ANALİZ/AİLE

KAÇ OYUNCAK YERSEM MUTLU OLURUM?

Ayşe Demet AKGÜN

 

Tüketim, israf, alışveriş çılgınlığı, doyumsuzluk vb. kelimelere karşı duyarsızlaşmaya başladığımız bir döneme giriyoruz. Değişmesini istediğimiz için çok dile getiriyoruz ancak yetmiyor. Bundan yaklaşık 2500 yıl önce yaşayan Eflatun’un “Önemli olan; hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır.”  sözü insanların bu dengeyi çok uzun zamanlardır kurmaya çalıştığını gösteriyor. Yaşadığımız çağda bu durumu zorlaştıran ise bir taraftan hızıyla bizi içine çekmeye çalışan bir dünya varken, bir taraftan da bir şeyleri değiştirmek için rüzgârın ters yönünde kürek çekip, uzun vadeli bir ayak direme gerektiriyor olması.

Peki ya bu çağın ortasına doğan çocuklarımız?

Alınana Değil, Almaya Bağımlılık!

“Bu zamanın çocukları doyumsuz, hiçbir şeyden mutlu olmuyorlar!” hemen her yerde sıklıkla duyduğumuz bir cümle. Peki bu çocuklar gerçekten böyle doyumsuz, mutsuz mu doğuyorlar?

Biliyoruz ki yaşadığımız zamanda artık para kazanmak için daha çok çalışıyoruz ve yaşamak için daha az zamanımız var. Nasıl göründüğümüz de, nasıl olduğumuzdan daha önemli olunca, geriye çok olan parayla az olan zamanı doldurmak kalıyor.

Çocuklarımız için iyilik yapmak isterken, onlara ‘hayalini kurmadan, çabalamadan’ aldıklarımız ne kadar onların yararına oluyor?

-Bulunduğu ortamda geri kalmasın,
-Biz çocukken yapamadık, çocuğumuz yapsın,
-Özgüveni yüksek olsun, ezilmesin,
-Bunu yaparsam daha iyi anne-baba olurum gibi kaygılarla onları hazıra alıştırmamız maalesef gelecek neslin kendi işini halledemeyen, sorunlarıyla baş edemeyen bir nesil olmasına sebep oluyor.

Araştırmalar gösteriyor ki, evde her istediği alınan, her dediği yerine getirilen çocuklar narsistik kişilik özellikleri geliştirmekte ve daha mutsuz, daha bencil olmaktadırlar.

Çocuklar istedikleri şeylere değil, ‘isteklerinin anında yerine getirilmesi durumuna’ bağımlı oluyorlar. Bu da elimizdeki sorunun çok daha büyüdüğünü gösteriyor.

Bu durumdan rahatsız değilsek böyle yaşayıp gideceğimiz aşikâr ancak yazının devamı bu durumun değişmesi için bir deneme girişimi niteliğindedir.

Minimalist / Sadeci Çocuklar

“Sadelik varılabilecek en son hedeftir.” Frederic Chopin

‘Dünya’yı çocuk gözüyle görmek’ konulu yapılan araştırma da (2013) 4-12 yaş arası çocukları mutlu eden şeyler genel olarak değerlendirildiğinde sırasıyla aşağıdakiler çıkıyor;

* Yeni şeyler keşfedebileceği serbestlik, özel alana sahip olmak.
* Yeni deneyimler için kendilerini rahat hissedebilecekleri güvenli alanın var olması; yardım istediğinde ulaşabileceği yakınlık.
* Sınırların net olması; makul sınırlar çocuğu sıkmaz rahatlatır.
* Arkadaş ilişkileri.
* ve oyuncaklar…

Sandığımızın aksine maddesel nesneler, mutluluğun kaynağı değil, zenginleştiricisi. Yani tek başına parayla saadet olmuyor, ancak sosyal, bilişsel gelişimi için uygun ortam oluştuğunda bu imkânlar destekleyici oluyor.

