KİTAPLIK

-DİNİ ANLAMA KILAVUZU-

ŞABAN ALİ DÜZGÜN

 

Sevtap MENDİ

 

‘’Elinizdeki kitap, din ile ilgili kafası karışan, cevap arayan, sorular soran insanlara akılcı çözümler sunmayı hedeflemektedir.’’

Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Kelam Anabilim Dalı Başkanı Şaban Ali Düzgün, yaşadığımız zamanı dinlerin ve insanın büyük bir imtihana tabi tutulduğu bir zaman dilimi olarak nitelemektedir. Bu imtihanı aşabilmenin tek yolu ise insanın hem zihnine hem de duygularına hitap edebilecek bir bilgi zemini kullanabilmektir. Eser her bölümün kendi alt başlıkları da bulunan dört ana bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölümün ilk konusu Tanrı’nın insanın acılarına sessiz kalıp kalmadığını irdeler. Her şeyi Tanrı’dan bekleyen insanın asıl sorununun yaşamı etkileyen ve yönlendiren temel etkenin kendi eylemleri ve iradesi olduğu hatırlatılır. İnsanın Tanrı tarafından içine yerleştirilen merhamet duygusunun harekete geçmesi Tanrı’nın olaylara müdahale etmesi anlamına gelmektedir. Tanrı’ya iman etmek, aslında Tanrı’nın sessizce yaşamımıza girmesidir. Sam Harris, Richard Dawkins, Daniel Dennet, Christopher Hitchens gibi isimler üzerinden ateizmin yeni versiyonu eleştirilir. Modern ateizmin dinlerin insanları daha ahlaksız yaptığı konusu tartışılırken; insanın yapıp ettiklerinin sorguya çekileceğinden bahseden bir dinin ahlaki eylemleri zayıflatmayacağı bilakis daha da güçlendirmesi gerektiği belirtilir. ‘’İyi olandan payına düşen Allah’tandır, kötülükten payına düşen ise sendendir.’’ Nisa4/79 ayeti doğrultusunda ateizmin kötülük argümanının insanın özgür iradesi ile alakalı bir mevzu olduğu açıklanır. Tanrı’nın insanın mutluluğunu istediği ve bunun da ancak insanın iradesinin Tanrı’nın iradesi ile buluşmasıyla gerçekleşebileceği anlatılır.

Ateizm konusunda Tanrı’nın reddi ile dinin reddi arasında bir ayrıma gidilerek, Nietzsche’nin hayatı kötürümleştiren ve insanı sadece öteki dünyayla avutmaya çalışan Hristiyanlığa baş kaldıran din karşıtlığı bu duruma örnek verilir. Nietzsche’nin ‘’Tanrı öldü.’’ dediği durum, Hristiyanlık kisvesine bürünmüş Eflatunculuğu tenkit etmektir. Nietzsche bu konuda Hristiyanlığı sert bir şekilde eleştirirken, İslamiyet’i ise şu ifadelerle yüceltmektedir:

‘’Hristiyanlık bizi, kadim dünyanın kültürünün mahsulünden mahrum bırakmıştı. Üstelik bununla da yetinmemiş, daha sonraları, bizi İslam kültürünün mahsulünden de mahrum etmişti. Aslında bize, Grek kültüründen de, Roma kültüründen de, esasta, temel meseleler açısından daha yakın olan, bizim duygularımıza, zevklerimize ve seçimlerimize daha doğrudan hitap eden İspanya’daki o harikulade İslam kültürü ve İslam kültürünün eşsiz birikimi ayaklar altına alınarak çiğnenmiş ve yok edilmişti. İyide, neden? Nedeni şuydu: Çünkü İslam kültürü, asil bir kültürdü; çünkü İslam kültürü, kökenlerini, temellerini insan fıtratına borçluydu; çünkü İslam kültürü, İspanya’daki Müslüman hayatının nadir bulunan, nefis hazinelerinin üzerinde bile hayata Evet diyordu!…’’

Eserde deizmin hoşgörüsüz ve insanları ayrıştıran dinlere özellikle de Hristiyanlığa karşı bir tepki olarak ortaya çıktığı belirtilerek, deizmin tek tip olmadığına dikkat çekilir ve deizm konusu şu ifadelerle özetlenir:

