İstiaze “sığınma ve yardım talebi” demektir. Kur’an’ın açık bir emridir. İki ayrı ayette gelir. İkisi de birbirine yakın zamanlarda inmiş olan Nahl ve Mü’minun surelerinde yer alır. Birincisinde doğrudan Kur’an okuyana bir emirdir: “Kur’an okuyacağın zaman, aşağılanarak kovulmuş Şeytan’ın şerrinden Allah’a sığın!” (16:98) İkincisinde Kur’an okuyanla sınırlı olmaksınız yine emir olarak gelir: “Ve de ki: Rabbim! Şeytanların fitleme ve dürtüklemelerinden Sana sığınırım!” (23:97).

Bu iki emir arasında birçok fark vardır. Bu farkları anlamak, Allah’a sığınma emri olan istiazeyi de anlamayı kolaylaştırır. Nahl suresinin 98. ayeti Kur’an okumaya niyetlenen kimseye emirdir. Ayette kara’e fiili kullanılmıştır, telâ fiili değil. Bu da “anlamak için okumaya” delalet eder. Bu, aktarmak ve saklayıp ezberlemek için okumaya delalet eden tela’dan farklıdır. Demek ki, ayetteki Şeytan’dan Allah’a sığınma emrinin “anlamayla” doğrudan bir ilişkisi vardır. Şeytan’dan Allah’a sığınma emrinin amacı “Kur’an’ı doğru anlamak”tır. Dahası Kur’an’ı yanlış anlamaya sebep olan her tür görünür görünmez saptırıcıdan uzak kalmaktır. Emrin ilk yarısı budur. İkinci yarısı ise Allah’a sığınmaktır. Bu ikisi arasındaki irtibat kelime-i tevhidin iki yarısı arasındaki irtibat gibidir. İstiğfar ve tevbe arasındaki irtibat gibidir. Her iki boyutuyla istiaze, Şeytan’dan yüz çevirip Allah’a yüzünü dönme işlemidir. Aynı zamanda Allah’ın anlamın hem kaynağı hem de garantisi olduğunu ifade eder.

İkinci ayet şeytanların şerrinden mücerret olarak sığınmayı ifade eder. Bu şeytanlara sadece görünmeyen cin şeytanları değil; aynı zamanda görünen şeytanlar da dahildir. Mesela insan şeytanları (Bkz: 6:112). Zira insan şeytanları da insanın algılarını köreltebilir, idrakini rotasından saptırabilir, aklını çelebilir, bilincini dumura uğratabilir ve hakikati bulanık görmesine sebep olabilir. Yine bu şeytanlara insanın öteki kişiliği haline gelen nefsi, bilinçaltı, güdüleri ve ayartıcı duyguları da dahildir (Krş: 43:36). Belki de cevhere yönelik sapmadan Allah’a sığınmanın temel sebebi de budur.

İki ayet arasındaki bir diğer fark; Nahl 98’de Allah’a sığınılırken Mü’minun 97’de Rabbe sığınılmaktadır. Birincisi Allah’ın zatına sığınmayı, ikincisi sıfat ve fiiline sığınmayı ifade eder. Şeytan’dan Allah’ın uluhiyetine sığınmak, aslında Şeytan’ın insanın cevherine yönelik ayartmalarına taalluk eder. Allah’a sığınma bütün istiaze çeşitlerini kapsar. Yine Şeytan’ın hakikatin cevherine yönelik anlayışını saptırma teşebbüslerine taalluk eder. Rabbe sığınmak ise her tür şeytanın ve şeytansıların şerrinden Allah’ın fiillerine sığınmadır. İşte Hz. Peygamber’in şu istiazesi, iki ayeti de kapsayan muhteşem bir sığınma örneğidir:

“Allah’ım! Senin gazabından hoşnutluğuna, cezandan bağışlayıcılığına, Senden Sana sığınırım.” (Müslim, Salât 222, vd.)

