Peygamberimiz’in (sa) sünneti olarak aktarılan ve Tıbb-ı Nebevi olarak bildiğimiz birçok sağlık uygulamasının izlerine İslam öncesi dönemde, Arapların geleneksel tıbbında ve kadim medeniyetlerin tıp uygulamalarında rastlanmaktadır. Bal şerbeti içme, kan aldırma, aşırı kanamalarda yaraların dağlanması, kadınlarda sünnet olma, yaraya tuz basma, öğle uykusu, özellikle kadınlarda diyet yapma, kına kullanma, sürme çekme gibi. Aynı zamanda Peygamber zamanında toplum tarafından uygulanan; bademciğin ellere dolanan bir bezle ezilerek alınması, kanayan yaraların dağlanması gibi Hz. Peygamberin hoş karşılamadığı ancak yasaklamadığı uygulamalar da bulunmaktadır. Hatta peygamberin dağlamayı hoş karşılamamasına rağmen kendisinin de bir savaşta sahabeden birinin durdurulamayan kanaması için dağlama yaptığı da bilinen bir gerçektir.

Bütün bu örneklerden yola çıkarak tartışılması gereken nokta; nebevi bir tıp var mıdır? Varsa sınırları nedir? Peygamberimizin sağlıkla ilgili uygulamaları hangi kategoride değerlendirilmelidir? İslami bir tıp yapılanmasında esas alınması gereken unsurlar nelerdir? Bazı İslam düşünürlerinin yaptığı gibi Peygamberimiz dönemindeki bütün tıbbi uygulamaları İslam tıbbının ana eksenine koymak doğru mudur? Peygamberimizin her yediği şeyin faydalarını ispat etmeye çalışmak, her uygulamasında dini bir temel aramak ne derecede doğrudur?

Aslında şu an Tıbb-ı Nebevi konusunda yaşadığımız sorunların arkasında Peygamberimizin hayatına bir fotoğraf olarak bakmamız ve aynen taklit etmeye çalışmamız yani doğru olmayan bir sünnet anlayışımızın olduğu düşünülebilir. Sünnet anlayışımızın Kur’an’a dayanmaması ve Peygamberimizin sünnet olarak telakki edilecek davranış yansımalarının Kur’an’da aranması gerektiği gerçeğinin gözden kaçması Tıbb-ı Nebevi konusundaki problemlerin de nedenidir.

Tıp insanın yaratılışı ile başlamıştır. İlk insandan itibaren insan sağlığı ile ilgili ilham, sezgi, içgüdü, doğal bilgi gibi tecrübeler birikiminin zamanla tıbbın temellerini oluşturduğu tartışmasız olarak kabul edilmektedir. Sağlık ile ilgili bu gelişmelerde sadece aklın yetersiz olacağı ve peygamberlerin de tıbbın gelişimine katkıda bulunduğu; Allah’tan bağımsız bir hayat oluşamayacağı gerçeği ile örtüşmektedir. Zamanla sağlık ile ilgili bilgilerin bazı ritüellerle birleştirilerek kutsallaştırıldığı veya sihir ve büyünün öne geçtiği dönemler olsa da; bu ilerleme çağımıza kadar kesintisiz seyrine devam etmiştir. İdris peygamberin (Hermes) sağlık alanındaki temel bilgilerin ortaya koyucusu olduğu; tıbbın ilk temellerinin Mısır, Mezopotamya, Hint, İran, Yemen ve Eski Yunan topraklarında atıldığı söylenebilir. Yaklaşık 6000 yıllık tıp tarihinde I. Asclepios’un ilk hekim olduğu kabul edilmektedir. Daha sonra Gurus, Minos, Parmenides, Platon (Eflatun), II. Asclepios, Hipokrat, Galen sayılabilir (1,2).

Mısır tıbbının idris peygambere dayandığı düşünülmektedir. Sünnet, hacamat (kan alma), trahom tedavisi, kırık ve çıkık tedavisi, cerrahi dikiş ve bazı cerrahi aletlerin yapımının Mısır tıbbına ait olduğu düşünülmektedir. Kanalizasyon sistemi, cerrahi protezler, bitkilerden ilaç yapımı, tümör tedavisi, tonsillektomi (bademcik alınması), zehirli hayvan sokması tedavisinin, Hint tıbbından kaynak aldığı da tıp tarihi uzmanlarının tespitlerindendir. Yunan tıbbının ise bu iki medeniyetin etkisinde kalarak geliştiği; tıp bilgilerinin sistematize edilmesinde ve günümüze kadar aktarılmasında önemli bir yeri olduğu bilinmektedir (1-4).