‘’Deizmin yaptığı en büyük hizmet; doğal, akli, evrensel, ahlaki olana yaptığı vurgu ve dinlerin parçalayıcı birer mekanizma olarak çalışmalarına karşı toleransa davet etmesidir. Tanrı’nın evrenle ilgilendiğini, ama insanlarla ilgilenmediğini söyleyen deistlerin bir grubun yaptığı en büyük hata ise insanın, Tanrı’nın kendileriyle ilgilenmesine evrenden daha fazla ihtiyaç duyduklarını görmezden gelmeleridir. Evreni akıllarıyla sadece yorumlayan filozofların aksine peygamberlerin, dünyayı hem yorumlayıp hem de değişime uğrattıklarını ve yaşanabilir bir dünyanın mücadelesini verdiklerini düşündüğümüzde deizmin, peygamberlere ihtiyaç olmadığı iddialarının tutar tarafı yoktur. Hıristiyanlığın peygamberlik kurumunu tahrif etmesinin ve bunun yarattığı travmanın faturasını bir bütün olarak dine kesmenin yanlışlığı ortadadır.’’

‘’Allah sizi uçurumun kenarında buldu da kurtardı.’’ Al-i İmran3/103 ayetindeki uçurum metaforu hayatı anlamlandırma krizi olarak nitelenir. İnsanın yaşamını sadece bu dünyayla sınırlandırarak değersizleştiren ve anlamsızlaştıran bir boşluk duygusundan, ancak insana sonsuz yaşam vaat eden Allah’a iman etmek ile kurtuluşa varılacağı savunulur.

İnsanın umutlarının Tanrı’ya yönlendirilmesi bölümünde en yoğun umut halinin Tanrı’ya dua etmek olduğu belirtilerek, ‘’Allah vaat etti mi dönmez.’’ ayeti ile İslam’ın Tanrı’sının öne çıkan özelliğinin umutları boşa çıkarmayan bir Tanrı olduğu vurgulanır.

“İnsanı hayvanlardan ayıran özellikler insanı insan yaparken, insanı insandan ayıran özellikler onu üst insan aşamasına yükseltir.’’

İbn Haldun’un, Hz. Muhammed’i vahyedileni alma kabiliyeti nedeniyle üst insan olarak nitelediği gibi benzer şekilde yazarımız da Allah’ın yeryüzüne serpiştirdiği işaretleri (kevni ayetleri) görebilenlerin de üst insan vasfına erişebileceğini savunur.  Kur’an’da insanı etkileyerek yönlendiren her şeye ‘’ayet’’ adı verildiği hatırlatılır. Bu ayetler Kur’an ayetleri olabildiği gibi, yeryüzündeki işaretler de olabilir.

Aktör ve seyirci rolleriyle insan tanımlanırken; tarihsel hareketlilik içinde aktif özne olabilenler şehit (aktör insan), pasif kalanlar ise şahit (seyirci) insan olarak tanımlanır.’ Bugün Allah için ne yaptın?’ sorusunun yerine ‘Bugün Allah benim için ne yaptı?’ sorusunun yer aldığı hazırcı insan modeli sorunsalına değinilir. Etrafında olup bitenlere farkındalık geliştirebilenlerin insanlık davasına sahip çıkabileceği ve Kur’an’ın cennet olarak tanımladığı yaşam tarzının dünyada duyarlılık sahibi insanlar eliyle kurulabileceği anlatılır. Ademi cennetten çıkaran bencil duyguların kontrol edilebilmesi için insanlığı doğru rotaya çağıran her etkene ‘münadi’ adı verilir. Kur’an bu münadiyi bazen vicdan, bazen akıl, bazen ilahi kitap ve bazen de nebevi yönlendirme olarak takdim etmektedir.

İnsanlık: Bir Hayal Kırıklığı

‘’İnsanlık, tarihteki sicili ve bugünü itibarıyla tam bir hayal kırıklığıdır. Bu hayal kırıklığının sebebi, yeryüzünde insan için planlanan ile insanın geldiği nokta arasındaki mesafenin kapatılamayacak kadar açılmış olmasından kaynaklıdır. Bir an önce uyanmak istediğimiz kabuslar, insanlığın rutinine dönüşmüş durumdadır. Katliamlar, açlıktan ölümler ve hastalıkların pençesindeki yaşamlar, bu hayal kırıklığının kendini herkese gösteren yüzüdür…’’

Düzgün, eserin bu bölümünde Habil’in Kabil tarafından öldürülmesine farklı bir bakış açısıyla yaklaşır. Erdem abidesi olan Habil’in Kabil tarafından öldürülmesini bencil duyguların galibiyeti olarak tanımlayarak, bu durumun insanlıktan beklenen bir sonuç olmadığını savunur. Yazar, bu nedenle ‘erdemin gücü’ ifadesini kullanarak erdemli insanların kötülüğü ve bencilliği caydıracak güçte bir donanıma sahip olması gerektiği yorumunu yapar.

