Kızıl Komünistleri Aratan Yeşil Kapitalistler…

Hakikat; sana göre, bana göre, bize göre, size göre değildir. Hakikat; herkesin kabul edebileceği, kimsenin itiraz edemeyeceği şeydir, fıtrattır. Hakka sırt çevirmiş fert ve toplumların keyfi tercihlerine bırakılamayacak kadar aziz olandır hakikat!

Tarih : Agustos 04, 2017
Sayı : Temmuz-Ağustos 2017
Konu : Deneme
Yazar :Mehmet PİŞKİN

 

Hakkı ve hakikati ifade etmedeki yetersizliğimden, merhametlilerin en merhametlisine sığınırım…
Yıllardır talebesi olduğum Kur`an`dan, kendi gayret ve nasibimce anladığım kadarıyla diyebilirim ki; bu aziz kitabın gönderilişi hak iledir, bu aziz kitabın kendisi haktır ve bu aziz kitap, hak ile batılı ayıran furkandır. (Âl-i İmrân 3/3,4 Zümer 39/2, Nisa 4/105)

Hak: Görünen ve görünmeyen boyutlarıyla en üst düzey ve noksansız gerçeklik, fıtrat, dosdoğru olan, hesap gününün terazisi, batılın zıddı, nur.

Hakikat: Hakkın tezahürleri, cüzleri, farklı boyutları.

Hakikat; sana göre, bana göre, bize göre, size göre değildir. Hakikat; herkesin kabul edebileceği, kimsenin itiraz edemeyeceği şeydir, fıtrattır. Hakka sırt çevirmiş fert ve toplumların keyfi tercihlerine bırakılamayacak kadar aziz olandır hakikat!

Ve hakkın sesini kesmek isteyenlerle en güzel şekilde mücadele etmek de bizim için hem bir vazife, hem de bir haktır. Zira Allah hiçbir şekilde kötülüğü emretmez! (Araf 7/28) Tek sermayemiz var, hakka dayanan kelimeler ve davranışlar yani İman!

Bütün izmler/ideolojiler, birer arayış veya kurulu düzene isyan olarak doğdular. Aradıkları ise kısaca adalet, özgürlük, refah ve güvendi. İddiaları, fertlerin ve toplumların refah ve huzurunu yükseltmek olsa da, bugün bunların birçoğu tarih sahnesinden silindi. Halen varlığını devam ettiren iki sistem kaldı; Kapitalizm ve Komünizm. Bunların ikisi de bire hayat tarzı ve birer din olmuştur desek yeridir. Bu ikisi de dahil, söz konusu sistemlerin tamamı denenmiş ve insanlığa birbirinden beter acılar yaşatmışlardır. Çünkü hakka dayanmayan tüm sistemler batıldır ve şirk (parçalanmışlık) barındırır. Çünkü merhum Cemil Meriç`in sözleriyle;  “İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir. Kırmızı çizgileri belli olan bu ideolojilere tabi olanlar asla özgür olamazlar; çünkü dünyaya kendi akıllarından değil o ideolojiyi üretenlerin akıllarından bakarlar. O sınırların dışına çıkamazlar, yanlış yönü olduğunu bilseler de geneli korumak adına yanlışı söyleyemez, eleştiremezler. Bu da insanları, ideolojilerin kölesi haline getirmiş oluyor.’’

Peki bu iki sistem, insanlığa yaşattığı onca acıya rağmen neden ve nasıl hâlâ devam etmektedir? Zira bunların ikisi de ‘ezen ve ezilen’ eksenlidir. Kapitalizm`de belli bir zümre (gücü elinde bulunduranlar, sermaye grupları, iktidarlar v.s) halkı ezerken, Komünizm`de bunu devlet veya tek bir otoriter parti yapmaktadır. Yeri gelmişken bir parantez de Sosyalizm için açalım. Sosyalizm`de halkın büyük bir çoğunluğunun ekonominin yönetimi noktasında söz hakkı vardır. Komünizm ise ekonomiyi tek bir otoriter parti vasıtasıyla yönetir. Neticede Sosyalizm hakkında Liberal Komünizm v.b cafcaflı laflar edilse de ezilen daima ve her şekilde halkın kendisidir.