Hadisin son cümlesi olan “bike mink” ibaresi tam da Zattan Zata sığınmadır ki, sığınmanın en yücesini teşkil eder. Ondan önce Allah’ın fiillerine ve sıfatlarına sığınılmıştır. Çünkü gazabı, rızası ve cezası fiilleri, bağışlayıcılığı ise sıfatıdır.

İki ayet arasındaki bir başka fark; birinci ayetin bizzat fiili bir emir olmasıdır. Bu bir “yap” emridir. Yapılması istenen iş “sığınma” işidir. İstiaze cümlesini söylemek, bu emri tutmak için yeterli değildir. Yani e‘ûzü billahi mine’ş-şeytani’r-racim demek dil ile istiazedir. Bu olsa olsa Mü’minun 97’nin bir gereğidir. Zira orada “de ki” emriyle gelmiştir talimat. Fakat Nahl 98’de demek değil yapmak emredilmektedir. Bu da gösterir ki, istiaze halden kale, gönülden dile, bilinçten eyleme, içten dışa doğru bütüncül bir sığınmayı ifade eder. Bir insan diliyle Allah’a sığınırken, haliyle Şeytan’a sığınabilir. Sözüyle Allah’a sığınırken özüyle sığınmanın gereğini yerine getirmeyebilir. Bu ise gerçek bir sığınış değildir. Allah böylesi bir sığınmayı kabul etmeyecektir.

İstiaze’den sanki Şeytan’dan korkuluyormuş gibi bir izlenim edinilebilir. Bu doğru değildir. Zira Şeytan’ın Allah’ın has kulları üzerinde hiçbir gücünün ve otoritesinin olmadığını Kur’an’dan öğreniyoruz. Eğer Şeytan ve şeytansılar biri üzerinde otorite kurmuşlarsa, bu Şeytan’ın gücüne değil, otorite kurdukları insanın Allah’ın verdiği iradeyi Şeytan’a transfer edip onu güçlendirdiğine delalet eder. Dünyanın en büyük sinema arşivi Şeytan’a aittir. Eğer insan Şeytan sahnesinin sorgusuz sualsiz seyircisi olmayı kabullenirse, seyrettiği oyunların kendisini yönlendirme ve yöneltmesinin gerçek sebebi Şeytan değil kendisi olacaktır. Ve siz seyirci olursanız, Şeytan’ın oyunu bitmeyecektir.

İnsan başta olmak üzere, kötülük odağı olan görülen ve görülemeyen her türlü varlıkla birlikte, tüm olumsuz duygu ve düşünceleri temsil eden şeytan, insanın içgüdü ve tutkularına esir olmasını ister. Çünkü ancak o zaman insana söz geçirebilir. Bu sebeple de insanı diri bir bilince ve uyanık bir idrake sahip kılacak olan herhangi bir eylemin getireceği tüm olumlu sonuçları sıfırlamak için çok çaba sarf eder. İnsanı diri bir bilince ve uyanık bir idrake sahip kılacak olan şeylerin başında bilgi, tefekkür, iman ve bunlarla bütünleşmiş eylem gelir. Kur’an ise bu dört unsuru da bünyesinde taşıyan bir kaynaktır. O halde, şeytanın Kur’an okumak isteyen kimseye musallat olmasından daha doğal bir şey olamaz. Şeytanın şerri, sadece Kur’an okuyanla sınırlı değildir. Onun, özünde iyilik barındıran her işi amacından saptırmak isteyeceği Kur’an tarafından vurgulanır. (7:200) “Şeytanın şerri” işte budur.

Peygamber’in istiazesinin amacının vahyin iniş üssü olan kalbini tahkim için olduğunu, bunun vahyin selameti açısından ne derece önem arzettiğini şu ayetten anlayabiliriz:

“Senden önce hiçbir rasul ve nebi göndermedik ki, o birşey temenni ettiği zaman şeytan onun ümniyyesine bir şeyler atmasın. Fakat Allah şeytanın attıklarını nesheder, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır.” (22:52. Ayrıca 53-54. ayetlere bkz).