İnsanın özgür ahlaki seçimleri bölümünde, insanın doğru olanı bilmesi ile doğru olanı yapabilmesi arasındaki farka dikkat çekilir. Vahyin görevinin bu anlamda insanı bilgilendirmeden ziyade insanın iradesini ilahi bir otorite ile doğru olana yönlendirmek olduğu belirtilir.

Eserin bir başka bölümünde din ve dünya arasındaki ilişki irdelenir. Dinin içinden dünyayı çekip alsak veya dünyanın içinden dini çekip alsak geriye ne kalırdı sorusu tartışılarak dünyanın ve dinin birlikte insan denen varlıkta hayat bulabileceği açıklanır. Bu bağlamda din ve dünya insana en iyi yaşam şartlarını sunması gereken birbiriyle bağlantılı iki etken olarak değerlendirilir.

Spinoza, insanın Tanrı’ya kulluğa alıştırılmasının özünde insanın devlet otoritesine kulluk yapabilmesi olduğunu savunur. Spinoza’nın bu kulluk fikrine karşı Allah’ın gücünün insanı tehdit eden, insanın karşısında bir güç olmadığı bunun aksine insanı sapmadan koruyan ve zayıf anlarında onu destekleyen bir güç olduğu belirtilir.

Fıtrat ve haniflik bölümünde, fıtrat kavramının fa-ta-ra kelimesindeki ayrılma anlamından yola çıkılarak insanın özünde özgürleşmeye meyilli bir varlık olduğu hatırlatılır. Fıtrat insanın ruhsal(psikolojik), bedensel ve zihinsel bütünlüğü, haniflik ise bu bütünlüğe uygun düşünce ve eylemlerdir. Düzgün, ‘’Onlar ki (fıtrat) sözleşmesinden sonra Allah’ın aldığı sözü bozarlar(nakzederler). Allah’ın kurulmasını emrettiği bağları koparırlar ve yeryüzünde ahlaki çürümeye sebep olurlar. İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır.’’ Bakara2/27 ayetinde kurulması istenen bağları ruhsal, zihinsel ve bedensel bağlar olarak değerlendirir.

Akletmenin ‘bağlamak’ kök anlamı aktarılarak fiziki alem ile metafizik alem arasında bağ kurabilen ve bu bağ sayesinde doğru düşünce ve eylemde bulunabilen az sayıda insan olduğu belirtilir. Kur’an ayetlerinden yola çıkılarak bu azınlıktaki insanlar ‘rahmanın kulları’ şeklinde özel bir vasıfla anılarak bu insanların özelliklerinden şu şekilde bahsedilmektedir: Yeryüzünde mütevazi yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıklarında ‘Selam!’ der geçerler. Furkan25/63-73. Harcamalarında ne aşırı giderler ne de cimrilik yaparlar. Cana kıymaz, zina etmezler. Yalancı şahitlik yapmazlar. Faydasız bir şeyle karşılaştıklarında yüzlerini çevirip vakarla giderler. Kendilerine Rahman’ın ayetleri hatırlatıldığında onlara karşı kör ve sağır kesilmezler.

Eserin üçüncü bölümünde ‘doğal din’ başlığı altında din ve insan ilişkileri ele alınır. Bu bölümde akıl yürütme bakımından insanları üç sınıfa ayıran Maturidi’nin görüşlerine yer verilir:

  1. Vahyin yardımına ihtiyaç hissetmeden sadece aklını kullanarak varlıklarla ilgili açık bir anlayış ve kavrayışa ulaşabilenler. Bunlar, filozoflar(hukema) ve alimlerdir.
  2. Ancak naklin yardımıyla yani öğretme, yönlendirme ve uyarma ile anlayabilenler. Bunlar, çocuklar gibi olanlardır.
  3. Ne akıl ne de nakil ile kavrayabilenler. Bunlar, aklı olmayan hayvanlar gibidirler, yani ‘’hayvan-insan’’dırlar (bahaim); bunlar, ancak cezadan ya da mükafattan anlarlar.

