İzz b. Abdusselam’ın da dikkat çektiği gibi, mühim olanı daha da mühim olana (eheme), ayrıntıyı öncelikli olana tercih eden cahildir.[4]  Vahiy bir konuya ne kadar önem vermişse, ona o kadar önem vermek gerekir. Farz nafile yerine, nafile farz yerine konulursa dengeler bozulur, adalet sekteye uğrar.

Makalemizde üzerinde durup dikkat çekeceğimiz husus, imkânsızlıklardan ötürü her yıl on binlerce Müslüman evladının kilise, havra, ilhad ve şer yuvalarına yöneldiği, milyonlarca Müslüman’ın açlıktan öldüğü günümüz dünyasında birden fazla yapılan hac ve umre seyahatleridir. Söz konusu edeceğimiz husus ömürde bir defa yapılan hac değildir. Çünkü hac Kur’an ve sünnetle farz kılınmış, inkârı küfrü gerektiren İslamî bir fariza ve şiardır. Kur’an yüzlerce yerde iman ve cihattan bahsederken 12 defa civarında hacdan bahsetmiştir.[5] Hz. Peygamber’in tek bir defa hac etmesi de bu hikmetten dolayıdır. Birden fazla hacca gitmenin dini bir delil veya temeli olmadığı gibi, İslamî bir bilinçten de kaynaklanmamaktadır. Sadece örf, adet ve gelenekten kaynaklandığına inanmaktayız.

Kur’an, Müslüman’ı gerçeği arayan kişi olarak tanımlanmıştır.[6] Yani, Müslüman her şeyi yerli yerine koyan, ona gereği kadar öne verendir. O,  nafileyi nafile, farzı farz olarak değerlendirir, mekruhlarla mücadele adına haram işlemez. Bunun açılımını yaparsak şunu deriz: İslam’ın izzetinin korunması, işgal altındaki topraklarının kurtarılması vecibesi dururken yığınlarca malı farz olmayan hac ve umrede harcamanın hikmete dayalı bir eylem olmadığına inanmaktayız.

Makalemizin ana hatlarını şu âyet belirtmektedir: “Yoksa siz, hacılara su temin etmeyi ve Mescid-i Haram’da umreciliği, Allah’a ve ahiret gününe inanıp da Allah yolunda cihat edenin işi gibi mi tuttunuz? Bunlar, Allah katında eşit olmazlar. Allah, zalimler güruhunu doğru yola iletmez.”[7]

Âyetin Nüzul Sebebi

Kaynaklar, âyetin nüzul sebebiyle ilgili olarak benzer rivayetler nakletmiştir. Numan b. Beşir anlatıyor: Hz. Peygamber’in minberi yanında oturuyorduk. Birisi, ben hacılara su temin etmeyi hiçbir şeye değişmem, dedi. Diğer birisi, Mescid-i Haram’ı imar etmeyi her şeye tercih ederim, dedi. Üçüncüsü de, ben de cihadı tüm ibadetlere tercih ederim, deyince Hz. Ömer duruma müdahale ederek, Hz. Peygamber’in mescidinde sesinizi yükseltmeyin, dedi. Hz. Ömer Cuma namazından sonra olanları Hz. Peygamber’e arz edince ayet nazil oldu. Olayın diğer bir varyantı da şöyledir: Hz.Talha b. Şeybe ve Hz. Abbas oturup yapmış oldukları amelleri sıralıyorlardı. Hz. Abbas, Kâbe’nin anahtarı benim elimdedir, istersem Kâbe’de istirahat eder uyurum, dedi. Talha, ben de hacılara su temin ediyorum, istediğime su temin ederim, istediğimden esirgerim, dedi. Tam o sırada oradan geçen Hz. Ali duruma müdahale etti ve ben sizden altı ay önce iman eden bir mücahidim, dedi. Bunun üzerine âyet nazil oldu. Hz. Abbas ayeti işitir işitmez, Allah Teâlâ’nın koymuş olduğu hükme razı olduk, razı olduk, dedi.[8] Âyet, iman ve cihadı öne çıkaran Hz. Ali’yi desteklemiş oldu. Diğer bir rivayete göre de, Bedir’de esir düşenler iman ve cihada davet edilince, bizler hacılara su temin ediyor, Beytullah’a hizmet ediyor ve köle azat ediyoruz, bu nedenle iman etmemize gerek yoktur, dediler. Bunun üzerine âyet nazil oldu.[9]