Özetle, akleden kalbi vahyin konukluğuna hazırlamak anlamına gelen istiazenin aklı-kalbi her türlü modern hurafe tarafından işgale uğramış modern insan için ne denli gerekli olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Kur’an’ın okunduğu halde ne dediğinin anlaşılmayışının, ne dediği anlaşılsa bile ne demek istediğinin anlaşılmayışının, Kur’an’ın sadece “okunulan” bir kitap değil, iman edilen İlâhi bir referans ve yaşanılan bir hayat olamayışının ilk sebebi, belki de istiaze adı verilen bu ön hazırlığın gereği gibi yapılamamasıdır.

“İstiaze”, “yardım almak için imdat dileme, tehlikeden korunmak için sığınma” anlamına gelir. Bu anlamı göz önüne aldığımızda “Euzu billahi mineşşeytaniracim” diyen, kalpler üzerinde yegane tasarruf sahibi olan Allah’tan yardım istemiş, duygusal ve düşünsel planda istiaze eylemini gerçekleştirmesi durumunda da, içgüdülerinin ayartıcı tahrikinden en emin sığınağa, yani Allah’a sığınmış olur (bkz. 7:200).

Bu ön hazırlık, Kur’an’da Hz. Peygamber’in özelliklerinden biri olarak geçen “ümmi” vasfını Kur’an okumaya başlayan insanın akleden kalbine kazandırma yolunda atılmış ciddi bir adım olacaktır. Ümmi, yani “anadan doğduğu gibi temiz ve bakir” bir kalp ve kafayla Kur’an’a yaklaşacak, iletişim araçlarının da katkısıyla modern kültürün her türlü duygusal ve düşünsel atıklarıyla manevi bir çevre felaketi yaşayan kalbi temizleyip tahkim edecektir.

İkinci kuşaktan Ata, ayetin formunu delil göstererek namaz içinde ya da dışında her Kur’an okumaya başlarken istiazeyi dînî bir zorunluluk olarak görmüştür (Râzî). İbn Sirin, ömürde bir defa istiazeyi farz görmüştür. Diğer müçtehitler farz saymamakla birlikte namaza ilk girişte söylenmesini “güzel” olarak nitelendirmişlerdir. Şafiî el-Ümm adlı eserinde İbn Ömer’in namazda istiazeyi içinden, Ebu Hüreyre’ninse dışından okuduğunu aktarır. Ebu Hanife, Şâfiî ve daha başkalarına göre en geçerli metin “Euzubillahimineşşeytanirracîm” formundaki metindir. Bazı alimler ise kimi rivayetlerde yer alan “Euzu billahi’s-semi’i’l-alimi mine’ş-şeytani’r-racîm” ibaresini tercih ederken daha başkaları bu ibarenin dışında rivayet edilen daha farklı formları tercih ederler (İbn Kesir, Tefsir I, 14).

Bismillahirrahmanirrahim (Rahman, Rahim Allah adına) cümlesiyle ifade edilen hakikate kısa adıyla besmele denir. Besmele, hem ilk vahyin bir sonucu, hem ilk emrin bir gereğidir. Zira Allah Rasulü’ne gelen ilk vahiy “Yaratan Rabbin adına oku!” emridir. Bu emir yine Kur’an’da Bismillahirrahmanirrahim şeklinde formüle edilmiştir. Efendimiz Kur’an’daki emirleri Müslüman hayatının kodları olarak hem uygulamış, hem de müminlere uygulamalarını söylemiştir. Mesela Allahu ekber bunlardan biridir ve Müzzemmil suresindeki “Ve Rabbini tekbir et!” emrinin kodlanmışıdır.

Besmele Müslüman hayatının bir numaralı kodudur. Kur’an’ı bir ülkeye benzetirsek besmele bu ülkenin vizesidir. Yok, Kur’an’ı eğer bir siteye benzetirsek, besmele bu muhteşem sitenin ana giriş kapısının anahtarıdır.

