Dershane görevlisi öğretmenin elinde bir deneme sınav sonucu, karşısındaki koltuklarda karşılıklı oturan anne baba. Biraz mahcup, biraz üşengen, Niye geldik İstanbul’a türküsünü söyleme modundalar. Öğretmen, avını köşeye sıkıştırmış işbilir avcının özgüveniyle konuşuyor:

“Çocuğunuzun durumu çok kötü. Bu sonuçla SBS’de hiçbir şey yapamaz. Biliyorsunuz SBS’deki puanına göre belirleniyor gideceği lise. İyi bir liseye gidemezse, üniversiteye giremez. Üniversite okuyamazsa bir iş sahibi olamaz. Çocuklar bizim geleceğimiz.” Bunun gibi daha bir sürü süslü, acıklı, karnımızın tok olduğu sözleri sıralıyor. Allah bilir hangi kişisel gelişim kitabından aşırdığı cümlelerle anne babayı çocuklarını dershaneye yazdırmazsa bir baltaya sap olamayacağına ikna etmeye çalışıyor.

Çocuk bir suç işlemiş de infazını bekleyen bir mahkûm gibi öğretmene bakıyor. Eğreti oturuyor sandalyede. Üç numara saçlarının gizleyemediği kırıklar ve yüzündeki tırnak izleri çocuğun bu mahzun duruşunun doğal hali olmadığını anlatıyor. Yerleri granit olan bu yapının bir parçası olmadığını çamurlu ayakkabıları ele veriyor.

Baba istenilen kıvamda değil. Muhtemelen dershane parasının sırtındaki kamburluğa katkısını hesaplıyor. Anne okumamış olmanın sancısı ve çocuğunu bir baltaya sap yapma iştiyakıyla atılıyor:

— Peki dershaneye yazdırırsak çözüm olacak mı?

— “Çocuğunuzun kaydını yaptığınız zaman biz onları mevcudu az sınıflara alacağız. Hemen bir rehber öğretmen görevlendireceğiz. Çocuğun seviyesi belirlenip hemen bir program hazırlanacak. Hangi saatlerde ders çalışacak, ne kadar dinlenecek, televizyon izleme, oyun oynama saatleri belirlenecek, hayal saati olacak; ama yalnız günde on beş dakika…”

Duymuyorum konuşanları, konuşanlar beni fark etmiyorlar.

Bir yıldız kayıyor göğümüzden o anda. Baba yutkunuyor. Anne bir dilek tutuyor içinden; “inşallah doktor olur.”

***

Bileklerini anladık ta çocuğum, hayallerine nasıl pranga vurulur? Seni bir baltaya sap edebilmek için hayata tutunduğun hayallerinden edecekler. Vıcık vıcık, sentetik hayaller kurduracaklar on beş dakikalık. Sığdır diyecekler. Söz dinlemediğinde hayal kurmama cezası verecekler. Dizilerden kaptıkları ideal ebeveyn kisvesiyle; “bugün sana televizyon yok” der gibi bir çırpıda diyecekler. Seni sap edecekler çocuğum baltalarına, sap. Dallarını tek tek kırarak yapacaklar bunu. Yontacaklar seni. Sürgün vermeyesin diye. Seni izole edecekler sokaklardan. Kitaplara, testlere boğacaklar seni. Deneme sınavlarıyla deneneceksin gün aşırı. Aldığın puan kadar değerleneceksin. Seni kitap gibi edecekler; jelâtinli, pahalı, çok satılan ama pek okunmayan alelade bir kitap gibi.

Kaç kurtar kendini, diyeceğim ama ne çare kaçamazsın ve kurtaramazsın kendini. Bilenmiş giyotinleri hazır bu iyi niyetli cellâtların. Annen sehpaya çıkman için dua ediyor çocuğum. Baban bütçesinden pay ayırıyor bunun için.

Tüm bunları evlat, senin istikbalin için yapacaklar. İstikbalin için istiklaline kastedecekler. Gerekirse ceketimi satarım, yeter ki çocuğum okusun fedakârlığı adı altında yapılacak tüm bunlar dâhili bedbahtlarca.

Seni eğip öğütecekler. İsmini eğitim öğretim koyacaklar tüm yaptıklarının. Pay edileceksin öğretmenlerin ve annen baban arasında. Etin öğretmenlerine verilecek evlat, kemiklerine annen baban talip olacak. Sana günde on beş dakika, ama sadece on beş dakika hayallerin kalacak.