Âyetle İlgili Bazı Mülahazalar

  1. Âyette geçen indillah/Allah katında ifadesi, Allah katındaki değer ve ölçülerin insanlar katındaki ölçülerden farklı olduğunu beyan etmektedir. Nitekim kimileri hacca gitmeyi, hacılara su temin etmeyi, Kâbe’ye hizmet etmeyi iman, hicret ve cihada tercih ederken, kimileri de imanı, cihadı, hicret ve aksiyonu söz konusu amellere tercih etmekteydiler.
  2. Âyet, Allah katında hangi amellerin daha faziletli olduğuna da dikkat çekmiştir. Yani, hac, umre, inziva, Kâbe’ye hizmet vs. hiçbir ibadetin iman ve cihatla kıyas edilmeyeceğine dikkat çekmiştir.
  3. Âyet şu mesajı da vermek istemiştir: Kim hacıları suvarmayı, Kâbe’ye hizmet etmeyi iman ve cihada tercih ediyorsa o yanılıyordur.
  4. İftihar edilecek ameller, hacıları suvarmak ve Kâbe’ye hizmet etmek değil, Allah’a iman etmek ve o yolda mücadele etmek anlamına gelen cihattır.
  5. Ayette geçen, Allah, zalimler güruhunu doğru yola iletmez, ifadesi hac etme ibadetini, Kâbe’ye hizmeti iman ve cihadın önüne çıkaranların zulüm işlediğine dikkat çekmektedir. Birçok yerde İslam topraklarının bağımsızlığı için mücadele veren insanları, yanı başındaki aç ve sefil vaziyette duran bir insanı görmezden gelip nafile olup olmadığı bile tartışılan bir ibadetle oyalanmak zulüm değil midir?
  6. Âyet, cihad olmadan Kâbe’yi tavaf etmenin, onu tamir etmenin bir anlam ifade etmediğine de dikkat çekmiştir. Zira bazı rivayetler konunun Mekke’nin fethinden sonra tartışıldığını göstermektedir. Eğer cihad olmasaydı söz konusu insanlar, iman edip Kâbe’yi tavaf etme imkânını bulabilirler miydi?[10]
  7. Âyet, iç âlemini terbiye etmenin diğer amellerden önce geldiğini göstermiştir.
  8. Âyet, bütün ibadetlerin aynı derecede olmadığını belirttiği gibi, Kâbe ve hacılara hizmet etmeyi, iman ve cihat ibadetine üstün görenlerin duruşunu tuhaf karşılamıştır.
  9. Âyet, hacılara su temin etme ve Kâbe’ye hizmeti cihat, iman ve hicretin önüne geçirenlerin tavrına bir reddiyedir.[11]
  10. Âyet, mücahidlerin, cihattan sarf-ı nazar eden hayırsever hacılardan daha erdemli olduğuna işaret etmektedir.

