Kasas (Kıssalar): “İbret” Simgesi

Kasas Suresi, toplam 88 ayetten oluşur. İçeriğinde ele alınan konular surenin Mekki olduğunu göstermekle kalmaz, tarih olarak da 10. yılda geldiğine işaret eder.

Tarih : Agustos 04, 2017
Sayı : Temmuz-Ağustos 2017
Konu : İnceleme
Yazar :Kadir CANATAN

 

Kasas Suresi, toplam 88 ayetten oluşur. İçeriğinde ele alınan konular surenin Mekki olduğunu göstermekle kalmaz, tarih olarak da 10. yılda geldiğine işaret eder. Sûre, adını 25. âyette geçen “el-Kasas” kelimesinden almıştır. Kasas, “kıssalar” anlamında olup Kur’an’da geçen kıssa ve olaylar için kullanılır. Sûrede, özellikle Hz. Mûsâ’nın çocukluğunu, peygamber oluşunu, Musevîleri Mısır’dan çıkarmasını ve Firavun ile ordusunun boğulmasını kapsayan süreçler anlatılmaktadır. Ayrıca maddî servet ve kudrete bel bağlamanın kötü akıbetini vurgulamak üzere Kârûn kıssasına yer verilmektedir.

Kıssa, kendine özgü bir anlatım türüdür. Bu anlatım türü, geçmişte ve günümüzde, çoğu zaman tarih ve mitolojiyle karıştırılmıştır. Bu bakımdan onun ne olduğunu anlamak için, karşılaştırmalı bir çözümleme yapmak gerekiyor. Kıssa, tarih ve mitoloji üç farklı anlatım biçimidir. Bu üç anlatım türünün ortak özelliği, geçmiş hakkında konuşmalarıdır. İnsanlığın geçmişi, ortak temel olmakla birlikte, bu türlerin her biri geçmişi belirli bir şekilde hikâye eder. İşte, geçmişi yansıtma ve aktarma biçimlerinin farklılıkları bu üç türün ortaya çıkmalarının ve varoluş gerekçelerinin ana nedeni olmuştur.

Tarih bilimini, diğer anlatım türlerinden ayırt eden en önemli nokta, tarihçinin olayları zaman ve mekân bildirerek vermesidir. Olayların ne zaman, nerede ve nasıl olduğu şeklindeki sorular, tarihçinin kendisine sorduğu başlıca sorulardır. Bu soruları cevaplandırırken farklı ve geçerli kaynakları konuşturur. Bu kaynaklar arasındaki çelişkileri uyumlu bir şekilde yorumlamaya çalışır. Üstelik elde edilen yeni belgeler çerçevesinde tarihçi bilgilerini sürekli bir biçimde düzeltmek ve uyarlamak zorundadır. Başka bir deyişle tarihî bilgi, nesnelliği zaman içinde elde edilen bir bilgi türüdür. Yeni belgeler ve bulgular, her an tarih hakkında bildiğimiz bazı şeyleri değiştirebilir. Bu anlamında tarihçinin dogmatik olmak gibi bir lüksü yoktur.

Mitoloji, bir halkın, dinin ya da sosyal grubun efsanelerini/mitlerini sistematik olarak inceleyen bir bilim dalıdır. Mit (ya da efsane), Yunanca da “aktarılan söz” ya da “söylence” demektir. Mitler, genel olarak bir kuşaktan diğerine aktarılan hikâyelerdir. Bu hikâyeler, tarihten farklı olarak belirli bir zaman ve mekâna sığdırılmaz. Her halkın kendine özgü efsaneleri olmakla birlikte, bir anlatım türü olarak efsaneler birbirine çok benzerler. Başlıca dört tip efsaneden bahsedebiliriz:

1) Evrenin ve insanın doğuşunu anlatan kozmogonik efsaneler; 2) Dünyanın sonunu ilan eden eskatolojik efsaneler; 3) İnsanlığı kurtaran kahramanların efsaneleri ve 4) Bir şeyin ortaya çıkışını açıklayan etiyolojik efsaneler. Tüm bu efsanelerde ortak olan özellik, söz konusu olaylarda göze çarpan olağanüstülüktür. Aşkın ve doğaüstü bir güç olayların akışına etki de bulunur. Doğal olayların açıklanması, içerden değil dışarıdandır. Çoğu zaman Tanrı(lar) şeklinde kişileştirilen güç(ler), olayların asıl sebebi olarak gösterilir(ler).

Mit hakkında yapılan modern yorumlar, mitlerin daha çok sembolik ve alegorik anlatımlar olduğu şeklindedir. Bu bakımdan mitlerin literal değil, farklı katmanları olan çok-katlı bir yapı olarak okunması gerekmektedir. Hatta karşılaştırmalı mitoloji çalışmaları, farklı efsanelerin temelinde yatan evrensel gerçekleri ortaya çıkarabileceğimiz fikrinden hareket etmektedir.

