“Ey Tarih! Bir adam bin üç yüz yıl önce gece yarısı tek başına şehirden çıkıp hurmalıklara giderek ağlıyordu; feryadını içine gömdüğü boğazında düğümleniyordu. Nefesi tutuluyordu, aşağılık kulakların duyabileceği korkusuyla başını kuyuya daldırıyor, içindeki ukdeleri orada açıyor, dertlerini kuyuya döküyor, rahatlıyor, hafifliyordu. Yuvasına ve yavrusuna dönen bir kuş gibi, boş kursağına dert taneleri toplayarak halifenin şehrine dönüyordu, hâlâ yalnızdı.”[1] “Ali, insanlık tarihindeki mazlum adaletin tecessüm etmiş şeklidir. Ali sadece konuşan Kur’an değildir, konuşan özgürlüktür, konuşan adalettir, konuşan aşkın insanlıktır. İnsanlığın çektiği tüm sıkıntılar, eziyetler, işkenceler, yediği kırbaçlar, verdiği şehitler, insanlığın ruhunu ve vicdanını inciten tüm zulümler, perişanlıklar, hileler ve ihanetler, iniltisini Ali’nin çehresinde ve Ali’nin boğazında bulmaktadır. Ali’nin ıstırabı budur. İşte bu yüzden kılıcı sırtında ve beyninde hissettiğinde Ali’nin ilk sözü şu olmuştur; “Kâbe’nin Rabbine and olsun ki kurtuldum.”[2]

Tarih, İslam’a karşı açılan savaşta tahribata uğrayıp yıkılmaya başlayan surlara, kemiklerini taş, etlerini harç, kanını da su yapıp o siperleri, o surları yeniden inşa etmeye çalışan yiğitlerle doludur. Hak ile batıl savaşı nasıl ki, ilk insandan süregelerek devam ediyorsa, doğru tarafta ve yanlış tarafta savaşan birileri her zaman olmuş demektir. Bununla beraber tekerrüre maruz kalan tarih, içerisinden hak ve batıl cephesinde savaşacak daha nicelerini çıkaracaktır. Allah’ın üzerimize emanet ettiği davanın büyük ve ağır yükü hep o kutlu insanlarla taşındı ve taşınacaktır.

Yine zamanların en sıkıntılı, en zor, en çaresizlik dolu anlarının yaşandığı, insanların insanlığının hiçbir önem arz etmediği bir çağ yaşanıyordu. Ve böylesine bir zamanda tarihin en kutlu, en mutlu, en umutlu olduğu günler gelmişti, bir Rasul ile. Karanlıklarla kararmaya başlayan âlemi, hakikatin sönmez nuruyla aydınlatmaya gelen bir elçi gönderildi huzura kavuşmak, felaha erişmek isteyene. O, tabir caizse “göklerin öğrencisi, yeryüzünün öğretmeniydi” ve kendisinden sonra hakikatin, adaletin, doğruluğun kaybolmaması için örnek bir nesil yetiştirdi. Onlarla yaşamın en zor zamanlarında, nefes almanın en sıkıntılı anlarında, yemek için bir lokma bulmanın en çaresiz demlerinde kutlu bir dava meşalesi yaktı, kıyamete dek sürecek. Bu davaya nice bedeller ödedi, hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan. Canını severek verecek nice şehsuvarlar, yiğitler yetiştirdi.

