve etkin rolün farkında olarak ibadetler konusunda çok sıkı durmuş ve ısrarlı davranmıştır. Zaruri hallerin dışında ibadetin terkini hiç tolere etmemiştir.

İslam’ın ibadet konusundaki ısrarının bir ifadesi olarak ibadetin bir türüyle yetinmemiş ve sadece haftanın bir veya iki gün yapılmasını da öngörmemiştir. İbadeti insan hayatının tüm evrelerine yaymıştır. İslam’da var olan namaz gibi bedenî ibadetler, zekât gibi malî ibadetler, hac gibi hem malî hem bedenî ibadetler, tevhit ve zikrullah gibi düşünsel ibadetler ibadetin çeşitliliğinin ve hayatın tümünü kuşatıcılığının açık bir ifadesidir. Ayrıca İslamiyet, ibadetler konusunda farklı bir açılım daha gerçekleştirmiştir. O da zorunlu ve gönüllü ibadet şeklinde ibadeti tasnif etmiş olmasıdır. Gönüllü ibadet perspektifinden Müslüman insanın hayatına bakıldığında, A’dan Z’ye kadar tüm fiil ve davranışlarının bu ibadet çerçevesine girebileceği görülecektir. Zira tüm normal günlük meşru iş ve alışkanlıkların tamamı halis bir niyetle ibadete dönüştürülebilir. [1]

Evet, ibadetleri insanın günlük hayatına yaymanın bir ifadesi olarak günde beş vakit namaz 24 saatin farklı vakilerinde farz kılınmıştır. İbadeti bu şekilde güncelleştirme sayesinde insanın ubudiyet bilinci ve Yüce Allah ile mukaddes münasebeti sürekli tazelenmekte ve bu bilinç zaman içerisinde kişinin benliğine mal olmaktadır. Aslında dinî naslarda, söz konusu edilen ve İslam’ın temel umdesi sayılan namaz bambaşka bir namazdır. O namaz, müminin kulluk bilincini zirveye ulaştıran ve bir bakıma masivayı ona unutturan bir namazdır. Namazdaki bu bilinç düzeyini müminin benliğine mal etmek ve sürekli hale getirmek için namazın huşû’la kılınmasına hem âyetlerde hem de hadislerde ciddi vurgular yapılmıştır. Gelen bir rivayette “Cenab-ı Peygamber (s) namazda iken göğsü Allah korkusundan fukur fukur kaynayan kazan gibi kaynıyordu.”[2] Müminlerden edası istenen namaz müminin ulvî aşkını geliştiren, her türlü erdem ve fazilette ve insanî değerlerde onu zirveye ulaştıran, her türlü bireysel ve toplumsal kirden arındıran, müminleri Yüce Mevlâ ile mükâleme etme şerefine nail kılan, bir bakıma mavera âlemin o sonsuz ufuklarında cevelan ettiren, Yüce Mahbub’un kutsal sevgi atmosferine sokan bir namazdır. Gelen bir rivayette, “Hz. Peygamber (s) sahabilere öğle namazını kıldırıp selam verdikten sonra son safta duran bir adamı çağırdı ve “Ey falanca adam, Allah’tan korkmuyor musun? Nasıl namaz kıldığını görmüyor musun? Muhakkak biriniz kalkıp namaza durduğunda o kuşkusuz Rabb’iyle konuşuyor. Öyleyse kiminle konuştuğuna iyi baksın.”[3]

İşte bu ve benzeri hadisler çok somut bir biçimde namazın bilincini ortaya koymaktadır. Bizden istenen de böyle bir namazdır. Müminin dünyevî salahına ve uhrevî felahına vesile olan da böyle bir namazdır. Bireysel ve toplumsal istikameti beraberinde getiren Allah’a münacat ve mükâleme şuuruyla kılınan namazdır. Günahlardan uzaklaşma şuurunu kişiye aşılayan da böyle bir namazdır. Hak ve hukuku gözetme, tüm haksızlık ve zulümlerden yılandan kaçarcasına kaçınma alışkanlığını kazandıran böyle bir namazdır. İnsanlara saygılı olmayı ve insanları onore etmeyi birey ve toplum için sabite haline getiren böyle bir namazdır. Vaktini ve imkânlarını en ölçülü ve iktisatlı kullanmayı öğreten böyle bir namazdır. Her türlü israf ve savurganlıktan uzak durmayı birey ve toplum için kültür haline getiren de yine böyle bir namazdır. Hülasa, kişileri hem dünyaları hem de âhiretleri için en verimli ve en önemli insan haline getiren böyle bir namazdır.