Âyetin Öne Çıkardığı İki Konu; İman ve Cihad

  1. İman, Allah ile bir akit yapmak anlamındadır. Kast ettiğimiz iman, Allah’a yaratıcı, rızk verici, yarar ve zararın yaratıcısı olarak iman etmek, O’nu zat, sıfat ve fiillerinde birlemek ve Allah’ın muradı istikametinde O’na inanmaktır. Tüm Peygamberlerin ilk ve en önemli hedefi, şirk, küfür, nifak ve hurafeleri yok edip, tevhid üzerine kurulan bir iman akidesini yerleştirmektir. Râzi, Kur’an’da 600 civarında ahkâm âyeti dışında kalan tüm âyetlerin tevhidi; yani sağlam bir imanı işlediğini vurgulamaktadır.[12]Biz senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahiy etmiş olmayalım: Gerçek şu ki, benden başka ilah yoktur; onun için hep bana ibadet edin.”[13] “And olsun ki, Biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve Tağut’tan sakının! diye uyaran bir peygam­ber gönderdik. Sonra içlerinden kimine Allah hidâyet nasip etti, kimine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde bir dolaşın da peygamberlere yalancı diyenlerin sonunu görün!”[14]

Kur’an’da anahtar kelime Lafz-ı celal olup üç bine yakın yerde geçmesi,[15] içeriği konusunda okuyucusuna ipucu vermektedir. Diğer önemli anahtar kelimeler, ahiret ve risalettir, ana konu ise tevhittir. Açık veya işaret olarak Allah Teala’nın sıfat veya esmasının geçtiği âyetler de göz önünde bulundururlarsa Kur’an’da, nerdeyse tevhit ve akidenin işlenmediği âyet bulunmamaktadır. Amel ve hayat bu inanç üzerinde kurulur, ona göre hareket eder. Ahlaka yön veren odur. Onun sağlam olması ahlak ve ibadetin sağlam olması anlamına gelir. Zira ahlak, ibadet ve eşyayla ilişki onun üzerine kurulur. Gidişattaki sapmalar ondan kaynaklanır. İmanın söz, amel ve tasdikten ibaret olduğuna inanırız.

İki dünyada huzur ve mutluluğun kaynağı imandır. Hayata anlam kazandıran, yaratılış gayesini öğreten, karanlığı aydınlığa çeviren, aydınlık sırlarını çözen tek anahtar odur. Aşılmaz yollarda güç kaynağı odur. O, insanlık için olmazsa olmaz gerçektir. O, hâkim için adaletin, asker için şahadetin, yönetici için merhametin ve dürüstlüğün tek kaynağıdır.

İman şuuru İslam kültürünün her zerresine sinmiştir. O, damarlarda dolaşan kan gibidir; edebiyatta, ilimde, kültürde, her yerde onun izleri bulunur. O’nu bulan her şeyi bulmuş, ondan gafil olan her şeyi kaybetmiştir. İman, aydınlıktır, inkâr karanlıktır. İslam’ın hedefi, muhatabına tevhit merkezli bir iman sistemi sunmaktır.

