İslâm Sosyalizmi”nin Serâncâmı

Marksizm’in 3. Dünyacı versiyonunun Dinle ve yerel unsurlarla çatışmadan yorumlanması sadece İslam dünyasında görülen bir olgu değil elbet. Özellikle Latin Amerika’da halen güçlü bir damar olarak yaşayan “Kurtuluş Teolojisi” Hristiyan Sosyalizmi’nin pratiği durumunda…

Tarih : Agustos 04, 2017
Sayı : Temmuz-Ağustos 2017
Konu : İnceleme
Yazar :Bülent Şahin Erdeğer

 

“En sâdık takipçisi onu en iyi eleştirebilen ve düşüncesini olgunlaştırabilendir” bilinciyle Dr. Şeriati'ye ithafen.

Kapitalizmin küreselleştiği bir çağda yaşıyoruz. Vahşileştikçe daha fazla insan öldüren, insan ölümünden belki de çok daha acı olarak çok daha fazla insanı zihinsel olarak ifsad ederek insanlığını/onurunu/anlamını unutturan Kapitalizm’e karşı hazırlıksız yakalanan geleneksel Müslüman zihin hem değerler bazında hem de yaşamsal bazda tüketim zincirinin bir parçası haline geldi. Hatta bu parça olma durumu bizzat kendi Muhafazakar Kapitalizm’ini inşa etmesine bile yol açtı.

Marksizm’in 3. Dünyacı versiyonunun Dinle ve yerel unsurlarla çatışmadan yorumlanması sadece İslam dünyasında görülen bir olgu değil elbet. Özellikle Latin Amerika’da halen güçlü bir damar olarak yaşayan “Kurtuluş Teolojisi” Hristiyan Sosyalizmi’nin pratiği durumunda…

Kapitalizm elbette tepkisel olarak gelişen sentezleri de beraberinde getirmişti. “İslam Sosyalizmi” şeklinde ifadesini bulan söylem bunlardan biriydi. İslam Sosyalizmi, özellikle Arap dünyasında 50’li yıllarda yükselen Baasçı Arap Sosyalizmi’nin bir alt şubesi olarak gelişti. Nâsırcı  Arap Sosyalizmi, Araplığı, Arap Kültürünün en önemli unsuru olarak gördüğü İslamlığı ve İştirâkî (Sosyalist) harmanlayan 3. Dünyacı bir söylemi dillendiriyordu.  Yerel unsurlara dayanan, anti-emperyalist ve dinle barışık bir Sosyalizmi pratize etmeye çalışsa da Baas İdeolojisi paralel talepleri olan İslamcılığın da amansız düşmanı haline gelmiş totaliter bir diktatörlükler zinciri de vücuda getirmişti. (Mısır, Suriye ve Irak’ta özellikle İhvân-ı Mûslimîn hareketine yönelik başlatılan terör dalgası bunun en iyi örneğidir.)

İSLÂMÎ SOSYAL ADALET KİTAPLARI

İslam’a referans veren, Baasçılığa karşı hem muhalefet yapan hem de onun sosyal adaletçi söylemlerinde samimi olmadığını iddia eden İslamcı müelliflerde sosyal adalet vurgusunu görmekteyiz. Örneğin Şehîd Seyyid Kutûb’un “İslam’da Sosyal Adalet” ve “İslam-Kapitalizm Çatışması” kitaplarının temel tezi gerçek sosyal adaletin ancak İslam’ın saf öğretilerinde var olduğudur. İmamûddîn Halil’in “İslam ve Sosyal Adalet” isimli eseri de yoğun bir Baas eleştirisi barındıran ama gerçek sosyalizmin aslında İslam’da var olduğunu öne süren bir teze sahiptir.  Benzeri bir tavrı Suriye İhvân’ının öncülerinden Mustafa Sıbâî’nin “İslâm Sosyalizmi” isimli kitabı da bu amaca yönelik kaleme alınmış klasiklerdendir.

