Bu makalede, ‘kardeş’ kavramının Kur’ân’daki genel kullanımına işaret edildikten sonra, ‘din kardeşliği’ ve ‘insanlık kardeşliği’ çerçevesinde bazı mülâhazalar serdedilecek; din kardeşlerinin birbirlerine karşı görev ve sorumlulukları hatırlatılıp, insanlığın birbirlerine karşı kardeşçe duygular geliştirmeleri için gerekenler hakkında birtakım ipuçları sunulmaya çalışılacaktır.

KARDEŞ KAVRAMI

“Aynı karnı paylaşan biyolojik şahsiyet”lerden her birine kardeş (karın-dâş) denmektedir; babaları bir olduğu halde farklı karınlardan doğanlar arasında bu kadar güçlü bir kardeşlik hissi bulunmaz. Soydaşlığı -yani aşiret, kavim ve kabile birliğini- de kapsayan bu biyolojik karındaşlık hakkında Kur’ân’da pek de olumlu bir dil kullanılmaz. Sözgelimi dünya üzerinde işlenen ilk suç bir insanın kardeşini katletmesidir;[1] ‘kardeş’leri yani toplumları peygamberlere asla iyi gözle bakmamış, kardeşçe değil düşmanca yaklaşmıştır; âhirette insanın ilk kaçacağı kişi de kardeşidir.[2] Kur’ân’daki kardeş temasının en iyi yansıtıldığı bölüm sayılabilecek olan Yusuf Sûresi’nde, Hz. Yusuf’la kardeşleri (yani ağabeyleri) arasındaki ilişki; kıskançlık, entrika, öz kardeşinin varlığına tahammül edememe, onu yok etmeye teşebbüs ve sonuçta ortadan kaldırma şeklinde özetlenmiştir.

Ancak kardeşler arası ilişkiler genelde bu kadar acımasız değildir. Sözgelimi Hz. Musa’nın ağır risalet yükü, kardeşi (ağabeyi) Harun tarafından hafifletilmiş; Musa-Harun ikilisi, kardeşler arası ilişkiye güzel bir örnek olarak sunulmuştur. Son olarak; Cennette Müminlerin birbirlerine karşı hiçbir öfke, kıskançlık, kırgınlık ve kin taşımayacağı ifade edilerek,[3] Cennet sahiplerinin, koltuklarında karşılıklı olarak ‘kardeş kardeş’ oturacakları belirtilmiştir. Karşısında oturduğu kişiden son derece memnun, asude, esen, rahat bir oturuşun, ‘kardeşçe’ diye nitelenmesi Kur’ân’da kardeş kavramına ne kadar olumlu bir anlam yüklendiğini gösterir. Cennet tavsiflerinin aynı zamanda ‘ideal hayat’ın sembolik bir anlatımı olduğu düşünülürse, bu âyetlerde dünyadakilere ideal kardeşlik numunelerinin sunulmuş olduğu da söylenebilecektir. Kaldı ki, Hz. Yusuf’un kardeşleri onunla ana-baba bir kardeş değildir; sadece babaları aynıdır ve ‘ana-baba bir’ kardeş olduğu Bünyamin ile Yusuf’un ilişkisi gayet olumludur. Bu kıssada da, aslında Hz. Peygamber’le Müşrik ‘kardeş’leri yani Mekkeliler arasındaki ilişki özetlenmektedir. [Kur’ân’da peygamberler toplumlarının kardeşi olarak nitelendirilir[4].]

DİN KARDEŞLİĞİ

KAN BAĞI MI, DİN BAĞI MI?

Kur’ân’da bütün insanlık zımnen kardeş sayılmış olmakla birlikte, daha ziyade, inanç, duygu ve düşünce birlikteliği içinde olan kişiler kardeş sayılmış; Müminler birbirinin kardeşi addedildiği gibi[5] Münafıklar da kâfirlerin kardeşi olarak nitelendirilmiştir.[6] Çünkü ‘insanî şahsiyet’ insanın bedeninde değil, ruhundadır. Yani, ırk, renk, kan gibi maddî özelliklerde değil, inanç, duygu, düşünce, kültür ve medeniyet gibi manevî özelliklerdedir. Bu bakımdan, arkadaş, dost, ahbab, sırdaş[7] gibi Kur’anî kelimeler de kardeş[8] kavramı çerçevesinde değerlendirilebilir.