Bugün dünya Müslümanları’nın genelinde görüldüğü gibi Allah’a münacaat bilinciyle kılınmayan namaz ruhunu yitirmiş, vicdanını kaybetmiş ve etkisini bırakmış, işlevsiz ve sadece görüntüden ibaret bir namazdan öteye geçmemektedir. Müslümanlar’ın nazarında işlevsiz ve belki de önemsiz olduğu için namazın rükünleri, vacipleri, sıhhat şartları, onu bozan şeyler gibi namazın olmazsa olmazı olan birçok zarurî bilgiler bile büyük bir kesim Müslüman tarafından bilinmemektedir. Ve yine namaz atadan kalma bazı ritüel davranışlar şeklinde ruhsuz bir biçimde eda edildiğinden dolayı, bugün namaz kılan insanların davranış kalitesi, erdem ve fazilet seviyeleri öbürlerinden fazla farklı değildir. Bu namazlı insanların duruşları, samimiyetleri, güvenilirlikleri, dürüstlükleri ve ilişkilerinin seviyesi öbür namaz kılmayanlarınkinden farklı değildir. Hatta çoğu kez bazı namazlılar diğerlerinin seviyelerini bile yakalayamamaktadırlar. Haddizatında namaz kişinin aynı zamanda bir iç muhasebe veya kimi zaman ve durumlarda empati yapabilme sürecidir. Ama ne yazık ki, bundan en uzak da namaz kılanlardır. Namaz bırakın sadece yalan söyleme, adam kandırma ve başkasının hakkına geçme gibi kötü alışkanlıkları bıraktırmayı, bunların yanında kişiyi kibir, riya, kıskançlık, kendini beğenmişlik gibi bazı iç hastalıklardan da arındırmalıdır. İşte ancak kulluk bilinciyle kılınan bir namaz böyle bir dış ve iç arınmayı sağlayabilir. Böyle bir namaz kişileri ubudiyetin yüksek zirvelerine taşıyabilir; böyle bir namaz kişiyi iç ve dış aydınlığa kavuşturur. Böyle bir namaz vuslatın muştularıyla insan ruhunu ebediyen mest ve mesut eder.

Bu namazdır Hz. Peygamber’in gözünün aydınlandığı namaz. Bu namazdır müminlerin miracı olan namaz. Bu namazdır Urve b. Zübeyir’e vücuduna saplanan okun çıkarılma acısını fark ettirmeyecek düzeyde bütün benliğini saran namaz… Namazda müminlerin davet edildiği huşû’ da böyle bir namazı gerçekleştirmeye matuf bir huşû’dur. Müminûn Sûresi’nin girişinde “Namazlarını huşû’ ile kılanlar kurtuluşa ermiştir” (Mü’minûn, 23/1-2) derken yüksek düzeyde olması gereken bilinçli bir namaz nazara verilmektedir. Böyle bir namaz ancak müminin olgun ve mükemmel bir şahsiyet kazanmasını sağlar. Şu âyet da bilinçli kılınan bir namazın bireysel ve toplumsal düzeylerde gerçekleştireceği işlevi az, öz ve kuşatıcı bir biçimde dile getirmektedir: “Namazı kıl. Zira muhakkak namaz tüm çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar.” (Ankebût, 29/45). Nass-ı Mübin’in bu ve benzeri ifadelerine dikkatlice bakıldığında namazın bugünkü Müslüman camiada var olan basit, işlevsiz ve rutin hareketlerden ibaret olan biçiminden çok daha farklı bir şey olduğu anlaşılmaktadır. Zira Kur’an, bütün Müslüman camiaya seslenerek dünyevi zorluklarında, günlük hayatın sıkıntılarında ve katlanması zor durumlarda namazı yardımcı kılmalarını önermektedir: “Ey iman edenler sabır ve namazı kendinize yardımcı kılın.” (Bakara, 2/153). Arap dilinin belagat kurallarına göre bir cümlede fiilin mefulü veya hal ve zarf gibi diğer mütealliklerinden biri cümleden düşürülürse umumiliği ifade eder.[4] Bu âyette de yardımın dilendiği alanı ifade eden fiilin mamulünün cümleden düşürülmesi, yardım dilenecek şeylerin umumiliğini ifade eder ve sonuç olarak hayatın her türlü sıkıntısına karşı namazın yardımcı olunmasının emredildiği anlaşılmaktadır. Kur’an üslubunun yüksek retorik yapısı bunu göstermektedir. Buna göre namazın öyle bir maddî ve manevî bir etkisi olmalı ki, kişinin başı her sıkıştığında ona bir kurtuluş çaresi olarak başvurmalı, dertlerini onunla dağıtmalı ve problemlerini onunla çözdürmeli.