Bu iki sistemin hâlâ ayakta ve etkin olmasının sebeplerini yazımızın sonunda herkes kendince değerlendirecektir ama şahsi kanaatim; bu durumun esas nedeni; Kur`an`da ana prensipleri belirtilmiş olan Sosyal Adalet iddiasının, insanlığa örnek olacak şekilde Müslümanlar tarafından hakkıyla ve bir devlet ekonomisi şeklinde gösterilememiş/ispatlanamamış daha doğrusu dünya sevgisine yenik düşülmesi nedeniyle gösterilmemiş olmasıdır. (Ra`d 13/11)

Bir de demokrasi var. Hakkında söylenen onca güzel söze rağmen, neticede uygulamada görülen, çoğunluğun azınlığa tahakkümünden başka bir şey değil. Bu durumda da halk,  her manada ‘bizler ve onlar’ diye ayrılıyor. A, B ve C partisinden olanlar, şu veya bu iş sektöründe veya sendikasında olanlar, şu veya bu ırktan olanlar, zengin ve fakirler gibi. Çünkü çoğunluğun seçtiği insanların kararları, hem kendilerini seçenleri hem de muhalifleri en az dört-beş yıl boyunca çileden çıkarabiliyor, halkın ekserisinin görüşü idareye çok az düzeyde yansıyor. İnsanların adalet, emniyet ve maliyeye olan güvenleri yerle bir ve bunu denetleyebilmek adına kendisinin görüşü ancak dört-beş yılda bir alınıyor.

Türkiye, kişiler arası güvenin, yani “ülkemdeki çoğu insana güvenebilirim” diyenlerin oranının, dünyada en düşük olduğu ülkelerden biri. Türkiye, Dünya Değerler Araştırmasının 2005-2014 döneminde yapıldığı 29 ülke içinde sondan üçüncü sırada. Türklerin yalnız yüzde 8’i diğer insanlara güvendiğini belirtiyor. Bu oran ABD’de yüzde 37, Avustralya’da yüzde 49, İsveç’te ise yüzde 63. Yani, biz Türkler neredeyse, sadece ailemizin içindekilere güvenebilirken, İsveçliler ülkelerinin yarısından fazlasını kendi ailesi gibi görüyor, onlara güvenebiliyor. (Dünya Değerler Araştırması Beşinci Dalga (2005-2009) ve Altıncı Dalga`nın (2010-2014) her ikisinde de bulunan 29 ülkenin verilerinin ortalaması kullanılmıştır.)

Şimdi, tam da burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Söz konusu raporun detaylı haline baktığımızda, gerek yönetim rejimi, gerekse ekonomi yönetimleri olarak birbirinden tamamen farklı sistemlerin olduğu ülkeler var. Mesela komünist Çin, ileri demokrasisi ile meşhur İsveç`in ardından, insanların birbirine güvenmesi noktasında dünyada ikinci sırada, Malezya, Türkiye`nin bir üstünde yani sondan dördüncü, Kolombiya sondan beşinci, hatta Kast sisteminin hakim olduğu, insanların ineğe taptığı Hindistan`da bile halkın birbirine güven oranı, Türkiye`nin tam dört katı. Bu ayıp bize yetmiyor mu?

Hani meşhur bir söz var ya, ‘’Atı alan Üsküdar`ı geçti’’ diye. Burada attan kastedilen, ‘ahlaki değerler’ olmalı ki, bizim atımız çalınalı en az bir asır olmuş, birilerine günaydın!

Demek ki, sizin hangi rejimle veya ekonomik sistemle yönetildiğinizin, onların isimlerinin vs hiçbir anlamı, önemi yokmuş! Demek ki aslolan, Mustafa İslamoğlu`nun güzel ifadesiyle bir “Adalet Devleti&Yürek Devleti’’ olabilmekmiş. Bu toprakların Peygamberler, Şehitler, Veliler diyarı olmasının da yaşayanlar ve yaşananlara, imtihan noktasında zerre katkısı yokmuş! Bizler sözü söyleyene değil, sözün kendisine ve kastına bakarız, bakın ne güzel söylemiş Can Yücel :

‘’Fakirin gayri meşru çocuğu olursa piç, zenginin olursa yasak aşkın meyvesi olur. Fakir, kız peşinde koşarsa sapık, zengin koşarsa playboy olur. Fakir toplanırsa çete, zengin toplanırsa toplantı olur. Fakir çalarsa hırsızlık, zengin çalarsa yolsuzluk olur. Kavramların bile cepteki paraya göre değiştiği bir dünyada adalet arıyoruz.”