Cahiliye döneminin kabileciliğe ve ırka dayalı kardeşliği, Kur’ân’la birlikte yerini iman kardeşliğine bırakmış; kardeşlik kavramı kan bağı, yani aşiret, kavim ya da ırk çerçevesindeki biyolojik özelliklere değil, din bağına dayandırılmıştır. −Ama bu sözde değil, barış ve güvenlik esasına dayalı amelî bir imandır.−[9]

 KARDEŞLİK AHLÂKI

Ahibbâ şîve-i yağmâda mebhût eyler a‘dâyı

Hudâ âsâr-ı izmihlâl göstermesin bir yerde!

 Kardeşlik; bir imtihan vesilesi

İnsanlar genelde en yakınlarındaki insanlara karşı sergiledikleri tutum ve davranışlarla cennetlik ya da cehennemlik oldukları için, kardeşlik temel imtihan vesilelerinden biridir. Kardeşlerin görev ve sorumlulukları bağlamında öncelik şüphesiz hukukî alanda olup ahlakî saha daha sonra devreye girer:

Kardeşler arası ilişkiler güvenlik, barış, sevgi, saygı, hoşgörü, şefkat ve merhamete dayalı olmalıdır. Kardeşler birbirlerinin can, mal, ırz/namus, akıl ve inanç/düşünce güvenliklerinden herhangi birini kesinlikle ihlâl etmemeli, barış ortamını tesis etmeye çalışmalıdır. Kardeşliğin temeli budur. Ahlakî görev ve sorumluluklar ancak bundan sonra devreye girebilir: Kardeşler birbirlerine hakkı, sabrı ve merhameti tavsiye etmeli;[10] günah ve düşmanlıkta değil iyilik (برّ) ve takvada yardımlaşmalı;[11] derdi ile dertlenmeli; kardeşlerini zalimlerin karşısında yalnız bırakmamalıdır. Çünkü güvenlik ve barış içerisinde aynı havayı soluyan herkes birbirinin velîsidir; onlardan birini rahatsız eden zâlimane bir tutum diğerlerini de rahatsız etmek durumundadır. Yine, kişi kardeşine sövmemeli, hakkında ileri geri konuşmamalı, suizanda bulunmamalı, gıyabında çekiştirmemeli, bir casus edası ile hakkında bilgi toplamamalıdır.[12] Bunlar kardeşliği zedeler; benliklerde onmaz yaralar açar…

 

“Ya Rabbi! İman edenlere karşı gönüllerimizde kötü bir düşünce bırakma. Sen gerçekten şefkatlisin, merhametlisin” (Haşr 59/10).

Bu konuda Hz. Peygamber örnek alınmalıdır: Hz. Peygamber çok iyi tanıdığı münafıkları dahi deşifre etmemiş; onların elebaşları için yine de dua ve istiğfar etmek istemişti…[13]إنما المؤمنون إخوة âyetinde[14] de buyrulduğu gibi, “Müminler, sadece ‘kardeş’ olabilirler; birbirinin kanına susamış birer düşman değil!..” Tabiî, Müminler arası anlaşmazlıkların taraflar arasında halledilebilmesi için diyalog şarttır; bu, anlaşmazlıkların kardeşlik çerçevesinde çözülmesini sağlayabilir. Tarafların şeytanî/nefsanî egoist dürtüleri yüzünden bunu başaramamaları durumunda, üçüncü kişi ve grupların devreye girip sorunu adaletle çözmesi gerekir.[15]

 Anlaşmazlıklar nasıl azaltılabilir?