  1. Cihad, Allah’ın rızası doğrultusunda ve imkân nispetinde İslam dini için çaba sarf etmek anlamına gelir. Kur’an’da imandan sonra en çok işlenen konudur; öyle ki bazı âlimler cihadı İslam’ın altıncı şartı olarak değerlendirmişlerdir.[16] İşgalci güçler İslam topraklarına girince, erkek, kadın, genç, yaşlı, sağlam, hasta herkese kendi imkânlarıyla karşı koyması yani cihada katılması farz-ı ayndır. Bu durumda kadın kocasından, çocuk ebeveyninden izin beklemeksizin cihada çıkabilir.[17] Hz. Peygamber ashaba, “Size kadir gecesinden daha hayırlı bir geceyi haber vereyim mi? sorusunu yöneltti ve cevabı da kendileri verdi: “Şehid olma ihtimali bulunan bir yerde nöbet tutmaktır.”[18] Kadir gecesinin Kur’an’ın nassıyla bin aydan daha hayırlı olduğu hatırlanırsa Allah yolunda nöbet tutmanın sevabının miktarı da anlaşılmış olur. “Allah yolunda bir günlük nöbet evlerde 1000 gün-gece ibadet etmekten, oruç tutmaktan daha hayırlıdır.[19] Abdullah b. Mübarek Müslümanların fiili cihatta bulundukları bir dönemde Mekke’de ibadetle iştigal eden Fudayl b. İyaz’a cep­heden şu satırları yazar: “Ey Haremeyn’de (Mekke-Medine) ibadet ettiklerini sananlar, bizim nasıl bir ibadet içinde olduğumuzu bil­seydiniz gerçekten sizin yaptığınızın bir oyalamadan ibaret oldu­ğunu fark edecektiniz. Siz yanaklarınızı gözyaşlarınızla ıslatırken, bizler yanaklarımızı kan ile süslemekteyiz.” Fudayl mek­tubu alır ve hürmet-i kemal ve gözyaşlarıyla öperek kendisine hak verir.[20] Fudayl, en mübarek yerde ibadet ediyordu. Hem de tek rekâtının diğer yerlere göre 100 bin rekâttan daha faziletli olduğu yerde ibadetle meşguldü. Fakih Abdullah b. Mübarek ise Müslü­manların fiili cihatta bulundukları bir dönemde Kâbe’de ibadet et­meyi bir oyalanma olarak değerlendirmiştir. Bu fetvası aynı zamanda hangi konulara öncelik verilmesi gerektiğini belirtmektedir. İbn Mübarek, aynı dönemde fıkhî bazı konulara gark olmuş bir arkadaşını, “cihad ortada iken, ömrünün çoğunu zihar, ilâ vs. konularla geçirdin” sözleriyle tenkit etmiştir.[21]

Mücahide destek veren de cihad eden gibi sevap alır”[22] hadisi şu hükmü otaya koymaktadır: İmandan sonra en büyük ibadet olan cihada mazeretten dolayı fiili olarak katılamayanlar, mücahitlere verecekleri maddi-manevi destekle cihadın muazzam ecirden yararlanabilirler.

Sosyal Hizmetlerin Nafile Hac ve Umreden Daha Faziletli Oluşu

İbn Mesud, asırlar önce konuya şöyle dikkat çekmiştir: Ahir zamanda yolculuk güçleşecek, imkânlar artacak ve gereksiz yerde hacca gidenler çoğalacaktır. O şartlarda hacca gidenler sevaptan mahrum olarak dönecekler. Çünkü onlar komşuları açlıktan kıvrandıkları halde onları görmezlikten gelirler. İbn Mesud ferasetiyle günümüzde olup bitenleri sezmiş ve olduğu gibi canlandırmıştır.[23] Gazali de sosyal yardımlaşmayı ihmal ederek defalarca hacca gidenlere sitem ederek şöyle der: Kimi zenginler defalarca hacca gittikleri halde yanı başındaki komşularını ihmal ederler. Gazali’nin Bişr b. Haris’ten naklettiği şu olay konuyu açıklaması bakımından çok önemlidir: Hac’a gitmek niyetiyle Bişr b. Haris’le vedalaşmaya gelen biri, kendisine, üstad, hacca gitmek istiyorum bir emriniz var mı? der.

Bişr: Hac masrafı için ne kadar para hazırladın?

  • İki bin dirhem.
  • Hac yapmakla neyi kast ediyorsun? Niye hacca gitmek istiyorsun?
  • Allah’ın rızasını kazanmak ve Beytullah’ı ziyaret etmek için.
  • Allah’ın rızasını mı? Bulunduğun yerde iki bin dirhemi harcayıp Allah’ın rızasını elde etmek istemez misin?
  • Elbette isterim.
  • O halde git hac için ayırdığın parayı muhtaç, borçlu ve yetimlere dağıt. İstersen hepsini birine de verebilirsin. Müslümanları mutlu etmek, sevindirmek, muhtaçlara el uzatmak, darda kalanın sıkıntısını gidermek yüz nafile ibadetten daha hayırlıdır. Git, sana dediklerimi yap! Bunu yapmayacaksan kalbinden geçenleri bize bildir.
  • Üstadım, kalbim hacca gitmekten yana.