Hz. Peygamber “Besmelesiz yapılan işler sonuçsuz kalmaya mahkumdur” buyurur. Nuh ve Süleyman Peygamber hakkında nakledilen ayetler de gösteriyor ki besmele, ilk insandan bu güne insanlığın değişmez değerlerini savunan tüm İslam Peygamberlerinin sembolüdür. Hz. Peygamber de bu sembolü yüceltmiş, kendisine indirilen ilk ayet olan “Oku yaratan Rabbinin adıyla” (96:1) emrini yine Kur’an’da yer alan ilahi bir form olan “Bismillahirrahmanirrahim”le yerine getirmiştir. Peygamber besmeleyi yalnızca Kur’an okumaya başlarken ya da sure girişlerinde değil, her bir işe başlarken okuyor ve müminlerine de bunu tavsiye ediyordu. Muhtemelen O bu anlayışını Nuh Peygamberin gemiyi yürütürken ve Süleyman Peygamber’in mektup yazarken besmeleyle başladığını ifade eden Kur’an’dan çıkarıyordu.

Kur’an ülkesinin muhteşem kapısı olan Fatiha’nın anahtarı olan besmelenin sembolize ettiği anlam aslında hayatın tümünü içine alan bir ‘hayat felsefesi’, müminin varlığa bakış açısının koordinatlarını veren bir ‘âlem görüşü’dür. Buna göre, işine Allah’ın adını anarak başlayan birinin bu davranışı şu anlamlara gelir:

a) Hamd ve şükür: Yaptığı işi Allah sayesinde yaptığını hatırlamış, O’nun adını anarak ikram sahibine teşekkür etmiştir. Eğer okunan Kur’an ise, onu okumaya besmeleyle başlamak, Kur’an’ın kaynağını hatırlamak ve onu gönderene hamdetmek anlamına gelecektir. “Eğer şükrederseniz, artırırım” (14:7) ayeti gereğince, besmele o nimetin bereketini celbedecektir. Bu nimet Kur’an gibi muhteşem bir nimetse, bunun artırılması oransal ve fiziksel değil manevi bir şekilde olacaktır ki, bu da Kur’an’ın yüreğe, zihne, hayata daha fazla ışık saçması, daha fazla yerleşmesidir.

b) Bağlanma (ilsâk): Nasıl Kur’an’ın anahtarı besmele ise besmelenin anahtarı da başındaki “be” edatıdır. Besmele’nin başındaki “be” edatı ilsâk içindir. İlsâk, iki şeyi birbirine bağlamak, iki taraf arasında ilişki kurmak için köprü, geçit, bağlantı yapmak demektir. Peki, bu bağlantı neyi sembolize etmektedir? Bu bağlantı, İnsanın Allah’a olan bağını sembolize eder. Besmele ile insan içkini aşkına, dünyayı ahirete, bedeni rûha, ednâyı a’lâya, ûlâyı ukbâya, geçiciyi kalıcıya, eşyayı mukaddese bağlamış olur. Bu anlamda besmele insanın Rabbi ile iletişime geçmek için kullandığı Allah tarafından verilmiş bir parola, bir şifredir. İnsan, maveraya bu şifre sayesinde ulaşır ve ötelere sesini bu sayede duyurur.

b) Allah’tan bağımsız bir alan fikrinin reddi: Besmele çeken biri, Allah’ı işine karıştırmış, dahası işini Allahlı kılmıştır. Bu, aynı zamanda Tevhid’in ameli bir boyutudur. Hayatını besmeleli hale getiren biri, hayatına Allah’ı şahit tutmuş, özetle hayatı ibadete dönüştürmüş demektir. Çünkü, Allah’ın razı olmayacağı şeylere besmele çekilmez. Bu Allah’la istihza etmek anlamını taşır. Şu halde, hayatı besmeleli geçen biri, hayatını ibadete dönüştürmüş biridir.

c) Dua: Besmele, aynı zamanda Allah’a çıkartılmış bir davetiyedir. Bir işe başlarken besmele çeken biri “Allah’ım, bu işi senin yardımın olmadan yapamam. Senin verdiğin imkan, güç ve kuvvet sayesinde bu işe başladığımı biliyorum, bu işten umduğum amaca ulaşmak için de sana, yardımına ihtiyacım var” demiş sayılır. Besmele bu anlamıyla bir duadır.

d) Zikir: Zikrin en geniş anlamının “geriye dönük tefekkür”, “unutulan gerçeği hatırlama” olduğu göz önünde tutulursa besmele, “unutmakla malul” olan insanın sahip olduğu tüm değerlerin kaynağını hatırlaması anlamına gelir. Zikrin amacının “Allah ve ahlak bilinci”ni insanda yerleştirmek olduğu hatırlandığında besmelenin işlevi daha bir aydınlanmış olur.