Kardeşler arası kavgaları önlemenin en temel yolu, aslında, kavgaya hiç sebebiyet vermemektir. Kavga ve anlaşmazlıkların -sadece Müslümanlar arasında değil beşeriyet arasında da- azaltılması isteniyorsa, öncelikler iyi belirlenmeli; teferruât değil makāsıd öne çıkarılmalı ve temel ilkelerde birleşilmelidir.

Lider pozisyonundaki kişilerin temel hedefi; dinî ya da siyasî elitlerin kulu kölesi olacak yaramaz, faydasız, asalak, taklitçi, sünepe kişilikler üretmek değil, sağlam karakterli, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür”, kendi kendine yeten, özgüven sahibi, barışçıl, güvenilir ve faydalı bireyler yetiştirmek olmalıdır. İnsanları birbirine yaklaştıran sevgi, cömertlik, diğergâmlık, alçakgönüllülük, fedakârlık gibi değerler çoğaltılıp bunların zıttı olan, yani insanları birbirinden uzaklaştıran nefret, fesat, bencillik, kendini dev aynasında görme (kibir), ötekini kıskanma (haset) ve küçük düşürme gibi rezilce tutum ve davranışlardan kardeşler olarak uzak durulmalıdır.

 Birlik ruhu… Ama nereye kadar?

Cemaat ruhu, fertlerin kalabalıklar içinde savrulmaması bakımından son derece faydalı bir payanda olmakla birlikte, zaman zaman ferdiyeti önlemekte, şahsî gelişimi engelleyerek fertleri sürü psikolojisine itmektedir. Böylece, dinî reisleri ne derse cemaatler sorgusuz sualsiz yerine getirmeye başlamaktadır. Ayrıca, ırkî ve siyasî mensubiyetlerde, zavallı yığınlar, nasıl bir dinî ve amelî hayat yaşadığını bilmedikleri çeşitli siyasî figürler etrafında ‘diğer’lerine karşı ‘bir’leşebilmekte (hizipleşme); kendi ırk ya da topraklarından olan birini hiç de hak etmediği halde benimseyip savunabilmektedirler. -Buna karşılık, reisler de zaman zaman tâbilerinin tahriki ile çeşitli taksir ve hatalara düşebilmektedir.- Oysa Kur’ân’da Müminlerin birbirlerine iyilik ve takvada yardım etmeleri, günahta ve düşmanlıkta yardımlaşmamaları istenmektedir.[16] Yine, cemaatler cemaat üyeliği sâiki ile kendi kardeşlerine sahip çıkarken diğerlerini ötelemekte; kardeşlerine hak etmedikleri mazhariyetleri sunmakta herhangi bir sakınca görmemektedir. Bu, gereksiz sürtüşmelere sebebiyet vermekte; cemaatleri birbirinden uzaklaştırabilmektedir. Oysa Kur’ân’da görevler ‘emanet’ olarak nitelendirilerek lâyık olanlara verilmesi emredilmiş;[17] insanın kendi ana babasına, kardeşlerine, aşîretine/akrabalarına karşı da olsa hakkı hukuku öncelemesi gerektiği net bir şekilde ifade edilmiştir.[18]

İNSANLIK DA KARDEŞTİR

Kur’ân-ı Kerim’de insanların bir erkek ile dişiden türediği belirtilerek[19] bütün insanlık bir bakıma kardeş sayılmıştır. Bunun anlamı, ırk, dil, ten ve göz rengi gibi maddî açılardan insanların birbirlerine karşı hiçbir üstünlüğünün olmadığıdır. Çünkü bunlar insanın kendi etki alanının tamamen dışındaki özelliklerdir; sözgelimi ten renkleri, güneş ışınlarının dünyaya vuruş eğimlerinin etkisi ile oluşmuş olup tamamen coğrafyaya dayanmaktadır. Üstünlük; kişinin kavminin, kabilesinin, peygamberinin, atasının, hocasının, şeyhinin fazileti ile değil, bizzat kendi fazileti ile ölçülebilen şahsî bir değerdir. Bir ırka, ümmete, millete, mezhebe, tarîkata, meşrebe, cemaate ait olmanın, yani amelsiz salt aidiyetin Hak katında da halk katında da pek bir değeri yoktur. Cenab-ı Hak karşısında kim kendisine daha çok çekidüzen verir; varlığını en güzel bir şekilde O’na yöneltir, O’nun ‘halk’ına daha şefkatli, daha sevecen yaklaşıp daha faydalı olursa, üstün olan odur.[20]