Benzeri tezleri savunan ama bunu birbirlerine alternatif olarak sunan iki toplumsal söylem olan Arap Sosyalizmi ve İslamcılık; zaman zaman kesişen ekonomi-politik iddialara da sahip olmuştur. İşte bu çatışma/rekabet ortamında aynı zamanda ideolojik olarak melez aydınları da doğuruyordu: Melezlerin hepsinin renk oranının aynı olduğu söylenemez. Örneğin okur, Muhammed Amâra, İzzed Derveze, Mûnir Şefik, Mahmud Taleganî, Ali Şeriâti gibi İslamî yönü daha ağır basan ama bununla birlikte milliyetçi ve sosyalist söylemleri de içeren aydınlarla tanıştı. İsimlerini zikrettiğimiz müellifler sonuç olarak ana çerçeve olarak İslâmîyyûn’dan/İslamcılardan kalmaya ısrar ettiler…

ÖNCE MİLLİYETÇİ VE SOSYALİST SONRA MÜSLÜMAN DÜŞÜNÜRLER…

Ancak Türkiye’de Nureddin Topçu, İran’da Benî Sadr, Arap Dünyasında Muhammed Âbîd Câbirî, Hasan Hanefî, Nâsır Hamîd Ebû Zeyd gibi Milliyetçi ve Sosyalist yönleri daha fazla ağır basan ama İslâmî söylemler/referanslar da barındıran Ortadoğulu aydınlar da mevcuttu. Onlar genel itibariyle Tarihselciliği İslam’ın temel metinlerine de uygulayarak Arap dünyasında “ilerlemeci/kalkınmacı” bir İslâm modernizminin öncüleri oldular. Böylece İslâmî referansları da modernist/Marksist çerçeve içinde tarihsel bir argümana dönüşüyordu. Özellikle Nasr Ebû Zeyd'in, Nakdu’l-Hitâb ed-Dînî (Dini Söylemin Eleştirisi), kitabı ise bizzat İslâmî söylemi hedef tahtasına koyan bir eserdir. Eb'u Zeyd düşünce özgürlüğü adına Salman Rüşdî'nin kitabını dahi savunabilmiştir. 

Muhammed Amâra  bahsini ettiğimiz gruptaki Modernist/Marksist aydınların Kur’an’a yaklaşımlarını eleştirmek için “et-Tefsîrî Marksîy lilİslâm” (Dar’ûş Şûruk Yay. 1996, Kâhire) isimli bir eser kaleme aldığını hatırlatalım. Aynı tecrübe İran’da “Mücahîdîn-i Halq” (Halkın Mücahidleri) ve “Furqan” örgütleri içinde de yaşanmaktaydı

İslam Sosyalizmi’nin Arap ve İran düşünce dünyasında ifade ettiği anlam İslam’ın nasslarına referans veren ve mevcut iktidara alternatif olduğunu ifade eden ve aşağı sınıfların iktidarını önceleyen bir söylem olmasıydı. Ancak İslam Sosyalizmi’nin dayandığı kavramsal çerçeve özellikle Modernist İlerleme ve Kalkınma idealine dayanıyordu. En önemli zaaf noktası ise Marksizmin ilerlemeci ve aydınlanmacı tarih şablonlarını kabullenmesiydi.

Epistemolojisini Batı Aydınlamasına rasyonaliteye dayandıran modern bir kurtuluş ideolojisi/sentezciliği olan İslam Sosyalizmi’nin ömrü de kendisini dayandırdığı ana ideolojilerin tasfiye olmasıyla son bulmuştu. İslam Sosyalizmi sentezi, Arap Baasçılığının gözden düşmesiyle ve İran Devriminin İslami renginin belirginleşmesiyle ve Reel sosyalizmin son bulmasıyla anlamını yitirdi. Elbette bu durum söz konusu söylemin tamamen yok olduğu anlamına gelmiyor.