Rahman ve Rahim

Besmele’de Rahman ve Rahim isimlerinin bulunması, besmelenin ilahi merhametin bir ürünü olduğunu gösterir. Hem Vahiy olarak böyledir, hem ilahi yardım duası olarak böyledir, hem Allah’ın verdiği imkanı kullanarak işe girişme açısından böyledir, hem Allah’ı hep hatırda ve gündemde tutmanın bu rahmetin bir tezahürü olması açısından böyledir.

“Acıma” anlamına gelen ‘rahmet’ten türetilen Rahman ve Rahim Allah’ın iki sıfatıdır. Birincisi sıfat-ı müşebbehe, ikincisi mübalağa ile ism-i faildir. Sıfat-ı müşebbehe özelliğin devam ve değişmezliğini, ism-i fail ise oluş ve yenilenmeyi ifade eder. Hattabi Rahman’ın tüm varlıkları kuşatan bir rahmeti, Rahim’in de “inananlara karşı rahimdir” (33:43) ayetini delil göstererek sadece müminlere özgü bir rahmeti ifade ettiğini söylemiştir. Ne var ki, İbn Kayyım el-Cevziyye bu iki sıfat konusunda, kelimenin dil yapısından yola çıkarak şu isabetli sonuca varır: Rahman, Allah’ın zatıyla kaim bir özelliğidir. Bunun anlamı O’nun özünde merhamet sahibi olmasıdır. Rahim ise, O’nun tüm eylemlerinde merhametli olmasıdır. Birincisi öze ilişkin, ikincisi eyleme ilişkindir. Yani O, özünde Rahman olduğu için işinde de Rahim’dir; bir başka deyişle, merhametli olduğu için merhametle muamele eder. Onun içindir ki, Kur’an’da “müminlere karşı Rahim’dir” (bi’l-mü’minine rahim) formuyla birden fazla geldiği halde “müminlere karşı Rahman’dır” şeklinde hiç gelmez. Bu sebeple “Rahman” ismi “Rahim” isminden daha kapsamlıdır (Menar 1/48). Abduh’a göre ise “Rahman” ismi “fu’lan” vezninden geldiği için süreklilik değil geçicilik ve arızilik ifade eder. Dolayısıyla bu özelliğin sürekliliğini, kalıcılığını ve kesintisizliğini belirtecek başka bir sıfata ihtiyaç duyar, o da “Rahîm”dir. Bu ikisi birbirini güçlendiren iki sıfattır.

Rahman, Allah’ın zati bir sıfatıdır. Zati sıfata dayalı olarak gerçekleşen bir ikramda, ikram görenin hak edip etmediğine, isteyip istemediğine bakılmaz. Rahmet etmek Rahman olmanın bir gereğidir. Kullar kendilerinden istenilince gazaplanırlar, Allah ise kendisinden istenilmeyince gazaplanır. Zira Allah Rahman ve Rahim’dir ve merhametinin tecellisine vesile olan duayı bu yüzden ibadetin merkezine yerleştirmiştir.

Kur’an’da bu iki sıfatın da ortak mastarı olan “rahmet”ten türetilmiş sıfatların kullanıldığı ayetlere baktığımızda, bu ayetlerin sanıldığı gibi tümüyle rahmet, bağış, af ve merhametle ilgili olmadığını görüyoruz:

Hz. İbrahim’in babasını uyardığı yerde: “Ey Babacığım, ben Rahman’dan sana bir azab ulaşmasından korkarım.” (19:45) ve “Rahman’dan için için korkan insanları…” (36:11) ve “Fakat Rahman bana bir zarar vermek isterse…” (36:23).  Bu ve daha bunlara benzer ayetler de gösteriyor ki, Rahman ismi Kur’an’ın her yerinde af ve mağfirete ilişkin kullanılmamakta, kimi yerde mutlak ve mücerret bir isim olarak kullanılmaktadır.