 

“(Ey Müslümanlar!) Bu (yani ebedî saadet) ne sizin kuruntunuzla ne de Kitap sahiplerinin kuruntusuyladır. Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalandırılır ve Allah dışında kendisine velî de bulamaz yardımcı da… Erkek olsun kadın olsun her kim mümin olarak salih amellerden işlerse, bunlar Cennet’e girer; kendilerine zerre kadar haksızlık edilmez. Kim, kendisini en güzel biçimde Allah’a teslim ederek İbrahim’in dinine uyan birinden daha güzel bir dine sahip olabilir?.. O İbrahim ki Allah onu dost edinmiştir” (Nisa 4/123-125).

 

Ölüm ve hayat, insanlık olarak hangimizin daha iyi ameller sergileyeceği görülsün diye yaratılmıştır.[21] Bizzat kazanılmamış üstünlükler zahirîdir, geçicidir; dünyevî açıdan değerli olabilirse de kalıcı[22] olmadıkları için Hak katında değersizdir.[23] Hak katında, değer atfedilecek olan; ‘insanlık yararına’ ‘kalb-i selîm ile yapılan’ ‘kalıcı’ ‘şahsî’ ‘amel’lerimizdir. Çünkü Kur’ân’da defalarca vurgulandığı gibi, O’nun huzuruna herkes salt kendisi olarak çıkacak;[24] kimsenin kimseye faydası olmayacaktır. Çünkü o esnada soy sop (nesep) ilişkisi olmayacağı[25] için kardeşlik de söz konusu olmayacak; arkadaşların, ahbap ve dostların birbirlerine hiçbir faydası dokunmayacaktır.[26] -Tabiî, vaktinde kendine çekidüzen vermiş olan müttakîler hariç… Onlar, aralarında herhangi bir hak ihlâli yaşanmadığı için, âhirette de canciğer dost olmaya devam edeceklerdir.-

 

“(Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar olarak) her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi, hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, sizi, size verdikleriyle deneyecek olduğu içindir ki böyle yaptı. Öyleyse, hayırda yarışın. Hepiniz, sonunda Allah’a döneceksiniz ve O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bir bir haber verecek” (Maide 5/48).

 

Bu bakımdan, zalim olmadıkları takdirde bütün insanlarla sevgiye saygıya dayalı dostane ilişkiler geliştirmek gerekir. Gerçi, Kur’ân’da beşerî ilişkilerle ilgili olarak müminler için iki temel tutum öngörülmüştür: Velâ ve berâ (tevellî-teberrî). Yani Allah’ı, Peygamberi ve müminleri velî bilmek, ötekine karşı, yani kâfir, münafık vb. zümreler ile şeytanî güç odakları karşısında daima teyakkuzda olmak; “Ben sizden ve inancınızdan berîyim!” diyerek onlardan teberrî etmek; Allah ve Resûlünün hoş gördüklerini hoş görüp, nefretle karşıladıklarından nefret etmek…