“İSLAM SOSYALİZMİ”NİN PROBLEMLERİ

“İslam Sosyalizmi” söyleminin zaafları kavramsal muğlaklığında yatmaktadır. Çünkü bazen Marksist, bazen İslamcı, bazen millici, bazen de liberal teorilerden yararlanmaktadır. Ancak “Sol” kavramının genelliği ile “Marksist”  kavramının özelliği zaman zaman yer değiştirebilmektedir. Sol’un genel tanımlamayla muhalefet olarak tanımlanışı ile Marksizm ideolojisinin kavramsal çerçevesi çoğu kez karıştırılmaktadır (ki anti-marksist İslamcılığın sosyolojik duruşu statüko karşısında çoğu kez sol/muhalif bir duruş olmuştur)

İslam Sosyalizmi, başındaki İslam ekinin getirdiği gereksinimini İslam tarihinden kimi örnekleri Sosyalizme delil olarak getirmeye çalışıyordu. Elbette 19. Yy’da şekillenmiş modern/ilerlemeci ve kalkınmacı bir “ideoloji”yle; Anlam dünyası, epistemolojisi ve kavramsal çerçevesi çok farklı bir “din”’in sentezlenme çabası doğal olarak anakronizmi (tarihsel yanılsamayı) ve yeni bir şeyi (“ne o ne bu olan” bambaşka bir şeyi) ortaya çıkartıyordu. İslam sosyalistleri Marksist şablonları paylaştıklarından sınıf savaşımını, “sınıf”ı, “ilerleme”yi, modernite’nin tüm ideallerini paylaşıyordu. 

İslam Sosyalistlerinin İslam'la kurdukları ilişki de Âlem tasavvuru da Newton Fiziği ve Naturalizmle sınırlı olduğundan Marks'ın dâhi “Kaba Materyalizm” dediği Aguste Comte'çu bir bakışla Kur'an'a ve diğer İslami metinlere yaklaşılmaktadır. İslam'ın bir “din” yani hem dünyayı hem de öte dünyayı kapsayan şümullü bir hayat tarzı ve yaşam felsefesi olduğu gerçeği atlanarak, onun aşkın boyutu tamamen reddedilmiştir. Gaybsız, manevi yönü ve ahiret bilinci olmayan bir ekonomi kavgasının ufku da ancak sınıf çatışmasıyla sınırlı kalacaktır...

Kur'an'ı tümüyle mülkiyet kavgası gözüyle yorumlamak, ahiretle bağlantılanan bütüncüllüğü bozarak gaybdan soyutlanmış bir ideoloji kitabına indirgemek anlamına da geliyor. Böylece Din'i alt yapının bir şubesi olarak görmeye, Âlem'i newton fiziğine hapsetmeye Yarartıcıyı da bir “düşünce-vicdân” mesabesindeki hareket ettiriciye dönüştürmeye sebep olmakta... Özellikle Hasan Hanefî'nin 1988 yılında yayınladığı ‘mine’l-Akîde ile’s-Sevrâ: Akideden Devrime’ adlı beş ciltlik eserinde Allah'ın ve Dinin antropolojik birer figüre indirgenmiş, esasen dinî metinleri ve bu metinler etrafında şekillenen geleneği beşerî bilimlerin ulaşmış olduğu neticeler çerçevesinde okumaya çağırmış (tarihselci okuma) ve ilahî olanı beşerî alana indirmeye gayret etmiştir. Hanefi'nin İlerleme, Aydınlanma, Kalkınma/Sanayileşme merkezinde Modern Bir “İslam”'a açıkça çağırıyor olduğunu ifade etmekte yarar var.

Bu durumun en güzel örnekleri özellikle Hindistan'lı Sir Seyyid Ahmed Hân, Pakistan'lı İslam Sosyalisti müfessir Gulam Ahmed Pervîz ve Türkiye'den “Sosyalist Müslüman” Hikmet Kıvılcımlı ile “Müslüman Sosyalist” R. İhsan Eliaçık'ın eserlerinde gözlemlenir.

Oysa Post-Komünistler ve Yeni-Anarşistler moderniteyi sorgulayalı, ilerleme, kalkınma gibi mitleri terk edeli yıllar oldu. Moderniteyi külliyen sorgulayamayan yeni bir değerler sistemi önermeyen taleplerini sadece ekonomik eşitsizlik üzerine kurgulayan bir ideolojinin geleceği de ancak modernite ile sınırlıdır. Oysa Egsiztansiyalizm’le başlayan ve günümüzdeki uygarlık karşıtı Anarşist aydınlarla devam eden anlam sorgulaması ve aydınlanma karşıtı entelektüel çabanın küresel kapitalizme karşı başlattıkları “kökten itiraz” kulak kabartılması gereken tartışmalar yapmaktadır.