Ahlakın din ile ilişkisinin incelendiği bölümde ahlakın içeriğini akıldan mı yoksa vahiyden mi aldığı sorusu irdelenir. Yalan söylemeyin, zina etmeyin, cana kıymayın, haram yemeyin, iftira atmayın… vs gibi dini buyruklar sıralanarak dinin önerdiği şeylerin aklında onayladığı buyruklar olduğu öne sürülür. Bu buyrukların eyleme geçirilebilme noktasında ise dinin motive edici etkisi belirtilir.

Bir başka bölümde ‘’Din halkın afyonudur.’’ diyen Marx’ın sözüne Ali Şeriati’nin itirazıyla karşılık verilir: ‘’Hangi din afyondur?’’ Ali Şeriati, hakim sınıfların elindeki dini ‘şirk dini’ olarak adlandırmakta, şirk dinini ezilen ve sömürülen kitlelerin zihnini felç eden bir afyon olarak değerlendirmektedir.

Bütün peygamberlerin ortak hedeflerinin; dünya yaşamını oyun ve eğlenceye dönüştüren, toplumsal haksızlıklara karşı direnç göstermeyen, Düzgün’ün ifadesiyle çocukluk aşamasından kurtulamayan zihinleri yetişkin bir zihne çevirmek olduğu anlatılır. Bu durum güçlünün haklı görüldüğü ‘Stockholm Sendromu’na yakalanan Mekke müşrikleri üzerinden örneklendirilir. Mekkeli müşriklerin peygamberden talep ettikleri altın bir köşk, bağ, bahçe gibi maddi güçlere karşılık peygamberin en büyük gücünün ‘kelimeler’ olduğu vurgulanır.

‘Din ve Şeriat’ bölümünde Maturidi’nin din ve şeriat tanımına yer verilir: ‘’Din, itikattır/inançtır; itikat de İslam’dan ibarettir. İnancın dışında kalan ibadet ve ameller dinden farklıdır. Din, var ve bir olan Allah’a iman olmak üzere inanılması gereken temel esaslar; şeriat ise kişilerin dış davranışlarını düzenleyen ameli hükümlerdir. Dini tevhid inancı; şeriatı ise ibadet ve muamelat dediğimiz yaşamı organize eden hükümler oluşturur.’’ Din ve şeriat arasındaki ayrım Kur’an’daki ayetler ile de delillendirilir: ‘’Allah, Nuh’a verdiği, sana da vahyettiğimiz, ayrıca İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz dini, sizin için de din olarak belirledi. O dini dosdoğru uygulayın ve dinde asla ayrılığa düşmeyin!’’ Şura42/13. ‘’Sizin her biriniz için ayrı şeriat tayin ettik. Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı.’’Maide5/48

Peygamberlerin inançla ilgili konularda devrimci, toplumsal konularda ıslahatçı bir tutum takındıklarından bahseden bölümde, peygamberlerin toplumsal ıslahatları, toplumda kaosa sebebiyet vermemek için süreç içinde gerçekleştirmeye çalıştıkları aktarılmaktadır. Köleliğin birden kaldırılması durumunda toplumda işsiz, aç ve sokağa bırakılan bir kesim oluşturulması tehlikesi bu duruma örnek olarak gösterilmektedir.

Hıristiyanlık, Yahudilik gibi dinlerde tek tanrıcılık konusu irdelenirken; Yahudiliğin monolatri (Tanrı’yı sadece kendi kabilesinin Tanrı’sı görme), Hıristiyanlığın ise teslis doktrinine sahip olduğuna değinilir. İslam’ın diğer dinlerden farkı açıklanırken, Kur’an’ın bütün insanlara bilgisel bir zeminden seslendiği ortaya konur.

Gerçek Din mi Gerçeğin Dini mi?

Düzgün, bu bölümde hak dinin karşısında uydurulmuş dinlerin varlığından bahsetmektedir. Gerçek dinin ayırt edilmesi konusundaki kriterler şu şekilde aktarılır: ‘’Gerçeğin dini, insan gerçekliğiyle uyumlu, hayatın gerçeklerini güçlendiren, her şeyin kendisi için belirlenen saha içinde gelişerek mükemmelleşmesini sağlayan, mükemmelleşen her parçanın bütünü de mükemmelleştireceğine inanan tevhid fikrine sahip dindir. Gerçeğin dini, hayatın gerçekleriyle bizi bire bir karşılaştıracak ve meydan okumalar karşısında ayakta kalmamızı sağlayacak dayanıklılığa sahip dindir.’’