Tarihsel olaylar hakkında tarih bilimi ne kadar nesnel ve somut olmak isterse, mitolojik anlatılar o kadar tarihten kopuk, öznel/uçuk ve soyut kalırlar. Tarih, belge ve bulgulara dayanır, oysa söylenceler sözlü bir kültür olarak kuşaktan kuşağa aktarılırlar. Söylencelerin teminatı, bizzat halktır; yani “kolektif bellek”tir. Tarih bilimi, olayları bireysel tarihçilerin çalışmalarıyla aydınlığa kavuşturmak isterken, efsaneler toplumsal kültürün bir parçası olarak yeni kuşaklara aktarılırlar ve böylece yeniden üretilirler.

Pekiyi tarih ve mitoloji karşısında kıssaların konumu nedir?

Kıssalar, tarihte yaşanmış kişisel ve toplumsal deneyimleri yansıtan bir anlatı türü olmakla birlikte, tarihçilerde gözlendiği üzere kendini belirli bir zaman ve mekânla bağlamaz. Kıssalar, nerede ve ne zaman yaşandığı noktasında zamana ve mekâna değil, daha çok vermek istediği mesajı öne çıkaran ve ona vurgu yapan bir anlatım türüdür. Bu anlamda deneyimsel temeli tarihi realiteye dayanmakla birlikte, belgelendirilmesi ve tarihsel bağlamına yerleştirilmesi onun birincil mevzu değildir.

Kıssanın aksine mitolojinin amacı, topluma ve gelecek kuşaklara bir mesaj vermek değildir. Olayların olağanüstü ve hatta doğaüstübir temelden hareketle açıklandığı efsanelerde insanoğlunun bilme ihtiyacına bir cevap verme kaygısı vardır. Fakat açıktır ki bu bilme isteği bilimsel bir cevapla karşılık bulmaz. Bilimde yasallılık ve sebep-sonuç ilişkileri, doğal olaylar içinde aranırken, mitoloji de bu doğallık da açıklanması gereken bir sorun olarak önümüzde durur. Bu nedenle o daha temel, aşkın ve üst bir açıklama tarzının sözcülüğünü üstlenmiştir. Doğalın doğaüstü ile açıklanması efsanenin toplumsal bellekle ilişkisinden türer. Bilim, bireysel çabalara dayanırken, efsane toplumsal çabanın ve toplumsal belleğin bir ürünüdür.

Kıssanın, tarih ve efsaneyle açık farkına rağmen o, bazen efsaneye bazen de tarihe benzetilmiştir. Bu benzetmenin her zaman bilgi eksikliğinden kaynaklandığını söylemek doğru değildir. Bir şeyin statüsünü ve itibarını düşürmek isteyenler, onu “efsane” (masal) olarak etiketlemek ve dolayısıyla efsaneleştirme yolunu seçmişlerdir. Hem geçmişte hem de günümüzde alternatif söylemleri kısmak isteyenlerin temel iddiası ve sloganı şu olmuştur: “Bunlar geçmişlerin efsaneleridir/masallarıdır.” Bu slogan, bir ideolojik söylemi yansıtır. Bu söylemi dillendirenler, amaçları tarihî gerçekleri bilmek olmadığı gibi yeni anlatıların vermek istediği mesajı da algılamak değildir. Bilakis onlar alternatif söylemlere karşı kulakları sağır kimselerdir. Onların kulakları vardır, ama işitmezler; onların gözleri vardır, ama görmezler. Onlar, yeni mesajı örtmek ve gizlemek isteyen, duyarsız ve çıkarlarından başka bir şeyi düşünmeyen insanlardır.