Kökten bir itiraz ve öneri getirmeyen her türlü sistem içi devrim çabası beraberinde zıttını besleyen ve zıttından beslenen bir döngünün parçası olmaktan kurtulamayacaktır. Bu sebeple mülkiyet-insan ilişkisindeki dengesizlikler ve toplumsal adaletsizliklerin karşısında olanlar anlam-kavram dönüşümü yapmadıkları sürece, aydınlanmanın rasyonalitesi ile, modernite’nin kavram çerçevesini yapı-bozuma uğratmadıkları müddetçe sonuç hüsran olacaktır…

KÖKTEN İTİRAZ OLMAZSA SEKÜLERİZM DÖNGÜSÜNDE KALINIR

Çünkü İslâm'ın kökten eleştiriye tabi tuttuğu şirk düzeninin bir yansıması olan Kapitalizm, bir ekonomi-politik değişimiyle ortadan kaldırılamaz. Anti-Kapitalizmi Müslümanlar arasında örgütlemek isteyenlerin Kapitalizmin hayat anlayışını dayandırdığı Materyalizm ile ve Aydınlanma ile hesaplaşmaları gerekiyor. Muhafazakar/Weberyen kapitalizme karşı (ki özünde seküleştiricidir) Materyalist bir ekonomi savaşımına kilitlenmek İslam'ı seküler bir savaşımın argümanına indirgemekten başka bir şeye yaramaz. Bu durum İslam kapitalizmi kadar anlamsız ve ifsad edicidir. Çünkü en zarar aldatıcı şey iyiyle bulanmış kötülüktür...

Müslümanlar'ın sosyal adalet söylemlerini kendi özgünlüklerini ve kimliklerini koruyarak geliştirmleri gerekiyor. Bu sorumluluk ise tarihin bir bölümünde tepkisel olarak gelişen ârızî sentezlerle değil, İslâmî özgünlüğün korunmasıyla yapılabilir.

Ebû Zerr Spartaküs müydü?

İslam Sosyalizminin öne çıkarttığı en önemli tarihsel figür “Ebû Zerr-i Gıfâri”ydi. Kimi iddialara göre Ebû Zerr, “İslam’daki ilk sosyalist”ti. Öyle ki ezilen sınıflar için mücadele etmiş ve mülkiyet ortak paylaşımı için savaşmıştı. Ebû Zerr’in emekçiler için Müslüman bir prototip olarak sunuluyor oluşu, elbette tümüyle tarihi gerçeklikten uzak değil. Ancak Ebû Zerr’i bir Che Guevara’ya dönüştürme gayreti onun mücadelesindeki hedefleri göremememize sebep olacaktır. Ebû Zerr, kuşkusuz sosyal adalet istiyordu. Ancak onun mülkiyete bakışı Marksist bakıştan değil doğrudan Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklandığı için “ortak mülkiyet”, “sınıf çatışması/proleterya diktatörlüğü” gibi gibi yüzyıllar sonra ortaya çıkacak olan taleplerden de habersizdi. Ebû Zerr İslam’ın özünde yer alan infâk ve paylaşım kültürünün dejenere olmasından ve değişen iktisâdî dengelerle toplumda oluşan dönüşümün Resulullah’ın inşâ ettiği cemaat anlayışından uzaklaşmasından endişe ediyordu. Sade biçimde yaşıyordu. O İslam’ın “Hilafet merkezli”iktisadîdenetimin ve kişiler arasında derin uçurumların olmamasıiçin mücadele etti. (İslam’ın infak ve iktisâdîahlakı çok daha uzun bir konu olduğundan konunun ayrıntılarını başka bir makaleye bırakıyoruz)İslam tarihi, Sünni manüplasyon ile Şii hamâsetin kıskacı altında günümüze gelmiştir. Sünni bakış tarihte yaşanan olumlu-olumsuz tüm gelişmeleri kadere bağlarken, Şii bakış açısı genellikle hizipçi ve abartılı/ajitatif bir tarih okuması gerçekleştirmiştir. Her iki yaklaşım tarzı da gerçekçi ve adil olmaktan uzaktır. Ebû Zerr’in kişiliğinin ve sosyal adalet taleplerinin hamâsi biçimde öne çıkartılmasının ardında da Şii tarihçiliğin Hz. Ali’nin mazlumiyetini ispata yönelik ajitasyon içerikli bakış açısı yatmaktadır. Böylesi bir tarih okuması yaşanan tüm gelişmeleri, Ali’nin haklılığı ve hakkının gaspı/ötekilerin haksızlığı çerçevesinde değerlendirir. Bu “hak gaspı”varsayımı ise Ali tarafı dışındaki herkesi ihanet, dalalet ve entrikacılıkla itham etmeye sürükler. Ali’nin Ebû Bekir dönemiyle başlayan “mazlumiyeti” Hz. Ali’nin güçsüz ve iradesiz şekilde tasvirine, yaşananların aşırı duygusal biçimde değerlendirilmesine yol açmaktadır. Bu durum olgudan ders çıkartılmasına ve adalete değil, bir tarafın kesin haklı “ötekilerin” ise “düşman” olduğu propagandasına malzeme üretmektedir. Ebû Zerr’in Hz. Osman dönemindeki muhalefeti de işte bu tarz bir propagandaya malzeme yapılmıştı. Kısaca tarihsel döneme baktığımızda görüyoruz ki, Hz. Peygamber (sav) sonrasıdönemde artan fetihler İslam toplumunun ekonomik yapısınıda değiştirmeye başlamıştı. Ele geçirilen genişverimli araziler tüm ticari dengeleri köklübir değişime uğrattı. 1. Halife Ebû Bekir ve 2. Halife Ömer b. Hattâb döneminde sosyal adaletin bozulmaması için bir dizi önlem alınmış, Râşidî Hilafet devleti, tebâsı arasındaki gelir dağılımının bir uçuruma dönüşmemesi için bir dizi icraat ortaya koymuştu.

