İslâm tarihinde “Hüzün Yılı” olarak anılan hadise, Peygamber Efendimiz’in (s) risalet vazifesini aldığında kendisine ilk inanan hanımı Hz. Hatice’nin ve ardından Mekke müşriklerine karşı kendisini koruyan amcası Ebu Talib’in vefat ettikleri yıla verilen isimdir. Mekke müşriklerinin azgın saldırıları karşısında biri ilk eşi ve hayat arkadaşı, diğeri yetimliğinden itibaren kendisini koruyup kollayan amcasının vefatı Efendimiz’i derinden etkilemişti. Bu hüzünlü durumda iken Allah Resulü (s), bir gece vakti Kâbe’yi ziyaret etti. Oradayken Hicr’de uyudu. Uyurken Cebrail geldi ve birlikte Mescid’in kapısından çıktılar. Burak adı verilen binek ile göğe yükseldiler ve Sidret’ül Münteha’ya (en son sidr ağacı) kadar vardılar. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Meçhul bir parlaklığın çevresini sarıp kuşattığı sidre ağacının başında. [Dikkat edin,] göz ne kaydı, ne de (başka yöne) çevrildi: ve o, gerçekten Rabb’inin en muhteşem sembollerinden bir kısmını gördü” (Necm 53/16-18).

Peygamber Efendimiz’e (s) Mirac’da, Allah, namazın beş vakit olarak müminlere farz olduğunu bildirmiştir. Derin bir hüzün içindeyken Mirac’la taltif edilen Allah Resulü, “gözümün nuru” dediği namazı ümmetine hediye ediyor; o yüce kalp Rabb’inin ikramıyla teselli buluyordu. Bu yüzden namaz, Allah’a karşı kulluk bilincinin en yüksek düzeye ulaştığı eylemdir. Bu yüzden İslâm’ın temel kurallarının başında yer alır. “…ve namazında dikkatli ve devamlı ol: çünkü namaz [insanı] çirkin fiillerden ve akla ve sağduyuya aykırı olan her türlü şeyden alıkoyar; Allah´ı anmak gerçekten en büyük [erdem ve iyilik]tir” (Ankebut 29/45). Cenab-ı Allah, namazın müminler için nasıl bir kalkan olduğunu idrak etmemiz için âyetlerini Resul’ü aracılığıyla bizlere göndermiştir. Ve yüce Resul’ü de (s) “gözümün nuru” diyerek namazın derecesini gözler önüne sermiştir.

Namaz, hayatın akışı içinde insanın kaymaya elverişli tabiatını varlığın sahibine yönelten tevhid eylemidir. Dünya gailesiyle gaflete dalan insana can simidi gibi yetişen namaz, sonsuzluğa kapı aralayıp bizleri sükûna erdiren bir sığınaktır. Kalbi cilalayan süs, kötülüklere karşı korunaklı bir evdir. Namazı hakkıyla eda eden bir mümin, dünyevî bütün bağlantılarını namaz esnasında devre dışı bırakır, manevi iklimin kendisini kuşatmasıyla Rabb’inin huzurunda kulluğunun zirvesini yaşar. Ârifler namazı, Allah’la konuşma şuuruyla gerçekleşen tevhid eylemi olarak tarif ederler, namazın insanın zaman diliminde müstesna anlar olduğunu bilerek büyük bir ihtimam gösterirler. Büyük mutasavvıf İbn Arabî de bu âriflerdendir. Namaz konusunda şunları söylemektedir:

“Namazın mertebesinin yüksekliğine ve sahibini nereye götüreceğine bakınız! Öyleyse namazda [Hakk’ı] görme derecesine ulaşmayan kimse, namazın nihai hedefine ulaşamadığı gibi namaz o kişi için göz aydınlığı olmamıştır; çünkü böyle bir insan, karşılıklı konuştuğu kimseyi görememiştir.

Hak’tan namazda kendisine gelen hitabı duymadığında ise [Hak’kın hitabına] kulak veren olmamıştır. Namazda [Hak’kı] görmediği ve [kendisine gelen şeyleri] duymadığı halde, Rabb’inin karşısında bulunduğunun bilincine sahip olmayan kimse, kesinlikle namaz kılmış sayılmadığı gibi aynı zamanda böyle bir insan, [Hak’ka] tanık olarak [O’nun hitabını] dinleyenlerden birisi de değildir” (Füsûsu’l-Hikem, Kabalcı Yayınevi, s.243).

Evet, namazı hakkıyla kılmayanlar için Kur’an-ı Kerim’de çok çarpıcı uyarılar vardır: “Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara, onlar ki, kalpleri namazlarına yabancıdır” (Mâ’ûn 107/4-5). Şekil ve gösterişten ibaret bir namazın sahibine faydasının olmadığı gibi, o namaz kalbin tasdik etmediği bir eylem olduğu için de kınanmıştır. Hâlbuki müminler için namaz, kalbin miracıdır ve alnını secdeye mıhladığında, Rabb’ine en yakın olduğu ânın verdiği huzurla “Sübhanerabbiye’l-a’lâ” (büyük olan Rabbim her türlü kusurdan uzaktır) diyerek kulluğun zirvesini yaşarlar. “Gerçek erdem sahibi, Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, vahye ve peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve arındırıcı [malî] yükümlülüğünü ifa eden kişidir ve [gerçek erdem sahipleri] söz verdiklerinde sözlerini tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir: İşte onlardır sadakatlerini gösterenler ve işte onlardır Allah´a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar” (Bakara 2/177).

Lokman (a) oğluna şu tavsiyede bulunmuştur: “Ey yavrucuğum! Namazında kararlılık göster, doğru ve yararlı olanı emret, kötü ve eğriden vazgeçir, başına gelebilecek her [belaya] sabırla katlan: bu, azim ve kararlılık gösterilmeye değer bir şeydir!” (Lokman 31/17).

Vedat AYDIN