Kıssaları mitolojileştirme işlemi açık bir tarafgirliğin ve kötüniyetin bir ifadesi iken, kıssalarıtarihselleştirme çabasıda maksadıaşan bir işgüzarlığın ve iyi niyetin ürünüdür. Kur’an’nın ve Kur’an kıssaların tarihte ve günümüzde efsaneleştirilmesi sürecine karşı gelişen tepki, onları tarihselleştirme şeklinde tezahür etmiştir. Önce Batı dünyasında İncil ve Tevrat’ın tarihsel ve arkeolojik arka planına yönelik olarak başlayan çalışmalar, zamanla Müslüman dünyaya da sıçramıştır. Bu çabalar, Kutsal kitapta anlatılan kıssaların tarihsel bir gerçek olduğunu kanıtlamak için söz konusu kıssaları belirli bir zaman ve mekâna yerleştirmeye yönelmiştir. Sözgelimi asırlarca yeri yurdu ve mekânı merak edilmeden anlatılan Ashab-ı Kehf hikâyesinin tam olarak nerede ve ne zaman vuku bulduğu sorulmaya başlanmış ve bu olayla ilgili olarak farklı zamanlar ve mekânlar telaffuz edilmiştir. Bu tarihselleştirme çabaları, somut ve geçerli sonuçlar vermediği gibi insanların dikkatini kıssaların vermek istediği esas mesajdan başka yönlere çevirmiştir. Tarihsel belgelere dayalı ispat çabaları ve bu düzlemde ortaya çıkan tartışmalar, bir anlatım tekniği olarak seçilen kıssalara farklı bir statü kazandırma gayretine yol açmış ve Kur’an’ın ibretlik hikâyelerini sıradan tarihi olaylar cümlesine indirgemeye yönelmiştir.

Kıssalar üzerinde yapılan bu iyi ve kötü niyetli tasarruflar, zaman zaman insanlar üzerinde de –maalesef- etkili olmuş ve dolayısıyla belirli bir başarıya ulaşılmıştır. Ancak bu göreceli başarıyı, sadece iyi ya da kötü niyetli insanların çabasına bağlamak da tümden doğru değildir. Bunun söz konusu anlatım biçimlerine içkin bir boyutu da bulunmaktadır. Kıssalar, edebi bir tür olarak hem efsane hem de tarih bilimiyle kesişen noktalara sahiptirler. Kıssalar, tarihsel yaşanmışlığa işaret eden deneyimler olduğu için tarih bilimiyle ortak bir realiteyi paylaşırlar. Öte taraftan efsane ile kıssa, olağanüstülükler sergileme açısından benzerlikleri olan iki farklı anlatım biçimidir. Bu bakımdan kıssaların her iki türe de dönüştürülmesi görece kolay bir işlemdir. Ama bugüne kadar tarih, efsane ve kıssa şeklinde farklı edebi türlerden bahsedebiliyorsak, bunun tümüyle başarılamadığı da ortadadır. O halde bu türleri, birbirine özdeş kılma gayretlerini bir tarafa bırakıp kendi özgün yapıları içinde kavramak ve anlamak gerekiyor.

Kur’an bir dil olarak kıssayı kullanmış ve kıssalar Kur’an’da neredeyse üçte bir oranında bir yekûn teşkil eder. Açıktır ki bu Kur’an’ın muhatabı olan toplumlar açısından garipsenecek bir durum değildir. Kıssanın bu kadar önemli bir yekûn teşkil etmesi ve bir kıssanın özel olarak seçilmiş olmasının çeşitli sebepleri vardır (A. Bulaç, Kur’an Dersleri, C.5, Sh. 281-282).

1)      Seçilen kıssalar muhataplar, daha genel ifadesiyle insanların ders çıkarmaları için yeterli örnekler içermektedir.

2)      Kıssalarda ismi geçen şahısların veya olayların vahyin ilk muhatapları Arapların kollektif hafızasında yer vardır.

3)      Uzun bir peygamberler tarihi olmasına rağmen bir kısım peygamberlerin hikayesi anlatılarak örnekleme yapılmıştır.

4)      Kıssa bir tür “örnek olay”, yani “tipoloji”dir. Beşeriyetin tarihinde benzeri sayısız olay vuku bulmuştur.

5)      Kıssanın kendisi yerel-yöresel ve tarihseldir. Ancak ondan çıkarılacak ders ebedi ve evrenseldir.

6)      Kıssa tarih değildir ama tarihe ışık tutar.

7)      Kıssaların aktarmanın hikmeti ve maksadı geçmişten, tarihsel olaylardan hareketle bugüne ve geleceğe ışık tutmak, ders-ibret çıkarmak; aynı hatalara düşülmemesi için öğüt vermek, muhatapları uyarmak olduğu kadar hem vahyin ilk muhataplarına hem bugün ve kıyamete kadar gelecek nesillerin “kalplerini sağlamlaştırmak”tır (Hud, 120).

8)      Kıssalar dolayımında verilen bilgiler; aktarılan haberler peygamberin kendi şahsi bilgisi değildir: Tamamen gayp haberi olarak ona vahyedilmektedir.

Bu ifadelerden kıssanın “ibret” verme yönü baskın görünmektedir. İbret, genellikle kötü olaylardan çıkarılan ders demektir. Bu tarihe belirli bir yaklaşım biçimidir. Milli şaiirimiz Mehmet Akif Ersoy bu yaklaşım biçimini şöyle ifade etmiştir: "Tarih"i  "tekerrür"  (tekrar) diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?