Özellikle 2. Halife döneminde uygulanan ve pazara yönelik sıkı denetim genişlemeyle başlayan ekonomik değişimin de kontrollü geliştiğini gösteriyordu.Ancak, 3. Halife Osman b. Afvân aynı kontrolü sağlayamadı. Özellikle servet dağılımının dengesizce belli siyasal odakların kasasına akmasıyla birlikte tebâ arasında sosyal çalkantılara sebep oldu. Siyasal isyan hareketlerinin başlamasının sebebi 3. Halifenin onayı ve desteğiyle hareket eden ve çoğunluğu ümeyyeoğulları kabilesinden olan valilerdi. Siyasal adaletsizliğin ticari dengesizliği desteklediği bu ortamda önü alınamayan bir çalkantının da sebebi durumundaydı. İşte Ebû Zerr’i öne çıkartan tarihsel aralık böylesi bir ortamdır. Şayet Ebû Zerr salt bir servet düşmanı ve ortak paylaşımcı olsaydı onun en başta Ebû Bekir ve Ömer iktidarlarına karşı ayaklanması gerekirdi. Ancak böylesi bir tavrına şahit olmuyoruz. Ebû Zerr aksine mülkiyete yönelik bir savaşım vermemiş ancak 3. Halife döneminde mülkiyetin adil paylaşılmamasına yönelik bir itiraz yükseltmişti. Onun haklı itirazına katılan Hz. Ali ve diğer pek çok sahabi Ebû Zerr gibi bir yöntem izlemediler. Ali b. Ebû Talib nasihat yoluyla muhalefetini iletmişti.Ebû Zerr tarzı mı Hz. Muhammed tarzı mı?Ebû Zerr’in “agresif” “bireysel” ve “aceleci” tavrı Hz. Peygamber döneminde de gözlemleniyordu. Allah Resulü Mekke döneminde doğrudan çatışma ve şiddet yöntemini uygun görmemişken Ebû Zerr, Bir keresinde "-Ey müşrikler! Duyun, ben müslüman oldum!" demiş, kelime-i şehadet getirmiş, Onu bayılıncaya kadar dövmüşlerdir. Ebû Zer’i (ra) linç girişiminden Hz. Peygamber’in (sav) amcası Abbas’ın (ra) müdahalesi kurtardı. Buna rağmen o, ertesi gün yine aynı yerde Müslümanlığını açıklamak suretiyle müşrikleri kızdırmış ve yine saldırıya uğramıştır. Olaydan haberdar olan Rasûlüllah (sav), yanına çağırarak onun Mekke’de kalmasının hem kendisi, hem de diğer Müslümanlar için tehlike oluşturacağı endişesiyle yurduna gitmesini, orada kendi kabilesini İslâm’a davet etmesini ve çağrılmadıkça Mekke'ye gelmemesini istedi.Ebû Zerr bir keresinde de Bilal-i Habeşi’yi derisinin rengi yüzünden aşağılamış bunun üzerine Resulullah tarafından sert biçimde uyarılmıştır.Ebû Zerr’in Resulullah döneminde de bireysel yaşadığı İslam cemaatinde “farklı” kaldığını Resulullah’ın onun hakkında veciz tanımlamasından da öğreniyoruz: “O, yalnız yaşar, yalnız ölür, yalnız diriltilir!”Bu hasletler elbette O’nun harbî, samimi, idealist ve net tavrına gölge düşürmez. Ancak sağlıklı ve bütünsel bir Ebû Zerr tablosunu görebilmek için her insanda olan olumlu ve olumsuz hasletleri de göz önünde bulundurmamız gerekir. “Agresif” “bireysel” ve “aceleci” tavır, bazı olağanüstü durumlarda mazur görülebilir ve anlaşılabilir. Ancak idealize edilemez ve bir model olarak Müslümanlara sunulamaz.Her insanda olduğu gibi onun da zaafları vardı. Ancak bizim örnek almamız yönleri ise Cesareti, samimiyeti, açık sözlülüğü ve doğruluğu ile ashâb arasında şöhret bulmasıydı.  