Elinizi vicdanınıza koyun ve cevaplayın: Adalete güveniyor muyuz? Birbirimize güveniyor muyuz?! Taşıma suyla, vatan-millet-sakaryayla ancak bir yere kadar!?

Tevhid’in bütüncül ve kesin çözüm önerilerine (en üst düzeyde insan hakları, evrensel değerler) sırtını dönen insanlık, parçalanmışlığın (şirk) çeşitli tezahürlerinde, adeta birbirinden yakıcı cehennemleri daha bu dünyadayken yaşıyor.

Peki nedir bunlar? En üst düzeyde insan hakları, evrensel değerler nedir? Burada sözü öze yani Kur`an`a bırakalım. Yoksa böyle giderse abdestli kapitalistler bizlere kızıl komünistleri bile aratacağa benziyor.

Evet aynen öyle! Çünkü…

Bu yazıyı İstanbul`da,  2-11 Haziran tarihleri arasında yazdım, yani mübarek Ramazan ayında. Normalde yurtdışında yaşıyorum ama iki haftalık bir süre için buradayım. Gözlemliyorum, kıyaslıyorum, tefekkür ediyorum, herhangi bir cemaat ya da siyasi yapıyla hiçbir şekilde bir bağım olmadığı için de dürüstçe yazmaya çalışıyorum. Şimdi neden böyle dediğimi kısa kısa, maddeler halinde sizlere arz ediyorum.
Cuma namazındayız. Sokaklar çamurlu, cemaatin neredeyse üçte biri camiye (mescidin iç kısmındaki ayakkabılık bölümüne) çamurlu ayakkabılarının alt kısımlarını yukarıya çevirmeden, öylesine sallaya sallaya geliyor, az sonra birileri gelip orada namaz kılacak. Yıllardır (şoförlük mesleğim gereği) insanları Danimarka’da kiliselere götürüp getiriyorum, o (bize göre) dinsiz, imansız kafirlerin hiçbirinin kiliselere böyle bir saygısızlık yaptığına şahit olmadım. Umumi tuvaletlerin hiçbirinde, bizdeki rezil ve iğrenç sahnelere şahit olmadım. Hastane ve okul yakınlarında bizdeki gibi sakıncalı işyerleri yok. İşveren, kim olursa olsun işçisinin hakkını tastamam ve günü gününe ödüyor, onun veya kendisinin inanç veya diğer tercihlerini işine, maaşına vs karıştırmıyor. Bizde durum nasıl peki? Orada zenginleştikçe daha yüksek oranda vergi ödüyorsunuz ve bu vergi oranı yüzde 70`e kadar çıkabiliyor, bizde durum ne peki? Orada ulaşımdan sorumlu bakan, hız sınırını aşınca ceza yiyor, cezayı kesen polis işine devam ederken söz konusu bakan, millete kötü örnek oldum diye istifa ediyor, ya bizde?! Orada sokakta yaşamak ancak ve ancak kişinin kendi tercihi iken, bizde durum ne peki? Adam kayırma yok, ben yetkili kurul tarafından, onlarca Danimarkalı arasından şimdiki işime layık görüldüm. Devletin yetkili organları ile halk arasında aşağı ve yukarı hissine yer yok. Herkes herkese ulaşabiliyor, herkesten hesap sorulabiliyor, yargı gerçekten bağımsız. Peki ya bizde?  Efendim onlar zengin biz fakiriz! Hayır kardeşim, onlar bizden daha dürüst, daha çalışkan ve daha adil bir sistemle yönetiliyorlar. Yani fıtratla daha uyumlu. Sendikal haklar en üst düzeyde. Rüşvet almama/vermeme konusunda dünyada en iyi durumdalar, ya biz? Bakan çocuklarına şu veya bu şekilde ayrımcılık/kayırma yapıldığını ne gördüm, ne duydum, ya bizde durum ne? Seçimle işbaşına gelenler, verdikleri sözleri yerine getirmedikleri zaman dört-beş yıl sonraki seçimi beklemeyen bir ileri demokrasi işliyor ve bu durum, her vekilin maksimum verimlilik ve dürüstlükle çalışmasını mecburi kılıyor. Hükümeti de denetleyen kurumlar var, en üst mahkeme ve ombudsmanlık gibi. Örnekleri çoğaltabiliriz.