İslam öncesi Arap yarımadasında kullanılan tıp kendisinden önce gelen medeniyetlerin etkisi altında idi. Arap tıbbı ilaç yapımı, okuyup üflemek, muska, sihir yapmak üzerine yapılanmıştı. Arap tıbbı Mısır, Mezopotamya, Hint ve Yunan gibi diğer geleneklere göre daha dar çerçevede uygulamalara sahipti. İslamiyet ile birlikte dikkat alanımıza giren Arap tıbbı peygamber kanalı ile bize aktarılan ilahi kaynaklı bir tıp olmaktan ziyade folklorik bir tıp olarak düşünülmelidir. Peygamberimizden rivayet edilen pek çok şey Araplar arasında öteden beri olan veya diğer geleneklerden alınmış uygulamalara aittir.

Medine toplumunda bugün anladığımız tarzda organize bir tıp hizmeti bulunmuyordu. Arap tıbbı diğer bölgelerin etkisinde, ancak daha geri kalmış durumdaydı. Geleneksel halk tababeti uygulanıyordu (1,5). Doğum hizmetleri, yara bakımı, savaş tıbbı, zehirli ısırıkların tedavisi, psikolojik tedavi olarak kullanılan okuma-üfürme, muskacılık kadınlar tarafından yürütülüyordu. Arap tıbbında diyet ve estetik uygulamalar özellikle kadınlar tarafından yaygın olarak uygulanmaktaydı (1). Hatta Hz. Peygamberle, Hz. Aişe’nin birlikte düzenli olarak koştukları bildirilmektedir (6). Kadınlar Arap tıbbında oldukça ön plandaydı. Hastalar evlerinde bakılıyordu. Medine’de hastane ve sürekli olarak görevli ve ücret alan sağlık personeli yoktu. Mescidi Nebevi’de savaş zamanlarında kurulan seyyar harp hastanesi olarak hizmet veren bir sağlık çadırı ve gönüllü olarak çalışan ve bu işlerde pratik olarak uzmanlaşmış kadınların çalıştığı rivayetlerde yer almaktadır (1).

Peygamberimizin Medine’de temel bir sağlık yapılanmasına yönelik olarak köklü değişimlere gittiğine dair deliller bulunma-maktadır. Hz. Peygamber eskiden beri gelen folklorik Arap tıbbı ile ilgili birçok uygulamaya (doğum, genel hasta bakımı, kan alma, kadınlarda sünnet, yaraya tuz basma, pansuman yöntemleri, diyet, estetik uygulamalar gibi) ses çıkarmamış; bir kısmını kendisi de uygulamış (ağız bakımı, bal şerbeti içme, kan aldırma, kına yakma, egzersiz, öğle uykusu, sürme çekme gibi); bir kısım uygulamayı da değiştirmiştir. Özellikle bademciğin ellere dolanan bir bezle ezilerek alınması, kanayan yaraların dağlanması gibi bazı konuları hoş karşılamadığı da bilinmektedir. Hatta Hz. Peygamberin dağlamayı hoş karşılamamasına rağmen kendisinin de bir savaşta sahabeden birinin durdurulamayan kanaması için dağlama yaptığı da bilinen bir gerçektir. Okuma üfürmeye bağlı psikoterapiyi önce yasaklamış ve daha sonra kontrollü yapılması şartı ile serbest bırakmıştır (1,7).

Peygamberimizin özellikle uyguladığı ve geleneksel Arap tıbbında fazla yer almayan ve üzerinde basa basa durduğu temel konu ise hijyendir. El yıkama, boy abdesti, ağız bakımı, vahşi kuşların yenmesinin yasaklanması, savaşlarda şüpheli kaynaklardan ve bulanık sulardan içilmesinin yasaklaması gibi pek çok hijyenik uygulamalarda bulunmuştur. Hz. peygamber kendine gelen sağlık sorunlarında sağlık sorununun ciddiyeti, elde bulunan imkânları ve kendi birikimi ile cevap vermiştir. Başka kültürlerden gelen hekimlerin ve Müslümanların tavsiyelerini dinlemiştir. Bir Hadis-i Şeriflerinde “Hastalığı yaratan Allah, şifayı da yarattı. O halde tedavi olunuz. Allah her hastalık için şifa yaratmıştır.” Buyurarak tedavi konusunda esnek ve teşvik edici bir tutum sergilemiştir (8).