EbûZer (ra) hakkında Allah Rasûlü’nün (sav) “Gökkubbenin altında EbûZer'den daha doğru sözlükimse yoktur”buyurduğu rivayet edilir. Zahidliği ile ünlenen ve dünya malına karşı en küçük bir meyli bulunmayan Ebû Zer’in (ra) bu haline Hz. Peygamber (sav) “Ebû Zer yeryüzünde İsâ b. Meryem'in zühdüyle yürür” sözüyle şahitlik eder.Bu hasletler elbette O’nun harbî, samimi, idealist ve net tavrına gölge düşürmez. Ancak sağlıklı ve bütünsel bir Ebû Zerr tablosunu görebilmek için her insanda olan olumlu ve olumsuz hasletleri de göz önünde bulundurmamız gerekir. “Agresif” “bireysel” ve “aceleci” tavır, bazı olağanüstü durumlarda mazur görülebilir ve anlaşılabilir. Ancak idealize edilemez ve bir model olarak Müslümanlara sunulamaz.Oysa “örneklik” söz konusu olduğunda “bireysel” bir tavır değil Resulullah ve öncü şahsiyetlerin tavırları öne çıkartılmalıdır. Ne var ki Ebû Zerr’in davranış tarzının idealize edilmesi de bu açıdan problemlidir. Çünkü kendisiyle aynı kaygıya sahip ve sade yaşamlarıyla Resulullah’ın izinden giden Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Selmân-ı Fârisî, Hz. Alî, Ammâr b. Yâsîr, Ebû Eyyûb el-Ensârî gibi sahabiler aynı ilkeleri ve teoriyi paylaşsalar da Ebû Zerr’le aynı yöntemi/üslubu kullanmamışlardır.Tarihsel Ebû Zerr’den Kurgusal Ebû Zerr’eÖzellikle 28 Şubat süreci sonrası Türkiye’de yaşanan travma Ebû Zerr’in çarpıtılmış portresini tekrar gündeme taşıdı. Darbe sınavında yıpranan pek çok cemaat ve yapı’nın tabanı yaşanan bu travmadan etkinlendi. Pek çok kişi, cemaat içindeki hiyerarşiyi, istişare sorunlarını ve cemaatin şahsiyet yetiştirme konusundaki problemlerini dile getirerek bireyselleşmeyi tercih etti. Liberalizmin hakim olduğu ikibinli yıllarda bir grup Müslüman sekülerleşip iktidarın nimetleriyle zenginleşirken bu toplumsal dejenerasyona ve cemaatlerdeki teorik/pratik hatalarına tepki duyan bir grup Müslüman ise kendisine tarihsel Ebu Zerr’in de kötü bir karikatürü olan kurgusal “Ebû Zerr”i örnek edinmeye başladı. Her türlü istişareyi, hiyerarşiyi ve itaati reddeden, başına buyruk ve tepkisel bir dağılmışlığı ifade eden bu tutum, örgütlü direnişi ve mücadeleyi dışlamayı da beraberinde getirdi. Ne Sosyalist ne İslamcı olamayanlar dve mi kuş mu misali bir garabete Ebû Zerr’i alet etmeye başladılar… Tarihsel Ebû Zerr’in yöntemi/tarzının yegane örnek olarak alınamayacağını düşünmekle beraber, günümüzde kurgusal  EbûZerr’i bayraklaştıranların tarihsel EbûZerrle değil kurgusal EbûZerrle adeta Sosyalist, Mülkiyet düşmanı bir Ebû Zerr’le karşıkarşıya olduğumuzu da ifade edebiliriz. Peki Tarihsel EbûZerr neye karşıydıbu sorunun cevabınıarayalım:

Ebû Zerr neye karşıydı?

Ayrıca Ebû Zerr’in Hz. Ömer döneminde yaşanan refah patlamasına tepki gösterdiğine dair kayda rastlanmaması oldukça ilginçtir. Çünkü Hz. Ömer iktidarı, yapılan yeni fetihlerle ortaya çıkan yeni ekonomik düzeni İslami açıdan yönetebilmişti. İslâmi hilafet, zenginleşen tüccar sahabilerle düşük gelirli sahabiler arasında sınıf uçurumu oluşmaması için bir çok tedbir almıştı. Ebû Zerr, Ömer’in adaletinin yanında yer alması Onu bize çarpık tanıtanlara karşı bir cevap niteliğindedir.Ebû Zerr’in “Serveti”Ebû Zerr (ra)’ın bir Spartaküs olmadığı açıktır. Aksine İslam’ın getirdiği ve halifelerin denetlediği “görece mülkiyetin” getirdiği ve bugün yaşasaydı “Orta Sınıf bir burjuva” diyeceğimiz bir servete sahipti: “Rebeze’de 1 ev, 1 davar sürüsü, 40 sağmal keçi, 30 at, 3 iyi cins devesi vardı. Yıllık atâsı4000 dirhemdi. Bir yıllık erzak ihtiyacını karşıladıktan sonra atâsındann arta kalanla bakır para satın alırdı. Ebû Zerr’in Fustat (eski Kahire) merkez camiinin yanında Dâr’ul Umud adlı bir arazisi vardı. Miras olarak 3-4 merkep, 1 keçi sürüsü ve binek develeri bırakmıştı. Evindeki eşyaların değerinin 2 dirhem olması sade yaşadığını gösteriyordu. Ayrıca hizmetlisi olarak 1 azadlı câriyesi ve birkaç hizmetçisi bulunuyordu. (Ebû Zerr’in serveti için İbn-i Manzur’un Muhtasaru Tarih-i Dimeşk’ine, İbn-i Sâd’ın Tabakât’ına ve diğer Tabakât eserlerine bakılabilir.)

Ebû Zerr’in mülkiyet düşmanı biri olmadığı ama tam bir Sosyal adalet sevdalısı bir mü’min olduğunu hatırımızda tutup onun bu konudaki hassasiyetini çeşitli sentezleme çabalarına alet etmeden örnek edinmeliyiz. 

Nitekim Ebû Zerr’in siyasi lideri Hz. Ali’de de mal varlığını ve ticaretini İslami ilkeleri müdafa ve ilim yolunda harcayarak örnek bir varlık sahibi tavrını takınan Ebû Hanife’de de mal varlığını sosyal adaletsizlik yolunda değil İslami topğlumun yeniden ihyası için harcayan ve sonunda bizzat fiili kıyama kalkışan İmam Zeyd b. Ali’de de görebiliyoruz. Bu açıdan hedef saptıran romantizmlere değil makûl bir anti-kapitalizm fıkhına ihtiyacımız var.

Vesselam…