İstanbul`da bir iftara davetliyiz, iftara kırk dakika kala üç kilometrelik yürüyüşten gerçek sahneler:

Öyle bir hengame ki, bu kırk dakikada kendi kendinize kırk defa "ben Müslüman mıyım, kâfir miyim, yoksa münafık mıyım?!" diyorsunuz...

Sadece üç kilometre yürüdük. Her yüz metrede genç, yaşlı, kadın erkek, çocuklar ve hastalar, dilenciler. Her beş yüz metrede bir uyuşturucu bağımlısı. Hemen her köşede, ocaktaki yemeklerin kokusunun tüm yolu sardığı restoranlar.

Bir yanda okunan Kur'an'lar. Dillerde aminler. Eminönü veya başka bir yerde ya da televizyon ekranlarında aynı anda yardımlaşma ve iyilik sohbetleri. Zikirde Allah, zikirde Muhammed, zikirde ahlâk, zikirde yardım, zikirde temizlik. Bir tarafta açlıktan kıvrananlar, yokluktan titreyenler, diğer tarafta dolup taşmış çöpler, çöpler, çöpler! Ve herkesin yüzüne, kaç paralık olduğunu çarpan sokaklar…

Kaç paralık adamsın? Kaç paralık zenginsin? Kaç paralık muhtarsın? Kaç paralık siyasetçisin? Kaç paralık milletvekilisin? Kaç paralık hocasın, âlimsin? Kaç paralık belediye başkanısın?

Bunları yazmaya mecburdum ve yazdım. Zira Sosyal Adalet, ancak ve ancak devlet veya benzeri toplumsal yapılar eliyle sağlanabilir, sivil toplum kuruluşları ve yardımsever insanlarla ancak bir yere kadar! Yani devletin ‘Yürek ve Adalet Devleti’ olma mecburiyeti var. Bunun yolu da halkın doğru bilgilerle bilinçlenmesine bağlı. Yoksa bazılarımız şu veya bu marjinal yapılara, bazılarımız tarikatlere, bazılarımız yolsuzluk veya mafyaya kurban ve sermaye olurken, birçoğumuz da ümitsizliğe kapılıp neme lazım demeyi tercih ediyor. Hesap soran bir halk olmak zorundayız, tıpkı sahabe gibi! Yoksa dış düşmanlara gerek yok, birbirimizi nasıl yok ettiğimizi Ortadoğu`dan görmüyor muyuz?!

Bu makalenin konusu direk veya dolaylı olarak Kur`an`ın tamamında Tevhid ile birlikte en çok işlenen Adalet ve Hak konusu olduğu için, yazıyı uzatmamak adına bu ahlaki değerleri, yüzlerce ayetin sadece bazılarının mealinin özeti olarak sizlere sunuyorum.

İnsanlığın muhtaç olduğu ahlaki değerler ve prensipler / Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek, tüm anayasaların üzerinde olan ‘’Hakikat Yasaları’’ndan bazıları:

İnfak edin, dünyalık için ahretinizi satmayın. Mal sevginize rağmen akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere, köle ve esirlere verin, söz verdiğinizde sözünüzü yerine getirin. Haksızlık etmeyin ve haksızlık etmek için rüşvet vermeyin. Verdiklerinizin ardından başa kakmayın ve eziyet etmeyin. İnfak’ı, kazandıklarınızın ve yerden çıkardıklarımızın en güzellerinden yapın. Kendiniz göz yummadan alamayacağınız kötü şeyleri sadaka vermeye kalkmayın. Yardım etmek için sizden yardım istenmesini beklemeyin. Eğer borçlu darlık içinde bulunuyorsa, ona geniş bir zamana kadar mühlet (bekleme) verin. (Bu gibilere) Sadaka olarak bağışlamanız daha hayırlıdır. Bollukta ve darlıkta Allah için dağıtın. Cimrilik etmeyin. İsraf etmeyin. Yetimin ve öksüzün mallarını en güzel şekilde koruyun, ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru tartın. Başkalarının mal ve imkânlarının sizde olmaması sizi yoldan çıkarmasın. Organize bir yapı oluşturun, zengin olanların mallarından fakirlerin hakkını alın. ‘’Bu mal benim, o hâlde onunla istediğimi yaparım’’ diyen zihniyetle mücadele edin. Zulüm ve haksızlık edenlere karşı asla taviz vermeyin, onlara asla meyletmeyin, özenmeyin! Gücü temsil edenlerle değil, hakkı temsil ettiğine inandıklarınızla birlikte olun. Adaletli olun, iyilik edin, yardımlaşın, akrabayı koruyup gözetin, her türlü çirkinlik ve ahlaksızlıktan uzak durun. Yemin veya başka yollarla hile yapmayın! Maddi yardım etmeye gücünüz yetmediği zaman da muhatabınıza tatlı sözle ve iyi davranın! İnsanlar sizi yardımsever olduğunuza pişman etse de iyilik etmekten asla vazgeçmeyin, onların kusurlarını affedin. İnsanları iyi, güzel ve doğru olana davet ederken onlardan hiçbir ücret veya karşılık talep etmeyin.  Allah’ın size ihsan ettiği gibi; siz de insanlara ihsanda bulunun, yeryüzünde fesat (anarşi, karışıklık) çıkarmayın! Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Adil olun, hüküm vermede acele etmeyin, önyargılı olmayın, empati yapın! Şımarıklık etmeyin, azgınlaşmayın, taşkınlık etmeyin! Kendisinin ihtiyacı olsa dahi; kardeşlerini kendilerine tercih edebilenler olun! Zenginlik, makam, güç ve sermaye sürekli belli grupların elinde olmasın, bunu engelleyecek sistematik yapılar kurun!(Bakara 2/3, 86, 177, 188, 267, 273, 280, Al-i İmran 3/134, 180, En`am 4/141, 152, Tevbe 9/85, 103, Hud 11/87, 113, İbrahim 14/21, Nahl 16/90, İsra 17/29, Nûr 24/22, Şuara 26/109, 127, 145, 164, 180, Kasas 28/77, Yâsîn 36/21, Sâd 38/21-24, Mü`min 40/75, Hadîd 57/11-18, Haşr 59/7,…)

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi; Kur`an, sadece indiği yer ve mekan için en güzel ve en uygun çözümlerle gelmiyor, aynı zamanda geleceğe yönelik en güzel ve en uygun olana dair vizyonlar da çiziyor. Şayet Kur`an; tek adam, milli şef v.b yönetim şekillerine göz yumacak olsaydı, bunu tavsiye edecek olsaydı Allah Rasülüne (vahiyle desteklendiği ve kontrol edildiği için) tavsiye ederdi.  Ama ona bile bunu tavsiye etmedi! Ne dedi peki? Meselelerinizi daima istişare ile çözün, birbirinize danışın, çoğunluk azınlığa baskı kurmasın, hakkı ve adaleti temin için değişmez prensipleriniz olsun. (Şura 42/38, Yusuf 12/76, Saffat 37/102, Nisa 4/58 ve zaten yukarıda zikrettiğimiz ayetler).

Bütün bunlardan hareketle, bundan sonrası için Kur`an`i bir vizyonla, özellikle sosyal adaletin tesisi için ne yapabiliriz ve ne yapmalıyız sorusuna dair birtakım düşüncelerimi dikkatinize sunuyorum:

[Yakın ve uzak akrabayı, komşuyu, mahalleliyi,semtimizdeki garibanları v.d koruyup kollama, onlarla yardım ve dayanışma içinde olma hususunda üzerimize düşeni yapmak şartıyla, yani önce herkes kendi evinin önünü süpürdükten sonra...]