Rahman, Yemen ve Yemame taraflarında bir tanrıya verilen bir isimdi. Müseylime, Allah’tan değil de Rahman’dan vahiy aldığını söylüyordu. Dahası son zamanlarda arkeolojik kazılardan öğrenildiğine göre, güney Arabistan’da Tevrat ve İncil’in tanrıları için Rahmanan sıfatı kullanılıyordu. Mekkeli müşrikler kendileri için yabancı, hatta garip olan bu sıfatın Allah’ın bir sıfatı olmasına şiddetle muhalefet etmişlerdi. “Onlar Rahman’ı inkar ediyorlar” (13.30) ayetini, bölgede Allah inancının olmadığı yönünde değil, Allah’ın Rahman isminde simgeleşen hayata ve eşyaya müdahil olma niteliğini reddettikleri yönünde anlamak daha doğru olacaktır. Nitekim bu ibarenin hemen ardından “De ki, o benim Rabbim’dir; kendisinden başka ilah bulunmayandır” ifadesi gelir. Bu, Allah’ın rahimiyyetini inkarın rububiyyetini inkar etmenin bir sonucu olduğunun, rububiyyetini inkarın da uluhiyetini inkar anlamına geleceğinin bir ifadesidir. Kur’an aktüel olan bir tanrı adını Allah’ın sıfatlarından biri, hatta en önemli sıfatı yapmıştı. Öyle ki, bu sıfat Kur’an’da adeta Allah’ın zatıyla özdeşleşmiştir (Z. Özcan, Teolojik Hermenötik, 140).

Besmele’nin hükmü

Besmele Kur’an’da yer alan bir ayettir (Neml). Fatiha’daki de dahil diğer tüm besmeleler Peygamber’in Neml suresinden iktibas yoluyla her surenin başına koydurduğu bir “alıntı”dır.

a) Alak suresinin, başında besmele olduğu halde inmesi mümkün değildir. Çünkü sure zaten “Rabbinin adıyla oku” emriyle iniyor. Demek ki, bu emirden önce besmele inmemiş. Bu da demektir ki, besmele Alak suresinden bir ayet değildir.

b) Fatiha’nın ikinci ayeti “er-Rahman er-Rahim”dir. Bu bir beyandır, bir üstteki ayeti açıklar. Eğer besmele fatiha’nın birinci ayeti olsaydı bu tekrara gerek olmayacaktı. Çünkü zaten besmelede Rahman ve Rahim sıfatları aynen Fatiha’da olduğu gibi Allah ismini tanımlamaktadırlar.

c) Besmele sadece Fatiha’nın değil tüm surelerin başında yer alıyordu. Diğer surelerdeki besmeleler nasıl sureden bir ayet sayılmıyorsa, Fatiha’daki besmele de aynı hükmü taşır. Kur’an’ın yalnızca Tevbe suresinin başında besmele yer almaz. Bunu kimileri surenin içeriğinin pozitif değil negatif oluşuna bağlarlar ve aynı yazarlar Fatiha’nın besmeleyle başlamasını da saf bir merhameti simgelemesiyle açıklar (bk. el-Menar 1:52). Ne ki, birçok hadis mecmuasında yer alan İbn Abbas’tan gelen şu rivayet Tevbe suresinin başında besmelenin neden yer almadığını açık-seçik ortaya koyuyor: “Osman’a dedim ki: Niçin ayet sayısı yüzden aşağı olan Enfal suresi ile ayet sayısı yüzden çok olan Tevbe suresini peşpeşe koydunuz da aralarına besmele yazmadınız? Osman dedi ki: Rasulullah’a sureler parça parça inerdi. Herhangi bir surenin bir parçası indiğinde vahiy katiplerini çağırır ve ‘şunu şuraya koyun’ derdi. Enfal suresi Medine’de inen ilk surelerdendir. Tevbe suresi ise Kur’an’ın son inen surelerindendir. Her iki surenin içerdikleri konular birbirlerine benzer. Ben bu iki surenin bir sure olduklarını sandım. Şu da var ki, Rasulullah vefat edinceye kadar bunların bir sure oldukları konusunda bize herhangi bir açıklama yapmadı. Bu yüzden ikisini yanyana koydum ve aralarına da besmele yazmadım.” (Ebu Davud, Salat 122; Tirmizi, Tefsir 9:1 vd.)