Yiğitlerin Serdarı

Bu yiğitlerden biri yiğitlerin serdarı, şehitlerin efendisi Hz. Ali’ydi. Ruhsatlar yerine azameti seçmiş, hırkasını sırtına alıp oturup dinlenmek yerine, sırtına ömrü boyunca cihadı kuşanmış biri. Bir hutbesinde, “Nefisleriniz için ruhsat aramayın. Ruhsatlar sizi onda zalimler yapar. İki yüzlülük yapmayın; ikiyüzlülük sizinle musibete hücum eder.”[3] diyerek İslamı yaşamada “ruhsat-azamet” dengesinin doğru anlaşılması için çabalayan ve bunu, hayatının her karesinde canlı bir şekilde, dediği şekilde yaşayarak gözler önüne seren biri. Dünyanın niteliğine ve niceliğine dair sözlerinde büyük anlamlar bulduğumuz Hz. Ali, dünya hayatının hızla akıp giden bir zaman olduğunu ve kıyametin arkamızdan kovaladığını, “gaye”nin ise önümüzde olduğundan söz ediyor. Gayeye ulaşmak için insanların dünya yüklerinden arınmalarının gerektiği hakikatini açıklıyor. Dünya hayatını ahirete bir hazırlık yeri olarak niteleyen ve dünyanın cazibesine kapılmamak için insanlara nasihati, şu muhteşem belagatle anlatıyor;

“Allah’ın kulları! Tartılmadan önce nefislerinizi tartın; hesaba çekilmeden önce siz onları hesaba çekin; boğazınız sıkılmadan nefes alın; zorla sürüklenmeden -sizden istenenetabi olun! Bilmiş olun ki, kişi kendine öğüt veren ve engelleyen oluncaya kadar, nefsine karşı yardım edilmeyen o kişiye kendinden başka engelleyen ve öğüt veren olmaz.”[4] Böylesine belagate hâkim, edebiyatı kuvvetli, felsefeyi ustaca kullanan bir yiğittir Hz. Ali. Tarih böyle yiğitlerin sırtında bu güne gelmiş ve hakikati taşımıştır.

Hz. Ali’nin Belagati

Hz. Ali’nin bu belagî ve edebî sözlerini satırlara kaydedenler, daha sonra bunlardan oluşan müstakil bir eser oluşturmuşlardır. O eserde Hz. Ali’nin sözlerinin üç minval üzere olduğunu görmekteyiz: Birincisi hutbeler ve fermanlar, ikincisi, yazışmalar ve mektuplar, üçüncüsü, hikmetler ve mevizadır (öğütler). Bu esere de Nehcu’l-Belağa (Belagatin Yöntemi) ismi verilmiştir. İmam Muhammed Abduh’un şerh ettiği Nehcu’l-Belaga eserinde Abduh, Hz. Ali denince aklına gelenleri şöyle özetler, “Yüce sözlere, ümmetin emrini üstlenen evliyaya, doğru yerleri onlara öğretene, şüphe yerlerinden onları sakındırana, ıstırabın kaygan zeminlerinden korkutana, siyasetin demdemeli yollarında onları irşad edende ferasetli olmanın yollarına, riyasetin mekânlarına çağıran hikmetli bir hatibin iniltilerini işitiyorum.” Yine bu eseri derleyen Şerif er- Radi, Nehcu’l Belağa eserinin mukaddimesine şöyle bir not düşmüştür, “Eğer Emiru’l-mü’minin’in fesahatin kurucusu ve kaynağı, belagatın tertipçisi ve yazanı ise, onunla edebiyatın gizli kalan yönleri ortaya çıktı. Kanunları ondan alındı. Her hitabeden onu örnek aldı. Her belagatli vaiz onun sözlerinden yararlandı. Buna rağmen onlar geride kaldı, o geçti, onlar gecikti, o, ilerledi. Çünkü onun sözlerinde ilahi ilimden bir alamet, nebevi kelamdan bir koku var.”

İnsanları, hayatı, dünyayı anlamaya ve tanımlamalarıyla anlamlandırmaya çalışan Hz. Ali, dünyanın niteliğine dair olağanüstü sözler söylemiştir. Bir hutbesinden örnek verecek olursak, “Başı cefa sonu yokluk olan bir yurdu nitelemem! Helalinden dolayı hesap, haramından dolayı ceza vardır. Orada zengin olan sınanır; fakir olan ise üzülür. Kim onunla koşmuşsa dünya onu geçmiştir; kim ondan vazgeçerse ona rastlar. Kim onunla görmek isterse, görmesini sağlar; kim onu görmek isterse onu kör eder” diyerek zihin koordinatımızı vurucu cümleleriyle dengelemeye yöneltmektedir.