Hz peygamber zamanında ve dört halife döneminde gayr-i Müslim tabiplerin görevlendirilmesine ihtiyaç duyulmamıştır. İlk fetihlerden hemen sonra Hint, Mısır ve Yunan tıbbı İslam coğrafyasında etkisini göstermeye başlamıştır. Gayr-i Müslim, özellikle de Hıristiyan hekimler ilk olarak Emevi halifesi Muaviye zamanında görevlendirilmiştir. Hıristiyan hekimlerin ilerleyen yıllarda sağlık hizmeti, tercüme faaliyetleri ve hastaneler kurulmasında ciddi katkıları olmuştur. İlk İslam fetihleri ile Müslümanlar kadim medeniyet bölgelerini ele geçirdiler. Abbasiler zamanında tercüme faaliyetlerinin başlaması ile İslam tarihinde müthiş bir sıçrama olmuştur. Bilim adamlarımız öğrendikleri bilgiler ışığında tüm bilim dünyasına özelde tıp alanına çok ciddi katkılarda bulunmuşlardır. Ancak bu sıçramada Eski medeniyetlerden gelen geniş müktesebatın ve bu verilerin tercüme ile kazandırılmasında gayrimüslim hekimlerin katkılarını bir kere daha anmak gereklidir (1,9). İslam tarihinde ilk hastane Emevi’ler zamanında kurulmuştur (10). İslam coğrafyasında birçok hastane Hıristiyan hekimler tarafından inşa edilmiştir. İslam coğrafyasında bilimsel faaliyetler Abbasiler döneminde başlamıştır. Yöneticilerin desteği ve tercüme faaliyetleri hızlı bir ilerlemeye neden olmuştur (1).

Günümüzde Tıp alanının yeniden inşası sadedinde çözülmesi gereken en önemli sorunlardan birisi Müslümanların tüm bilimsel gelişmelerde olduğu gibi tıp alanında da eski zamanlara sığınarak her şeyi ilk biz bulmuştuk psikolojisine girmesidir. Her bilimsel gerçeğin arkasına referans olarak peygamberi ve dolayısı ile ilahi kaynakları yerleştirmeye çalışmak ilim geleneğinde hiçte uygun bir yaklaşım değildir. Tarihi olduğu gibi okumak zorlayarak tarihi konuşturmamak gerektiğini anlamamız gereklidir. Peygamberin döneminde uygulanan tüm folklorik tıp uygulamalarını Tıbb-ı Nebevi olarak değerlendirmek ve İslam tıbbının yapılanmasında ana unsur olarak kullanmanın doğru olmadığını düşünmekteyiz. “Tıbb-ı Nebevi” kavramı miladi 9. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Öncelikle bu müktesebat Peygamberin sahih sünneti ve geleneksel tıbba ait veriler olarak ayrılmalı ve folklorik veriler 6000 yıllık tıp tarihi içinde arkeolojik veriler olarak incelenmelidir. Yani elimizdeki bilgiler ne kutsanmalı ne de çöp sepetine atılmalıdır. Şu an elimizde olan ve büyük kısmı kadim dünya medeniyetine ait olan Peygamber dönemi tıp müktesebatının Tıbb-ı Nebevi başlığı altında toplanmasının uygun olmadığı kanaatindeyiz.

İslam toplumunun, ilkeleri tamamen kendisine ait olan yeniden inşa edilmiş bir İslam tıbbı kavramı kesinlikle olmalıdır. Kur’an ve sünnet ışığında İslam tıbbının üzerine kurulması gereken ana unsurlardan bazıları şöyle sıralanabilir:

  1. Günümüze kadar geçen süre içerisinde tam anlamıyla İslam’a ait olan bir tıptan bahsedilemez.
  2. Tıbb-ı Nebevi müktesebatının büyük kısmı Arapların folklorik tıbbıdır ve bu temel üzerine İslam tıbbını inşa etmek uygun değildir.
  3. İslam kültürüne ait olarak kaydedilmiş ancak temel ilkelere uygun olmayan uygulamalar cesurca literatürümüzden temizlenmelidir.
  4. Aksine kadim geleneklerden veya çağdaşımız olan medeniyetlerden devraldığımız ve İslam’a aykırı olmayan bütün sağlık uygulamaları ise bizim medeniyetimize dâhil edilmelidir. Unutulmamalıdır ki her iyi, doğru ve güzel özde İslam’a aittir.
  5. İslam tıbbının ana unsurları Kur’an ve sahih sünnetteki sağlıkla ilişkili değerler üzerine oturtulmalıdır.
  6. İslam tıbbında insan sağlığı hiçbir koşul aranmaksızın (renk, ırk, din gibi) en temel faktördür.
  7. İnsan sağlığı devletler tarafından hiçbir şart olmadan garanti altına alınmalıdır.
  8. Tıp eğitiminde ve tıp hizmetlerinde tıp ahlakı öne çıkarılmalı; aklı vahiy tarafından inşa edilmiş hekimler yetiştirilmelidir. Bu hekimlerce de tıp yeniden özgün olarak yapılandırılabilecektir.
  9. Çağımızda sağlık alanının en büyük sorunlarından olan, tıp ve endüstri (tanı ve tedavi endüstrisi) ilişkisi konusunda dikkatli olunmalı; İslam tıbbı, batı tıbbının aksine endüstri eksenli değil insan eksenli olmalıdır.
  10. Ürettiğimiz tüm bilgiler hızla ve hiçbir bedel olmadan insanlığın hizmetine sunulmalıdır.
  11. Kadınlara İslam tıbbında layık oldukları yer verilmelidir. Tıp özünde şefkat ve sevgi kaynaklı olmalıdır.

İDRİS ŞAHİN