Bu ilke, bazen “Müslüman olmayanlardan nefret edilmesi gerektiği” şeklinde anlaşılmaktadır. Ancak bu vb. âyetlerden hüküm çıkarırken, kullanılan kelimelere ve tabiî bağlamlara, yani hangi ortamda nâzil olduklarına ve kimleri kast ettiklerine dikkat edilmelidir: Bu âyetlerde öyle bir ortam söz konusudur ki; düşmanlık/nefret beslenecek şahıslar iki özelliği birden taşımaktadırlar: Hem kâfirdirler, hem de düşmandırlar. Müminlerde nefret hissi uyandırılmak istenirken her iki unsur da hesaba katılmaktadır. Bu da ancak bir savaş ortamında düşmana gösterilebilecek şiddetli düşmanlık ve nefretin bize savaş açmayan gayr-ı müslimlere gösterilmemesi gerektiği anlamına gelir. Böylesine şiddetli bir duygunun normal zamanlarda da beslenmesi durumunda, bu hissin eyleme dönüşmesi kaçınılmaz olacağı için, suçlu suçsuz tüm kâfirlerin, hatta Hâricîlerde olduğu gibi, amel zaafı gösteren Müslümanların bile canlarına kast edilme ihtimali belirmektedir. İkinci olarak; ilgili âyetlerin büyük bir kısmında, gayr-ı müslimlerin velî edinilmemesi gerektiği bildirilmektedir. Velî ise sözlükte “otorite, tahakküm ve nusret”[27]; Hukukta ise “bir başkası üzerinde o istese de istemese de sözünü geçirme”[28] anlamında kullanılan velâyet kökünden gelmektedir. Yani, Müslüman kendisinden olmayan bir yabancıyı velî edinemez; ama sevgi saygıya dayalı kişisel dostlukları kim engelleyebilir? Ama sonuçta ‘yabancı’ olan birini bu kişi kendi ana babamız ve çoluk çocuğumuz da olsa sırdaş (bitāne) edinemeyiz; kendi insanımızın aleyhine sonuçlanacak bir sırrı ona veremeyiz. Verirsek, kendi insanımıza hainlik etmiş oluruz.

Sonuç

Müslümanlar arası ilişkiler güvenlik, barış, sevgi, saygı, hoşgörü, şefkat ve merhamete dayalı olmalıdır. Kendi aralarında yumuşak, sevgili, şefkatli koruyup kollayıcı olması gereken kardeşler asıl ‘zalim kâfir’lere karşı katı olmak durumundadırlar. Mümin bir kişi, sadece ‘zalim kâfir’lere göstermesi gereken sert tutumu mümin kardeşine karşı göstermemeli, dedikoduculara, lâf hamallarına prim vermemeli; kardeşleri hakkındaki bilgileri teyit etmeli; birilerinin karşısında adeta yaltaklanırken kardeşlerine karşı aslan kesilmemelidir. Etrafındakilere, yani sevenlerine bir kişiyi kötülerken, bunu şahsî/nefsanî duygularla mı yoksa Allah rızası için mi yapıp yapmadığını iyi tartmalıdır…

İnsanın, kendisi ile aynı din, ırk, mezhep/doktrin, tarîkat/cemaat, meşrep, memleketten olduğuna inandığı kişileri daha cana yakın bulması ve onlarla daha sıcak ilişkiler geliştirmesi bir yere kadar normaldir; yani diğerlerini kayıtsız şartsız dışlamaya, hatta zamanla düşmanlaştırmaya varmamak şartıyla… Çünkü kardeşler, kendileri ile aynı ortak paydaya sahip olmayan kişilere genelde haksızlık etmektedir. Dinler-arası ilişkileri konu alan nassların siyasî ve dinî elitler tarafından genelde düşmanca yorumlanması ilk akla gelen sebepse, ‘din’ mensuplarının kendilerini dev aynasında görmeleri, yani herkesin ‘ebedî necât’ı kendi tekeline almak istemesi de diğer önemli faktördür. Farklı din mensupları arasındaki ilişkiler âhiret değil dünya esas alınarak düşünülmedikçe; akide temeline değil, hukuk temeline oturtulmadıkça ötekileştirme, şeytanlaştırma ve buna bağlı felaketler devam edip gidecektir.