Bu cevap karşısında Bişr tebessüm eder ve şöyle der:

  • Nefis haramdan elde edilen bir parayla övünmek ister. Allahu Teala ancak muttaki kullarından kabul eder.[24] Bişr b. Haris söz konusu zata yaptığının riya olduğunu, malı haram olduğu için de helal yolda harcamaya layık olmadığını ima etmek ister.

Ömer b. Abdülaziz döneminde Kâbe’nin örtüsü eskidiğinden değiştirilmesi gerekiyordu. Ancak bu sırada yardıma muhtaç insanlar vardı. İki durum karşısında bir tercih yapması ge­rekiyordu. Raşid Halife, Kâbe’nin değerinin örtüde olmadığını, yenilenmesinin tali bir konu olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle muhtaçların ihtiyacını gider­meyi tercih etti ve şöyle dedi: “Örtüye yapacağım masrafı acıkmış midelere ayırmamın daha isabetli olacağını düşünüyorum.”[25] Ömer b. Abdülaziz bu içtihadıyla Müslümanları doyurmayı, Kâbe’ye örtü almaya tercih etmiştir. Zira selefi Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir dönemlerinde de Kâbe’nin örtüsü yoktu. Ancak onlar için aç mideleri doyurmak Kâbe’yi örtmekten önce gelmekteydi.”[26] Her yıl nafile hac ve umreye harcanan yığınlarca servet İslam topraklarının kurtarılması ve Müslümanların bilinçlendirilmesi için sarf edilseydi, birçok sıkıntının giderilebileceğine inanmaktayız. Kaldı ki, bir defadan fazla hacca gidenler, bir yönüyle hiç gitmeyenlerin hukukunu ihlal etmektedirler. Çünkü kota nedeniyle her yıl on binlerce mümin hac ibadetini yapmaktan mahrum kalmaktadır.

Nafile hac ve umre ile diğer hizmetler arasındaki belirleyici naslardan birisi de şu hadistir. “Allah’a en sevimli kullar, insanlara en fazla yararı olanlardır. En sevimli amel, Müslüman’ı sevindirmek, ondan bir sıkıntıyı gidermek, borcunu ödemek, açlığını gidermektir. İhtiyacını karşılamak amacıyla Müslüman kardeşimle yürümek, (şu)  camide; yani Mescid-i Nebi’de bir ay itikaftan daha hayırlıdır.[27] “Dul ve muhtaçların ihtiyacı için çalışmak Allah yolunda cihad eden ve gece-gündüz ibadet eden gibidir.”[28]Bazen sadaka niyetiyle verilen tek bir dirhem yüz bin dirhemi geçer.[29] “En hayırlı para, kişinin aile efradına ve muhtaç arkadaşlara harcadığı paradır.”[30] İbn Abbas Anlatıyor: “Mescid-i Nebi’de itikafta bulunduğum bir sırada bir adam geldi, selam verdikten sonra oturdu. Kendisine; “Kardeşim, sizi üzüntü içinde görüyorum, hayrola!” dedim.

– Evet doğrudur, ey Hz. Peygamber’in amca oğlu, falanın bende borcu var, yemin olsun ki ödeme imkanım yoktur.

– Arzu ettiğin takdirde meselenizle ilgilenebilirim.

– Uygun görüyorsanız ilgilenenebilirsiniz. Aynı zat anlatıyor: İbn Abbas ayakkabılarını giydi ve mescitten çıktı. Kendisine; “itikafta olduğunuzu unuttunuz mu?” dedim.