1 - Tevhid, adalet, güzel ahlak ve yardımlaşma bizim için olmazsa olmaz. Bu değerlerin en güzel ifade edilişini Kur`an`dan, en güzel uygulanışını da Allah Rasülü`nün hayatından öğrenmek zorundayız. Bu da ancak eğitim sistemimizin milli ve manevi değerlere göre sil baştan, yeniden düzenlenmesini şart koşar. Bunu ısrarla talep etmeliyiz. Zira ancak bu şekilde yetişmiş insanlar, işçinin, memurun, çiftçinin yani çalışanın hakkını sömürmez ve böyle bir sömürü düzeninde yer almazlar! Ancak böyle bir nesil gerçek manada faizsiz bir ekonomi modelini hayata geçirebilir. Ancak böyle bir nesil, damarlarımıza kadar işle(n)miş olan ırkçılık kaynaklı sorunlara hak ve adalet merkezli çözümler getirebilirler. Sömürünün her türlüsünü denetleyecek ve engelleyecek, güncel, güvenilir ve şeffaf sistemleri kuracak olanlar da yine bu ulvi değerlerle yetişmiş, yetiştirilmiş insanlar olacaktır. Sansürlenmiş değil, filtrelenmiş güvenli internet kullanımının vazgeçilmezliğini bu topluma anlatacak olan ve toplumsal uzlaşmayla bu ve benzeri büyük fitneleri barışçı yollarda çözecek olanlar yine bu nesil olacaktır. Sosyal Adalet, tıpkı Türkçe ve Matematik gibi bir ana ders olarak okutulmalıdır!

2- Bizden, iktidara gelmek için oy isteyenlere şunu şart koşabilmeliyiz: Sana verdiğim yetkiyi denetleme mekanizmasında ben de söz hakkı istiyorum. Çünkü sen bu yetkiyle buradan gidince senin yüzünü dört yıl sonra ya görüyorum, ya da görmüyorum, görsem de iş işten geçmiş oluyor. Genellikle de bu dört yılın sonunda sen ve yakınların daha güçlenmiş, daha zenginleşmiş olurken ben yerimde sayıyorum. Bu nedenle hukuki yaptırımı olan bir seçim beyannamesi istiyorum!

3- Madem ki Kur`an`da, bireysel ibadetlerden daha çok adalet ve adaletin yerine getirilmesinden bahsedilmektedir, o halde söz konusu adaletin yerine getirilmesini denetleyecek, siyasilerin söz hakkının olmadığı, halkın en çok güvendiği ehil insanlardan oluşan, tamamen bağımsız bir mekanizma, heyet, komisyon veya sistemin kurulması için mücadele etmeli, gündem oluşturmalıyız.

4- Kur`an`da geçen en üst düzey evrensel değerler, insan haklarının zirvesi olan yasalar, ülkenin güncel anayasasının da üzerinde olmalı, insan hakları hiçbir zaman referandum konusu yapılamamalı!

5- Birçok nedenle dört yılda bir seçim yapmak bir mecburiyet olsa da, en az yılda bir kez, tüm milletvekilleri, tüm bakanlar ve belediye başkanları hakkında, bilinen yöntemlerle veya güvenilir internet nimetinden de istifade ederek ADALET VE GÜVEN yoklaması yapılmalı, bu yoklamada belirli bir oranın altında oy alanlar kanun nezdinde artık yetkisiz sayılmalı ve yerlerine yenileri gelebilmelidir.

6-Yolsuzluk, rüşvet ve adam kayırma yani işi ehline/hak edene vermeme, ağır ceza gerektiren suçlar kapsamına alınmalı.
7 – Kendileriyle din ya da başka konularda herhangi bir ortak noktamızın olmadığı insanlarla dahi, ortak vatandaşlık bilinciyle, yukarıda zikredilen değerlerin hakim olması yani Sosyal Adaletin Tesisi için, tamamen bağımsız, toplumsal zeminde karşılığı olan sivil toplum kuruluşları oluşturulmalı.

8 – İnsanlardan vergi alırken onların maddi imkanlarına paralel bir vergilendirme olmalı.