Bu meyanda unutulmaması gereken bir husus şudur: Günlük namazların eda ediliş biçiminden ve bunun hayata yansımalarından hareketle Müslümanlar’ın yerine getirmeye çalıştıkları ibadetleri iki şekilde yaptıkları anlaşılmaktadır:

a) Samimi, gerekir ki, bugün Müslümanlar’ın arasında yaygın olan biçim de budur.

b) Bilinçsizce yerine getirilen bir ibadetin bireysel ve toplumsal hayata bir katkısının olması elbette beklenemez. Bundan ötürü İslam’ın asla vazgeçemediği helal ve haram çizgisi gittikçe olumlu ve yapıcı o muhteşem katkısı ve hayatı herkes için yaşanabilir hale getiren esprisi ancak bu helal ve haramın bütün Müslüman camia tarafından dakik bir şekilde uyulmasıyla ortaya çıkar.

İslam’ın ibadetleri ve diğer emir ve yasakları bir zincirin halkaları gibi birbirine muhkem bir şekilde bağlıdır. Bir halkada olan zayıflama veya kopma zincirin diğer halkalarının kopmasına ve dağılmasına neden olmaktadır. Hususen namaz gibi özellikli bir ibadetin yeri ve konumu çok daha farklı olduğundan onda gösterilecek bir ihmal diğer ibadetlere de çok kötü yansır ve ibadetin zevk ve şuurunun yok olmasına neden olur.

Sonuç

Bilinçli bir namaz yakîn sahibi olan Mümin birey ve toplum için bir kurtuluş reçetesi, bir ıslah rehberi, bir terbiye süreci, fazilet, erdem gibi insanî kemalâta ermek için bir yol haritası, özellikle cemaatle kılınan namaz bir sosyalleşme eğitimi, medenî olmak için bir yol kılavuzu, toplum ve birey için faydalı ve yararlı bir insan olmanın en önemli şartı, tüm kötülüklerden bir arınma bilinci, dünya mazlumlarına sahip çıkma ve tüm haksızlıklar karşısında direnme şuuru, bela ve musibetlere karşı sabretme gücü, olgun bir şahsiyeti elde etme fırsatı ve de gerçek aşkın adresidir. Namazın bu derin ve kuşatıcı etkisinden olacak ki, namaz için kalbi camiye bağlı olan kişi kıyamet gününde arşın gölgesinde olmakla müjdelenmiştir.

M. HALİL ÇİÇEK

[1]  es-Sabunî Muhammed Ali, et-Tibyan fi Ulumi’l- Kur’an, Dersaadet Yay. İstanbul, ty., s.169.

[2]  el-Münzirî Ebu Muhammed Zekiyuddin Abdulazim, et-Tarğib ve’t- Terhib mine’l- Hadisi’ş-Şerif, ta’lik Mustafa Muhammed Ammare, el-Mekebetu’l-Asriyye, Beyrut, ty. I/351.

[3]  Age., I. 342-343.

[4]  Bkz. Teftazani Mesud b. Ömer, Muhtasaru’l-Meanî, İstanbul trz. s.170.