Yapılan araştırmada; paralarını yemek, tiyatro, gezi vb. için harcayan bir grup ile paralarını bir şeyler alarak harcayanlar arasında hizmet almak için harcayanların mutluluk oranı daha yüksek çıkmıştır. “Maddi bir nesne ile duyduğumuz mutluluğun anısı hafızamızdan silinirken, yaptığımız keyifli bir tatilin ya da mutluluk dolu deneyimlerin anısı hafızamıza yer ediyor.“

Yeni bir oyuncak alırken, gözümüz alamadığımız bir diğerine takılıyor ve elimizdekine odaklanıp fayda sağlayamadan bir sonrakinin kaygısıyla yaşıyoruz.

Anne babalar olarak yeterliliğimizi çocuklarımıza sunduğumuz maddi imkânlar üzerinden değerlendirmeye devam ettiğimiz sürece, bu zaafı kullanmak üzere etrafımızda sayısız tuzaklar kurulacaktır.

Peki bir süre oyuncak almasak hatta evdekileri sadeleştirip azaltsak, bunun faydaları neler olabilir?

* İlk olarak yaratıcılıkları gelişir, hayal dünyaları zenginleşir. Bir parça kumaş; pelerin, sofra, çadır ve daha birçok şeye dönüşebilir.
* Sosyal ilişki kurma ihtiyacı artar, gereksiz uyaranın azaldığı ortamlarda daha uzun süreli oyunlar kurabilir. Araştırmalara göre çocukluktaki arkadaş ilişkileri, yetişkinlikteki akademik başarıyla yakından ilişkilidir.
* Sade bir ortam da çocukların dikkat süreleri de uzun olur. Ellerindeki oyuncakla daha uzun zaman geçirebilir ve onu başka şeylere dönüştürebilir. Bu nokta da el becerisi, sanatsal yönünü ve zekâsını destekleyici bir ortam oluşur.
* Evdeki karışıklık gider, sakinlik gelir. Beraber geçireceğiniz zaman da artar. Elbette ki minimalizm yalnızca eşyaları azaltmak demek değildir. Eşyaların azalmasıyla ortaya çıkan büyük zamana ailemizi, arkadaşlıklarımızı, sosyal ilişkilerimizi, ilgilerimizi koyarak anlamlı kılabiliriz. Ancak bu şekilde gerçek amacına ulaşmış olacaktır.

 

Şeker Deneyi ve Öz Denetim

Öz-denetim; kendini kontrol edebilme yeteneği, yaşamın birçok alanında sergileyeceğimiz başarı düzeyine etki eden önemli faktör.

Walter Mischel 1970 yılında şöyle bir deney yapmıştır; bir araştırmacı, çocuğu, sadece bir masa ve bir sandalyenin olduğu odaya götürür ve masanın üzerine bir adet yumuşak şeker bırakır. Çocuğa birkaç dakikalığına odadan ayrılacağını, bu süre içerisinde eğer isterse şekeri yiyebileceğini ancak şekeri yemeyip kendisinin geri gelmesini beklerse bir şeker daha kazanacağını bildirir.
Şekeri yemeyip araştırmacının geri dönmesini bekleyen çocukların ileriki yaşlarda
– Akademik, dilsel, sosyal ve dikkat alanlarında daha yüksek puan aldıkları
– Yetişkin olduklarında reddedilme hassasiyetlerinin daha düşük olduğu
– Otuz yıl sonra daha düşük kilolu oldukları görülmüştür.

Bu basit gibi görünen deney, uzun vadede doğru çıkarımlar yapılmasını sağlamıştır. Öz-denetimin hayatımız boyunca göstereceğimiz başarıda çok büyük bir rolü vardır. Bu beceriyi geliştirebilenlerin, o an şekere değil ödüle odaklandıkları görülmüştür.
Tüketim çılgınlığının tuzaklarına karşı çocuklarımızın, iradelerini etkin kullanmalarına yardımcı olmak adına, onları o an ki hazza değil, yaptığı seçimin anlamlılığına odaklanması noktasında motive edebiliriz.