– (Gözyaşları içinde) hayır olay bildiğin gibi değildir, kısa bir süre önce ahrete intikal edip giden şu kabrin sahibinden şu hadisi duymuşumdur: “Kim bir kardeşinin bir ihtiyacını karşılamak gayesiyle kendisiyle beraber çıkar, muvaffak olursa (sıkıntısını giderebilirse) on yıllık itikaftan daha hayırlı bir amel yapmış olur. Kim de Allah rızası için bir gün itikafa girerse, kendisiyle cehennem arasına, her biri doğu ile batı arasındaki mesafeden daha geniş üç hendek girer.[31] Hadis, milyonlarca Müslüman’ın çöplüklerden ekmek topladığı günümüzde, itikaf niyetiyle onlarca defa Hicaz’a gidenlere önemli mesajlar vermekte ve   kardeşlik bağlarının nasıl takviye edilmesi gerektiğine ve toplumun ihtiyaç duyduğu hizmetlere eğilmenin önemine dikkat çekmektedir. Şöyle ki; İbn Abbas, Müslüman’ın ihtiyacını karşılamayı, içinde bir rekat namaz kılmanın diğer mescitlere oranla bin rekat sayılan bir mescitte zikir, oruç ve namazı içeren itikafa tercih etmiştir. İbn Abbas’ın fıkıh anlayışı, yardım isteyen bir Müslüman’a yardım gayesiyle böyle bir ibadeti terk etmesini gerekli kılmıştır. Bu davranış, İbn Abbas’ın Hz. Peygamber’den almış olduğu fıkıh bilincinden kaynaklanıyordu.[32] İbn Abbas başka bir vesileyle, “Birinin, fakir bir ailenin bir aylık, mümkün olmasa bir haftalık, o da mümkün değilse gücü nispetinde ihtiyaçlarını karşılaması, her yıl hacca gitmesinden daha hayırlıdır” demiştir.[33]

Ab­dullah b. Mübarek  konu bağlamında  şöyle der: Bir lokma ekmeği tasadduk etmek, bir cami yapmaktan daha hayırlıdır.[34] Abdullah b. Mübarek hacca gidiyordu. Çöplükten ölmüş bir kuş alan bir kadın gördü. Kadın ölü kuşu elbisesine sardı ve evine götürdü. Abdullah evine kadar kadını takip edip durumunu sordu. Kardeşiyle beraber kaldığını, yiyecek hiçbir şeyleri bulunmadığı için çöplükten topladıklarıyla geçindikle­rini söyledi. Bunun üzerine yardımcısına “yanında ne var?” dedi. Yardımcısı, “1000 dinar var” dedi. Abdullah b. Mübarek, “bize 20 dinar ayır, bizi eve götürür, geri kalan (980) dinarı bunlara verelim. Bu hayır bu yılki haccımızdan daha hayırlıdır” dedi ve geri döndü.[35] Abdullah b. Mübarek, oruç tutar, insanlara yiyecek dağıtırdı. İbn Müba­rek iki hayırdan “en hayırlı” olanı tercih etmiştir.

Büyük alim Bişr-i Hafi’nin bir arkadaşı an­latıyor: Soğuk bir kış günüydü. Bişr’in yanına gittim. Şiddetli soğuğa rağmen ter içindeydi. Merak ettim, nedenini sordum: Ey imam, bu kış ortasında herkes kalın yün elbiseleri tercih ederken, neden şu incecik elbiseler içinde terleyip duruyorsun? Kardeşim! Fakirleri düşündüm onlara yardım yapacak bir imkânım yoktu. Onları düşünmekten dolayı ter içine boğuluyorum.[36] Bişr’in terlemesi elbette boş mideleri doldurmuyordu. Ancak Müslüman olmanın şuurundaydı. Bu sıkıntısı onu muhtaçlara yardıma davet edebilirdi.