O halde, dinî ya da din dışı faktörlere dayanan kardeşliklerin dozajı iyi ayarlanmalı; zalimlerden başkasına düşmanlık gösterilmemelidir. İnsanlar birbirini tanıyıp anlamaya çalıştıkça, teferruât ile uğraşmayıp makāsıdı, yani Kur’ân’ın temel amaçlarını hedefledikçe, aralarındaki ortak noktaların arttığını göreceklerdir. İnsanlara ilke olarak kardeşçe yaklaşmalı; düşman üretmeye sarf ettiğimiz çaba ve zamanı dost üretmeye harcamalıyız. Kardeşlerimizi sahiplenirken, hak hukuk ve ahlâk temelinde sahiplenmeli; kendimizle aynı paydada buluşamayanları ‘öteki’leştirip dışlamakta acele etmemeliyiz. Özellikle, kitleleri yönlendiren din adamları bu konuda daha hassas olmalıdır. İnsan sevgisi ile dolu olmayanların, insanları birbirine düşürmekten başka insanlığa verebilecekleri bir şey yoktur.

 

Murat SÜLÜN

 

 

[1] Bkz. Maide 5/27-31.

[2] Bkz. Abese 80/34-36. Krş. Maâric 70/11.

[3] Bkz. Hicr 15/47. Ayrıca A’raf 7/43.

[4] Örn. bkz. 26.Şuara Sûresi’nin ilgili âyetleri.

[5] Âl-i İmrân 3/103 (Topluca Allah’ın ipine tutunun; ayrışmayın. Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani, düşmandınız da O, kalplerinizi birbirine ısındırmış ve O’nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz…); Hucurat 49/10.

[6] Münafıkça tutumlar sergileyen bazı kişilerin, Uhud yenilgisi akabinde, savaşa katılıp da öldürülenler hakkında serdettikleri bazı görüşler tashih edilirken, bu şehitlerin, kendilerinin ‘kardeş’leri olduğu hatırlatılmış; bir insanın nasıl olup da vatan savunması adına can veren bir kardeşi hakkında böyle konuşabildiği sorgulanmıştır (Bkz. Âl-i İmrân 3/155).

[7] Sadîk/asdikā’, karîn/kuranâ’, halîl/ahillâ’, velî/evliyâ, bitāne.

[8] Ah/ihve/ihvân.

[9] Bkz. Murat Sülün, Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, , İstanbul: Ensar Yayınları, 2006, s. 82-87.

[10] Bkz. Beled 90/17; Asr 103/3.

[11] Bkz. Maide 5/2.

[12] Bkz. Hucurat 49/11-12.

[13] Bkz. Tevbe 9/80, 84.

[14] Hucurat 49/10.

[15] Hucurat 49/9, 10.

[16] Bkz. Maide 5/2.

[17] Bkz. Nisa 4/58.

[18] Bkz. Nisa 4/135.

[19] Bkz. Hucurat 49/13.

[20] Bkz. Hucurat 49/13. Bu âyetin, “Ey Müslümanlar!”, “Ey Araplar!” ya da “Ey şunlar bunlar!” diye değil, “Ey insanlar!” diye başladığına dikkat edilmelidir.

[21] Bkz. Mülk 67/2.

[22] Kehf 18/46.

[23] Bu iddia, dinin özeti sayılan “Hakk’a saygı – halka şefkat” (التعظيم لأمر الله والشفقة على خلق الله) ilkesine dayanmaktadır.

[24] “İşte, Bize; sizi ilkin nasıl yarattıysak aynen öyle yapayalnız ve teker teker geldiniz; size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Ne o?! Siz(in yaratılmanızda ve yetiştirilmeniz)de ortak olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda göremiyoruz?! Aranızdaki bütün bağlar kopmuş! (Sizi kayıracaklarını) iddia ettiğiniz şeyler de zihninizden kaybolup gitmiş!..” (En’âm 6/94). Ayrıca bkz. Kehf 18/48.

[25] “Sûr’a üflendiği zaman; o gün aralarında ne soy sop kalır ne de birbirlerini arayıp sorarlar!” (Mü’minûn 23/101).

[26](Aslında) bunlar; (Kıyamet) saatin(in), hiç farkında değillerken ansızın gelip çatmasından başka bir şey beklemiyorlar!.. Oysa o gün, canciğer dostlar bile birbirlerine düşman kesilir” (Zuhruf 43/66-67).

[27] Râgıb, age, aynı madde; İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, “v-l-y” md.

[28] Cürcânî, et-Ta’rîfât, “velâye” md.