Hz. Ali’nin Yalnızlığı ve Hüznü Tüm bunların yanında, ondan söz etmek aynı zamanda acılardan, yalnızlıklardan, sancılardan da söz etmek anlamına geliyor. Öyle ki, çok yalnız bırakıldığı zamanlar oldu. Rasulullah’ın irtihalinden sonra ashap arasına giren fitne kıvılcımları hızla yayılıyor ve kanlar acınmasızca oluk oluk akıyordu. Hz. Ali yapılması gerekeni yapmak istediğinde yapayalnız kaldığını gördü çoğu zaman. Ve şöyle hüzün dolu, sancı dolu sözler çıktı dilinden, “Etrafıma bir bakındım ancak evimin halkından başkasını bana yardım için göremedim. Onları ölüme sürüklemedim. Pisliklerini görmezden geldim. Kızıl şerbeti yutkundum. Öfkemi yendim. Zakkumdan daha acı olan meşakkati içtim.”[5] Bunun üzerine kendisini yalnız bırakan, yanlış anlayan, cihaddan kaçan, zulümle savaşmaktan korkan erkeklere de şöyle söyledi: Ya erkek bozuntuları! Adam olamadınız! Çocuksu düşünenler! Gerdeğe giren kadınlar gibi kakara kikiri yapanlar! Keşke sizi görmemiş, sizleri tanımamış olsaydım. Allah’a yemin olsun ki, bu, pişmanlık getiren tanımadır. Hüzün getiren bir sondur. Kalbimi irinle doldurdunuz, göğsümü kinle ateşlediniz. Yudum yudum dert içirdiniz bana. Ali Şeraiti, Hz. Ali’nin bu zamanlarını şöyle dile getirir, “Ali’nin acısı iki türlüdür: Birincisi onun, İbn Mülcem’in kılıcının zehrinden başında hissettiği acı, diğeri ise onu gece yarıları yalnız, Medine civarındaki hurmalıklara çeken ve inleten acıdır. Biz sadece onun İbn Mülcem’in kılıcından dolayı başında hissettiği acıya ağlıyoruz. Ama Ali’nin derdi bu değildir. Böylesine büyük bir ruhu inleten dert, bizim tanışık olmadığımız “yalnızlıktır”. Biz, bu derdi tanımalıyız, diğerini değil. Ali kılıcın acısını hissetmemektedir, biz ise Ali’nin derdini hissetmiyoruz.[6]

Bu yaşadığı, O’nu Allah’ın davası yolunda bir şeyleri topluca yapamamaktan dolayı muzdarip ediyordu. Vakit geliyordu o da insana dair tespitler yapıyor ve bazen sinirlenip kızıyordu. “Ey İnsanlar! Sizin için korktuğum şu iki durumdur: Arzu ve isteklere uymak ve olmayacak duaya âmin demektir. Arzu ve isteklere uymak Hakk’dan alıkoyar; olmayacak işlerin peşine düşüp acele bir rahatlığı düşünmek ise ahireti unutturur. Dünyanın şuracıkta arkasını dönüp gideceğine dikkat edin. Ondan arta kalan sadece bir kabın içinde içilmemiş bir kaç damlacıklardır. Bugün amel günüdür, hesap günü değil… Yarın ise hesap günüdür amel günü değil…”[7]