d) Kur’an tevatürle sabittir. İhtilaflı olan bir şey Kur’an’dan sayılamaz.

e) Mülk suresinin otuz, Kevser’in üç, İhlas’ın dört ayet olduğuna dair sahih rivayetler vardır. Buna göre surelerin başlarında yer alan besmeleler Rasulullah tarafından o sureden bir ayet sayılmamaktadır.

f) Rasulullah’ın Fatiha’nın başında besmele çektiğini belirten sahih haberlerin (bu rivayetler için bk. Nesefi, Lubabu’t-Te’vil, I/21) hiç biri, ne Besmele’nin Fatiha’dan bir ayet olduğunu söyler, ne bunu ima ve ihsas edecek bir delil sunar. Bu tür rivayetlerin tümü, Rasullullah’ın Fatiha’ya ve diğer surelere başlarken besmele ile başladığına delildir ki, bu da Allah’ın ilk indirdiği ayetlerdeki emri gereğidir.

g) Rasulullah’tan cemaatle namazda açıktan besmele okunmadığına dair onlarca sahih hadis gelmiş, buna mukabil bu görüşün karşısında yer alanlar ise zayıf ya da uydurma hadislerden delil aramak zorunda kalmışlardır. Darakutni’ye bu konu sorulduğunda besmelenin açıktan okunacağına dair hiçbir sahih hadis olmadığını söyler ve bu konuda uydurma hadislerin çokluğuna dikkat çeker (bkz. İbn Teymiyye, Tefsir Usulüne Giriş, s. 80-81 dipnotu).

Besmele, sadece bu ümmetin değil geçmiş ümmetlerin de şiarıydı. Yani çağlar üstü İslam’ın tüm zamanlarda geçerli olan sembollerinden biriydi. Şöyle ki:

a) Hud suresi 41. ayette Hz. Nuh inananları gemiye alırken besmele çekiyor: “Allah’ın adıyla çıkıp yüzsün ve dursun.”

b) Neml suresi 30. ayette Süleyman’ın (as) kraliçe Belkıs’a yazdığı mektuba besmele ile başladığını görüyoruz.

c) Hudeybiye’de Süheyl b. Amr “Bismillahirrahmanirrahim” şeklinde yazılmasına karşı çıktığı besmelenin “bismikâllahümme” şeklinde yazılmasına Rasulullah ses çıkarmamıştı ve bu form tevhide uygundu. Anlaşılıyordu ki, cahiliye döneminde hem Hanif’ler tarafından sürekli, hem de müşrikler tarafından “Bismi’l-lat ve’l-Uzza” gibi putlar adına olanıyla birlikte İbrahim’den gelen bir tevhidi gelenek olarak Besmele kullanılıyordu. (Zühri’den: Nebi katibe yaz dedi: Bismillahirrahmanirrahim. Süheyl itiraz etti: “Rahman mı? Vallahi ne olduğunu bilmiyorum. Öteden beri yazdığın gibi “Bismikâllahümme” yaz. dedi. Buhari, Şurut 15 (3,181). Aynı olay Müslim’de şöyle yer alır: “Nebi Ali’ye ‘Bismillahirrahmanirrahim yaz’ dedi. Süheyl karşı çıktı: Besmele konusuna gelince, Bismillahirrahmanirrahim’in ne olduğunu tanımıyoruz. Fakat bildiğimiz şekilde yazın: Bismikâllahümme.” Müslim, 32 Cihad 34 (2,1411).

Mustafa İSLAMOĞLU