9 – Din; gerek resmi, gerek gayrı-resmi hiçbir kişi ve kurumun tekeline ve yönlendirmesine bırakılmamalıdır. Devlet, bütün inanış ve reddedişlere aynı mesafede durmalıdır. Zira bir kez daha diyoruz, devletin dini adalettir!
10 -  Sosyal adaletin dinin en önemli emirlerinden olduğu, zekatın da bunun en önemli ayağı olduğu çok net bir şekilde anlatılmalı, toplumsal uzlaşma ile Zekat kurumsallaştırılmalıdır. Zekat ile vergi, gönüllülük esasına göre bir veya ayrı olabilmelidir. Mülkün sahibinin Allah olduğu ve bizlerin de bu dünyada sadece misafir olduğumuz hakikatince; serbest ekonomi ve vahşi kapitalizm mutlaka denetim ve kontrol altına alınmalı, zengini daha zengin, fakiri daha fakir eden tüm yollar kesilmelidir. Örneğin, iki bin TL maaş alan bir insan,  bin TL ev kirası ödemek zorunda olmamalıdır! İnsanlara balık değil, bir olta takımı ve balık tutacak yer yani iş verilmelidir. Devlet eliyle oynatılan her türlü kumar derhal durdurulmalıdır. Şiddete, ahlaksızlığa, rüşvete, fuhşa ve uyuşturucuya çağıran tüm sesler kesilmelidir. Din adına herkes konuşabilmeli ancak Kur`an hakikatlerini çarpıtmanın da bir şekilde denetimi ve yaptırımı olmalıdır. Zira Avrupa`da kilise adına herkes konuşamazken biz de birbirini kafir ilan edenler, televizyon ekranlarından hiç düşmüyorlar…

Bu ve benzeri maddeler detaylandırılabilir ve çoğaltılabilir. Daha ufuk açıcı bilgiler için Medine Sözleşmesi`ne bakmakta da kesinlikle fayda var. Neticede Kur`an`ın vadettiği ve bize emrettiği Sosyal Adalet, ancak ve ancak Kur`an`i bir bakış açısı ve ahlâkla mümkün olacaktır. Aksi takdirde içinde bulunduğumuz öğrenilmiş çaresizlik durumu (gafletin bir başka boyutu) bizi son nefesimize kadar bırakmayacaktır. Ve birilerinin iddia ettiği gibi, hiçbir kurtarıcı gelmeyecek, hiçbir siyasi lider veya sistem de bizi kurtaramayacaktır. Çünkü İslam, insanın iki kanatla cennete uçmasını istiyor, biri maddi, diğeri manevi. Maddi refah seviyesi çok yüksek bir ülke olan Danimarka`da 22 yıldır yaşıyorum. Her saniyesi, ekonomik zenginliğin toplumları gerçek anlamda mutlu etmeye yetmediğinin şahitliğiyle doludur. Hatta kimi zaman dar imkânlarla imtihanın, zenginlikle imtihandan daha kolay olduğunu bile söyleyebilirim.

İslam`da doğrudan şu veya bu şekilde işleyen, ‘’değişmez ve hantal bir devlet’’ kurma emrini görmüyoruz. Zira Kur`an, sürekli değişen hayatın, sürekli güncellenmesi gereken sistemleri de zorunlu kıldığını bize anlatıyor zaten. Ve o nedenle kısaca diyor ki; ‘’ulaşmanız gereken hedeflere -ötekine, sizin dışınızdakilere- haksızlık etmeden varabilmeniz için uyacağınız ilkeler şunlardır…’’ , bunlara uyduktan sonra siz kendinizi ister ileri demokrasi, ister cumhuriyet, ister krallık veya sultanlık olarak isimlendirin, hiç önemi yok. Yeter ki kurulan sistem, Hak ve Adalet ilkelerini kendisine rehber edinsin. Allah`ın insanlara doğuştan verdiği haklar asla ve asla tartışma konusu edilemesin. İnanç ve düşünce özgürlüğü, dil özgürlüğü, yaşama özgürlüğü, neslin korunması, aklın, malın ve namusun yani özel hayatın korunması gibi haklar hiçbir yönetim biçiminde referandum ve tartışma konusu dahi edilemesin. Netice olarak; Kur`an öyle bir nurdur ki, ne kadar çok kendine doğru tutarsan, o kadar çok başkalarını ve toplumu görebilir, okuyabilir ve anlayabilirsin.

Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam, 8 milyarder kişinin servetinin, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının varlığına eşit olduğunu açıkladı. Bu 8 kişinin serveti (426 milyar dolar),  3,6 milyar insanın servetinin toplamı.
Bu mu sizin kitaplara sığdıramadığınız ileri yönetim biçimleri?!

Tam yeri gelmişken; unutmayalım ki ‘’Rabbimizin bize merhamet etmesi ihtimal dahilindedir; fakat biz bozgunculukta ısrar edersek, başımıza toplumsal felaketlerin gelmesi kaçınılmaz olacaktır’’ (İsra 17/8)