Din bağlamında yasa ve duygu kavramları incelenirken dinsel yaptırımların yasal yönünün ötesinde insanlara duygusal eğilim kazandırdığı da belirtilir. ‘’Komşusu aç iken kendisi tok sabahlayan bizden değildir.’’ hadisi örnekliğinde müminlerin başka insanlara karşı duyarlılığı harekete geçirilirken, diğer taraftan da müminler hiçbir insanın aç sabahlamayacağı bir toplumsal sistem kurmaya çağırılırlar.

İslamiyet’in doğduğu değil göç ettiği topraklarda daha gelişmiş bir medeniyet kurduğu ele alınırken, Arnold Toynbee’nin kuzey ve güney İslam’ı ayrımı okuyucuya sunulur. Toynbee, Suudi Arabistan-Kahire hattını Güney İslamı, Buhara-Semerkant-İstanbul hattını da Kuzey İslam’ı olarak adlandırmaktadır. Bu doğrultuda Hanefilik, Malikilik, Mutezile, Maturidilik Kuzey İslam’ını; Şafiilik, Eşarilik, Hanbelilik ise Güney İslamını temsil etmektedir. Toynbee’ye göre batı için meydan okuma kudretinde olan İslam medeniyeti ilerlemeci ve bilimi önemseyen Kuzey İslam’ıdır.

Kur’an’da dinin ed-din formunda kullanılması belirli ve tek bir dinden bahsettiği anlamına gelmektedir. Bu nedenle din ve dinin formları arasındaki ayrımın gözetilmesi gerektiği belirtilir. İslamiyet büyük ‘’İ’’ ile yazıldığında Hz. Muhammed aracılığıyla insanlarla buluşturulan son dini, küçük ‘’i’’ ile yazıldığında ise bütün peygamberlerin insanları çağırdığı ortak zemini işaret etmektedir. Dinsel parçalanmanın temelinde ise ihtiras ve haset duygularının yattığı Casiye suresinin 17. Ayetiyle delillendirilir: ‘’Ve onlara (dinin) amacı konusunda açık işaretler verdik; onlar, bütün bu bilgilerin kendilerine verilmesinden sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı farklı görüşlere sarıldılar. İhtilafa düştükleri her konuda kıyamet günü Rabbin onlar arasında bir hüküm verecektir.’’

Özgürleştirici ya da köleleştirici güç olarak din konusu ulu’l-azm (girdikleri mücadeleyi sonuçlandırma konusunda kesin kararlı) peygamberler üzerinden irdelenir. Hz. Muhammed’in Arap toplumunda insanları köleleştiren üç otorite ile mücadele ettiği aktarılır. Bu otoritelerden Lat putuna sahip kabile, dinsel otoriteyi; Menat putuna sahip kabile, finansal sistemi elinde bulunduran otoriteyi; Uzza putuna sahip kabile de iktidar otoritesini temsil etmektedir. Hz. Muhammed’in bu putlarla mücadelesi aynı zamanda bu otoritelerle mücadelesi anlamına gelmektedir. Dinin asıl görevinin ilk etapta toplumu bu otoritelerden özgürleştirmek olduğuna dikkat çekilirken, ilerleyen süreçte dinin insanları tahakküm altına alan kurumsal ve radikal bir yapıya dönüştürülmesinden bahsedilmektedir.

‘’Din, iyi insan projesidir.’’ sloganı dördüncü ve son bölümün ana temasını oluşturmaktadır. İlahi mesajları kanun mantığıyla yerelleştirerek, dar kalıplara sıkıştırmaya çalışan ve dinin mutlak sahiplerini kendileri zanneden her türlü ötekileştirici zihniyete karşı; Kur’an mesajlarının bütün insanları ortak iyiye (ma’ruf) çağırdığı hatırlatılır.