 

Doyumlu Çocuklar

  • Konu ne olursa her zaman ki gibi ilk söz “sevin” ve sevdiğinizi çocuğunuza mutlaka söyleyin ve anladığı yolla hissettirin. Koşulsuz sevilen, kabul gören çocuk, her konuda daha duyarlı olacaktır. Yatmadan önce sohbet edin, koşu yarışı yapın, kek yapın…
    Sevginizin diyetini ödetmeyin. ‘Senin için sabahtan beri çalışıyorum, bu mu karşılığı?!’ tarzında cümleler ne çocuğunuza ne de size hiçbir zaman istediğinizi vermez.
  • Çocuğumuzu bilinçaltına kadar etkileyeceğimiz yegâne yol; onlara yaşayarak örnek olmaktır. Çocuklar kişilik oluşumunu tamamlayana kadar anne ve babalarını kendilerine rol model olarak seçerler. Biz kendimize ne kadar dikkat edersek, çocuklarımızda öyle olacaktır. İhtiyacınız yokken indirimde diye yeni bir kazak aldığınızda, bunu sende yapabilirsin mesajını çoktan vermiş olursunuz. Ya da telefonunuzla sıklıkla uzun zaman geçirdiğinizde, sende vaktini böyle tüketebilirsin mesajını…
  • Sınır koymak çocuklara korundukları, güvende oldukları ve değer verildikleri duygusu kazandırır. Belirlediğimiz sınırlar, aile içinde herkesi gözeterek konursa sürdürülebilir olur. Bu şekilde konan sınırlar çocuğu rahatsız etmez aksine mutlu eder. Örneğin; Parkın dışına çıkmadan istediğin yerde oynayabilirsin, günde yalnızca bir tane tatlı yiyoruz, istediğini seçebilirsin. Sınırlar içinde seçim yapmak çocuğun duruma bağlı kalmasına yardımcı olur.
  • Çocuklarla sık sık sohbet etmek ve durumu beraber değerlendirmek iyi gelecektir. Almadığımızı bir eşyayı neden almadığımızı, harcamadığımız bir zamanı neden harcamadığımızı, “kendine has” olmanın ne kadar değerli olduğunu, anlattığımızda işlerin sandığımızdan daha kolay olduğunu görebiliriz. Bu şekilde belki kimi zaman onlar bizi ikna bile edebilir.
  • ‘İhtiyaç, olabilir-makul’ gibi belli kelimelerin anlamını öğretmek gerekir. Dört yaş altı küçük çocuklar da ise ‘son, bitti, bekle’ gibi kelimeleri hayatına kattığımızda, çocuk durumu zihninde anlamlandırır. Örneğin; o botu çok beğenmene rağmen ihtiyacın olmadığı için almadın, şimdi o bütçeyi başka bir yerde kullanabilirsin.
  • Alışverişe beraber çıkarak çocukların parayı kullanmayı öğrenmesi öz güven ve sorumluluk alma açısından oldukça faydalıdır. Alışverişlerde belli bir gelenek oluşturmak; her aklına düşeni o an alma alışkanlığı geliştirmesini engellemeye yardımcı olacaktır. Haftanın belli günü market alışverişi, yılın belli zamanları kıyafet alışverişi gibi ailenize has gelenekler oluşturabilirsiniz.
  • Ödülü nerede, ne zaman, nasıl kullanacağımız ayrı bir zamanda tartışılır ancak ödül olarak kullandığımız nesneler, çocuğun yanında o şeyin itibarını arttıracağından bu konuda özenli olmak gerekir. Ödül olarak; maddeleri, beraber geçirilecek vakitlerle değiştirmek en güzeli olacaktır.
  • Çaba sarf etmeden elimizde olan imkânlar bize sandığımız kadar fayda sağlamıyor. Çocuklarımızın bir şeyleri isteme, arzu etme hakkını elinden almamamız gerekir. İstediği şeye ulaşması adına çaba sarf etmesi için zaman vermeliyiz. Ancak bu şekilde imkânlar anlam kazanacaktır. Aslında çekirdeği yerken bile kabuğunu kırıp yemek hoşumuza gidiyor.
  • Alışkanlıklar ve duygular insandan insana bulaşır. Örneğin yanınızda mutlu biri varsa bu durum sizin de mutlu olma ihtimalinizi %15 arttırır. Arkadaşınız fiziksel olarak aktifse sizin de aktif olma ihtimaliniz üç katına çıkar. Bu sebeple etrafımızdaki insanlar çok önemlidir. Artık literatürde; refah(affluence) ve grip (influenza) kelimelerinin birleşiminden oluşmuş “affluenza” adında, tüketim kültürüyle, alışveriş çılgınlığıyla özdeşleşmiş bir kavram var. Bu hastalıktan korunmak için bu virüsün olduğu ortamlardan uzak durmak gerekiyor. Diğer taraftan ilişkimizi zenginleştirebildiğimiz insanlar, hepimiz için en büyük nimetlerdendir.
    Çocuklarımızın yanında insanları değerlendirirken övdüğümüz noktalara da dikkat etmeliyiz. “Vay be ne güzel ev de oturuyor, üzerindeki elbiseyi gördün mü…” şeklinde maddi şeyleri sürekli dile getirmek yerine insanlarla ilgili gündemimiz ‘merhamet, yardımlaşma, irade, özgün olma vb.’ olmalıdır.
  • Karşılıksız vermenin israf olmadığını öğretmeliyiz. Bazen vermeye karşıdakinden daha çok bizim ihtiyacımız vardır. Özellikle vermenin yerleşik bir davranış olabilmesi için çocuklarımızı erken yaşlarda bu meziyetle tanıştırmalıyız.
  • Yırtılan bir kitabı onarmak, kırılan bir eşyayı tamir etmek gerekir. Yenisine ulaşacak gücümüz olsa da değer vermeyi, emek etmeyi öğretmek onlar için alacağımız tüm eşyalardan daha kıymetli olacaktır.
  • Doğa ve hayvanlarla kurduğumuz sanal olmayan bir bağ, çocuklarımızın zaman ve enerjilerini bu alanlara yoğunlaştıracaktır.
  • Geri dönüşüm farkındalığı, önemsememiz gereken bir konudur. Cam, metal, pil, kâğıt gibi kuru bozulmayan maddeler için evlerimizde birer kutu ayarlayabiliriz.
  • Hayat dinamik olduğundan bir ayar verip hayat boyu devam etmenin mümkün olmadığını bilmek gerekiyor. Tüketim konusunda da çokça uyaran aldığımızdan sebatkâr olmak gerekiyor.