Netice olarak, hac ve umre İslam’ın Kur’an ve sünnetle belirlenmiş önemli şiarlarındandır. Ancak Hz. Peygamber ve ondan sonra gelen İslam uleması, cihad ve sosyal faaliyetleri, nafile hac ve umreye tercih etmişlerdir. Bu nedenle Müslümanların parasal sıkıntı ve imkânsızlıklar içinde kıvrandığı günümüzde tek bir hacla iktifa edip diğer faaliyetlere eğilmelerinin daha isabetli olacağını düşünmekteyiz. Hz. Peygamber’in ömründe bir defa hac yapması bunun önemli bir delilidir.

Abdulcelil CANDAN

[1] Hadid, 57/25.
[2] Mağniyye, Muhammed Cevâd el-Kâşif, Beyrut, 1990, 7/256.
[3] Bk. İbn Aşur, Muhammed Tahir, et-Tahrir ve’t-Tenvir, Libya, ts. 27/ 416.
[4] İzz b. Abdusselam, Kavaidu’l Ahkam,
[5] Fuâd, Muhammed Abdulbaki, el-Mu’cemu’l- Müfehres li Elfazı’l- Kur’an’i’l- Kerim, ilgili madde.
[6] Cin, 74/14.
[7] Tevbe, 9/19.
[8] İbn Âşûr, Muhammed et-Tahir, et-Tahrir  ve’t-Tenvir, Beyrut, 2000, 8/4965.
[9] İbn Kesir, Ebu Fidâ İsmail,  Tefsiru Kur’ani’l-Azim, Beyrut, 1987, 2/341.
[10] İbn Âşûr, Tefsir, a.g.e., 9/51.
[11] İbn Âşûr, Tefsir, 10/47.
[12] Mahmut, Abdulhalim, et-Tefsiru’l-Felsefî fi’l-İslâm, Mısır, ts, s. 71.
[13] Enbiya, 21/25.
[14] Nahl, 16/36.
[15] Bkz. Fuâd, el – Mu’cem, a.g.e.,ilgili madde.
[16] El-Ulyânî, Ali b. Nefi’, Ehemmiyetu’l- Cihad, Riyad, 1985, s.234.
[17] İbn Teymiyye, Ahmed b. Abdulhalim, Mecmûu’l-Fetâvâ, Mısır 1972, 28/358.
[18] Hakim, sahih bir senetle, 2/80.
[19] Elbani, Muhammed Nasiruddun, Silsiletü’l-Ehadisi’s-Sahihia, Beyrut, 1992, hadis no: 4503.
[20] Bkz. İbn Kesir, Tefsir, a.g.e., 1/ 704.
[21] Eş-Şâmî, Ahmed, Abdullah b. Mübarek, Beyrut, 1989, s.15.
[22] Taberânî, sahih bir senetle rivayet etti. Bkz. Heysemi, Mecmu’z-Zevâid, Beyrut, 1987, 5/285.
[23] Gazâlî, Ebu Hamid, Muhammed, b. Muhammed, İhyau Ulumi’d-Din, Beyrut, 1982, 3/409.
[24] Gazalî, İhya, age., 3/409.
[25] Eş-Şâmi, Abdullan b. Mübarek, s.14.
[26] İbn hanbel, Ahmed, Müsned,  İstanbul, 1982, 17/23.
[27] Elbaânî, age., hadis no: 906.
[28] Elbânî, age., hadis  no: 3574.
[29] Nesâî, Zekat, 28.
[30] Müslim, hadis no: 994.
[31] Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübrâ, Beyrut, 1985, 4/123.
[32] Bkz. Gazâlî, Muhammed, Müslüman’ın Ahlakı,  Çev: Dr. Abdurrahman Candan, s.198-199, İstanbul, 2006.
[33] El-Hûlî, el- Behiyy, el-Mücaddidune fi’l-İslam, Mısır,ts. s. 70.
[34] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n- Nihâye, Beyrut, 1990, 10/ 178.
[35] Gazâlî, Muhammed, Keyfe Neteamelu mael Kur’an, ABD, 1992, s.129-130.
[36] Eş-Şâmi, Hâkezâ Fehime’s-Selef, Beyrut,1989, s. 51.