Adalet ve merhamet arasındaki dengeli tutum konusunda ise şu ifadelere yer verilmektedir: ‘’zira adaletin hesap sormadığı yerde merhamet, haklarını kaybeder. Af ve merhametin, Tanrı’nın bozulan düzene/işlenen günaha karşı gösterdiği bir sıfat olarak insan eylemlerinde, düzenin makuliyetini ve mantıksal tutarlılığını bozmadan, akıl ve vicdanın ilkelerini sarsmadan gerçekleşmesi esastır. Kur’an’ın kıst olarak adlandırdığı budur.’’

Hamiyye ve sekine kavramaları karşılaştırılırken; hamiyye, sosyo-ekonomik tekelcilik sistemi, sekine dönemi ise kabile ve ırkların üstünlüğünü dışlayan temel hak ve özgürlüklerin herkese eşit derecede uygulandığı bir sistem olarak tanımlanmaktadır. ‘’Hakikati inkara şartlanmış olanlar, kalplerinde taassuptan kaynaklanan bir kibir (hamiyye) taşırken Allah da elçisine ve müminlere iç huzuru (sekine) ihsan etmiş ve onlara Allah’a karşı sorumluluk duygusu aşılamıştır; çünkü onlar, buna en fazla layık olanlardı ve onu pekala hak etmişlerdi. Allah, her şeyi tam bilendir’’ Fetih48/26

Tekelci/fitneci zihnin yarattığı dram konusunda fitne, bir milletin yahut din mensuplarının kendi içinde çatışması olarak tanımlanır. Hakikati kendi tekelinde görerek başkalarıyla sürekli çatışma halinde bulunan bu tavıra karşılık Maturidi’nin ‘tevakkuf etmek’ prensibi tavsiye edilir. Tevakkuf etmek, kelamcıların yorum geleneğinde çoklu doğruların olabileceğini kabul etmektir. Bu sayede hakikati kendi tekelinde görmenin yol açacağı çatışma önlenmeye çalışılmaktadır.

Peygamberin ümmi oluşunu insanları kök değerlerle buluşturması olarak yorumlayan Düzgün’e göre ümmet kavramının tanımı ‘Birimiz hepimiz endişesiyle hareket etme erdemini bir yaşam felsefesine dönüştüren insanların oluşturduğu birlikteliktir.’ Peygamberlerin insanlara tebliğ ettikleri sahih dinden uzaklaşma iki şekilde gerçekleşmektedir. Birincisi, dinin içine mitoloji ekleyerek; ikincisi ise Samiri örnekliğinde olduğu gibi dinden etkili bir parçayı söküp atarak. Her iki durumda da bozulmuş dinden sahih dine dönebilmek için tüm peygamberlerin kök değerlere dönüş mücadeleleri hatırlatılır.

Eserin son kısımlarında toplumsal helak konusu can alıcı bir şekilde işlenmektedir. Helak sürecinde adalet ve liyakatı esas almayarak zulmü karakter haline getirenlerin önce refaha boğuldukları ve refah içerisindeyken zulme devam ettikleri aktarılmaktadır. Helak yasasının hiçbir topluma istisnası olmadığı belirtilirken, helak konusu yazarımızın şu ifadeleri ile açıklanmaktadır:

Toplumun çözülmesiyle başlayan bu yokluğa sürüklenişe indirici darbe, bazen başka insanların eliyle (tedafu) bazen de bir doğa olayıyla vurulmaktadır. Bir halka dışarıdan saldırılması veya büyük doğa olaylarının travmatik bir etki yaratması her zaman olabilir. Ama bunlar, toplum olma direncini koruyanlara bir zarar vermez. Ancak tıpkı vücut direnci kırılmış bir insanın, her türlü bakteri ve virüsün saldırısına açık hale gelmesi ve en küçük bir saldırı karşısında kendini savunamayarak ölmesi gibi, toplumların da vücut direnci kırılabilir ve küçük saldırılarla yokluğa sürüklenebilirler. Toplumun direncinin kırıldığına işaret eden en büyük gösterge, toplumda adaletin işlememesi, liyakate göre insanlara muamele edilmemesi, külfetin herkes tarafından, nimetin ise sadece seçkinler tarafından bölüşülmesi ve benzeri ayrımcı durumlardır. İnsanları birbirine bağlayan ortak bağların gittikçe gevşediği bu toplumların yokluğu varlığına tercih edilerek tarihteki izleri silinmekte, onların yerine erdemin izini süren insanlar gelmektedir (istihlaf). Kur’an buna yeryüzüne iyi kulların hakimiyeti adını vermektedir.