İsraf Yalnızca Beni mi ilgilendirir?

Evlerimiz bir sığınak olarak hayatımızda eşsiz öneme sahiptir. Ancak rahatlığı sebebiyle sürekli kapalı alanları tercih etmemiz, doğal yaşam alanlarından kopmamıza sebep oluyor. Bu yapay konfor zamanla bizi çürütüyor.

Çocuklarımızın soyu tükenen kuzey beyaz gergedana, arıların sayısının azalmasına, su bulmakta zorlanan sokak hayvanlarına karşı duyarlı olmasını istiyorsak öncelikle içinde yaşadığımız dünyayı çocuklarımıza sevdirmeli, güçlü bağlar kurdurmalıyız. Korktuğu değil, sevdiği şeyi mutlaka korumak isteyecektir.

Tek başımıza dünyayı kurtaramasak da “kelebek etkisi” dediğimiz bir tesir ile yaptığımız davranışların nasıl büyüyeceğini fark ettirilebiliriz. Az tüketerek, örneğin bir tişört az alarak iki bin litre su harcanmasını önlediğini ve bu iki bin litre suyun çok sevdiği fillerin en azından birini kurtarabileceğini bilmesi çok güzel bir bağ kurdurabilir.

Özetle

“Yiyiniz içiniz, israf etmeyiniz.” (Araf 31)
Rabbimiz bu dünyayı yaşayın; tadını alın, aldırın diyor.

‘Bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya geldik.’ Kendimiz bu bilinci oluşturursak, Rabbimizin bize emanet ettiği çocuklarımızda bizimle gelecektir.

 

 

Kaynakça

www.egitimpedia.com

www.olaganustukanitlar.com

www.kigem.com

www.dw.com