Yanlış Anlaşılmaktan Çekiniyordu

İnsanların ona “gözünü iktidar hırsı bürümüş” demelerinden çekindiği için hilafet hakkında konuşmuyordu. Hâlbuki o konuda konuşmaya söz sahibi olanların en öncülerindendi. Konuşamamanın derdiyle yanarken, susarsa eğer susmanın da tepkisinden çekiniyordu. Çünkü susunca da ölümden korktu diyeceklerdi. Kendisi için şunu söylediği rivayet edilir, “Allah’a yemin olsun ki; Ebu Talib’in oğlunun ölüme olan isteği, çocuğun ana memesine olan isteğinden daha fazladır.” Yani korkusu yoktur insanlardan fakat fitne çıkmasından ve Rasul’ün emanet bıraktığı toplumun ifsad olmasından çekiniyordu. Ve haykırıyordu hakikati, “Adaletle iş yapamayan, zulümle yapmak istediğinde daha aciz bir konumdadır.” Hz. Ali, çağının büyük âlimi, hâkimi, aynı zamanda edibidir. Fakat olanlara baktığımızda onu olması gereken durum ve yerden çıkarmışlar. Acı, elem çektirmişler. O ise sürekli bir nefis muhasebesi içinde bazen kendine, bazen olanlara kızıyor. Bu dünyanın türlü türlü işlerine şaşıyor ve yüzünü sık sık ahirete dönüyor. Fedakârlıktan hiç çekinmiyor hatta kurban olmayı dahi göze alıyor. Yaşadığı siyasi kargaşa içinde misyon olarak kendini ortaya koyuyor. Öyle ki oğlu Hüseyin de kendisi gibi onurlu bir hayat yaşayıp şerefli bir ölümle şehitlerin sultanı oluyor. Zira Hz. Ali büyük bir imtihanın başarılı öğrencisidir.

Hz. Ali’nin Hayatını Üçe Ayırdığımızda…

Şeraiti, O’nun hayatını üç bölüme ayırmaktadır. Bunun yirmi üç yılı öğreti için cihat, yirmi beş yılı vahdet için tahammül ve sabır, beş yılı adalet için devrimdir. O, yaşamı boyunca duruşuyla vahdetin kurucu rolünü üstlendi ve bir nevi o tarihlerde vahdet düşüncesinin mimarlığını yaptı. Yine Şeraiti der ki, “Hiçbir şeyin olmadığı ve bir kenara itildiği yirmi beş yıl boyunca muhafazakârdı, büyük bir imparatorluğun yönetimini elinde bulundurduğu gün ise devrimci olmuştu. Bu, diğer tüm insanların tersini yaşadığı bir yazgıdır. Hepsi önce devrimcidirler, iş başına gelince muhafazakârlaşırlar.”[8]

Doğru Allah Tasavvuru İçin Verdiği Mücadele

O, tüm hayatı boyunca ümmetin vahdetini derdi olarak belirledi. Bunun için de doğru bir Allah tasavvuru için çok söz söyledi, inanarak söylediği bu sözlerin bedellerini de ne pahasına olursa olsun ödemekten bir an bile kaçmadı. Sahih bir din algısı ancak yaratıcının doğru tanınmasıyla gerçekleşebilirdi. Bu hakikati bilen Hz. Ali şöyle demiştir, “Dinin başlangıcı, temeli O’nu bilmektir. O’nu bilmenin, tanımanın kemali ise O’nu tasdik etmektir. O’nun tasdikinin kemali ise O’nu birlemektir. O’nu birlemenin yolu O’na ihlâslı olmaktır. O’na olan ihlâsın kemal yolu O’ndan noksan sıfatları uzaklaştırmaktır. Bilinmelidir ki, hiçbir sıfat O’nu tam anlamıyla tanımlayamaz. Sen akıllarda sona eren bir Allah değilsin ki, akılların düşüncesinin esintisiyle bir şekle bürünesin; hatırlarının düşüncelerine girmezsin ki, sınırlı ve idare edilen olasın.” Yaratıcıyı hamd ederek söze giriyor ve sonra zihinlerde oluşması gereken doğru Allah tasavvuru için şöyle tanımlamalar yapmıştır:

Sözleriyle övgüsüne ulaşamadıkları, nimetlerini saymakla bitiremedikleri, çalışıp çabalayanların da O’nun hakkını layıkıyla ödeyemedikleri Allah’a hamd olsun. O’nun mahiyeti hakkında düşünenler O’nu idrak edemezler, bu konuda derine dalanlar da bir sonuca varamazlar. Çünkü O’nu sınırlayacak bir sıfat da mevcut değildir, sayılı vakti yoktur, belirli bir zamana uzatılmış bir eceli de yoktur. Varlıkları kudretiyle yarattı, rüzgârları rahmetiyle estirdi, yeryüzü alanına dağları çaktı. Kim Allah’ı vasıflandırmaya kalkışırsa O’nu bir başka şeye eşit/denk kılmış demektir. Kim de O’nu bir şeyle eşit kılarsa, O’nu ikilemiştir. Allah bunlardan uzaktır. Kim de O’nu ikilerse, O’nun kısımlara ayrılabileceğini kabul etmiş olur. Kim de bunu kabul ederse tam bir cehalet içine düşmüş, O’nu tanımamış olur. Kim de O’nu tanımazsa O’na yön tayin etmiştir. Kim de O’na yön belirtirse, O’nu işaret eder. Kim de O’nu işaret ederse O’na yer tayin etmiş olur, kim de O’na yer tayin ederse O’nu sınırlamış olur. Kim de O’nu sınırlarsa O’na sayı vermiştir. Kim de sayarsa O’na rakam vermiştir. Kim ki “fime (nerede)” derse O’nu bir şeyin içinde zikretmiş demektir. Kim de “alame(neyin üzerinde)” derse O’nu herhangi bir şeyin üstünde görür ve o şeyin dışındaki alanları ise O’ndan boş olarak sanır. O vardır, ancak birileri O’nu var etmemiştir. Mevcuttur, ancak yokluktan var olmuş değildir. Her şeyle birliktedir ancak beraber değil. Her şeyin dışındadır ancak ayrı değil. Alet ve hareketlere muhtaç olmayan bir el Fail’ (işleyen)dir. El-Basir (gören)dir, yarattıklarından hiçbiri var olmadan önce dahi el-mütevahhid (bir)dir. O, hakikat için varlığını Allah’a adayan, gözünü kırpmadan mazlumlar için zalimlerin karşısında direnen, hakiki başarıyı doğruluğun ardında sabrederek bekleyen, kendisini yaptığı hatalar için sürekli hesaba çeken, sahip olduğu imkanları ilahi rızaya ters düşecek şekilde kullanmayan, zulmün karşısında varlığını siper etmiş ve şecaatiyle inanmayanların kalplerine korku salan, tevazusu, merhameti ile kırmaktan ve üzmekten çok sakınan ilim ve irfan sahibi idi. Samimiyeti ile yüreklerimizi derinden titreten Hz. Ali ile ilgili yazımızı onun dilinden söylenmiş bir dua ile sonlandırıp, O’nun zihnimizde bıraktığı etkiyi hayata geçirmek umuduyla… Allah’ım! Benden daha iyi bildiğin şeyler için beni bağışla! Aynı hatayı tekrar edersem, beni yine bağışla! Allah’ım! Kendi kendime yapmaya söz verip de yapamadıklarım için beni bağışla! Allah’ım! Benim için bakışların işaretlerini, sözlerin düşüklüğünü, kalbin şehvetlerini ve dilin sürçmelerini bağışla!

Allah’ım bu, Senin olan tevhidi Sana tahsis edenin, bu övgülere ve medihlere Senden başkasını layık görmeyenin makamıdır. Bende Sana karşı, miskinliğini Senin ihsanından başka bir şeyin zorlayamayacağı, fakirliğini Senin ihsanından ve cömertliğinden başka bir şeyin kurtaramayacağı bir fakirlik ver. Bize bu makamda rızanı bağışla. Bizi, Senden başkasına el uzatmaya muhtaç etme. Zira “Sen, her şeye kadirsin…”

ÖMER NOYAN

[1] Ali Şeriati, Ali, s.568

[2] Ali Şeriati, Ali, s.343

[3] Nehcu’l-Belağa, 84. Hutbe

[4] Nehcu’l-Belağa, 88. Hutbe

[5] Nehcu’l-Belağa, 26. Hutbe

[6] Ali Şeriati, Ali, s.122-123

[7] Nehcu’l-Belağa, 42. Hutbe

[8] Ali Şeriati, Ali, s.343