Dinin hayat şekillerini -hiç değilse muayyen çağlarda- kapsayan bir kuvvet merkezi olduğu göz önüne alınırsa eğitim ve öğretim faaliyetlerinin bu kaynaktan mülhem olmaması düşünülemez. Gerçekten doğuda olduğu kadar, batıda din, eğitim ve öğretim kuruluşlarına yüz yıllar boyunca hakim olmuş ve bu karakterini 19. yüzyıla kadar denilebilir ki aralıksız devam ettirmiştir.

Eğitim öğretim tarihi seyri ve tekamülü içinde dinin bu umumi etkisini belirttikten sonra İslamiyet bakımından bu faaliyetleri kavramak için takip edilecek yoların başında İslam’ın zuhurunu gerektiren sebepler, insan ruhu ve topluluk üzerindeki tesirleri ve meydana getirdiği kuruluşları bir arada mütalaa etmeye ihtiyaç vardır. Bu temel bilgilere ise, önce İslam’ın ana kitabı olan Kur’an-ı Kerim ve onun ruhunu aksettiren Peygamberin açıklamalarına nüfuz etmekle varılır. Bir kelime ile bu aydınlık, İslam düşüncesinin asli kaynaklarına başvurularak elde edilir. Bunun bir zarureti ve neticesi olan eğitim ve öğretim hayatı üzerindeki çalışmaların ilmi araştırmalar neticesinde ele alınışı ise sonraki yüz yıllarda cereyan ettiği ve hususiyle ilmi metotların kullanılması suretiyle yüze çıkarılan öğretim ve eğitim tarihi tabloları yüz yılımızın berisinde kaldığı için gerçeklerin umumi kültür tarihi sayfalarından çıkarılıp değerlendirilmesi ilk merhaleyi teşkil eder. Bu sebeple İslam tarihinin kültür ve eğitim hareketlerini de içine alarak inceleyen eserler, konumuza umumi hatlarıyla toplu bir bakış imkânı sağlamış olur ki bu temel katla ilgili bilgileri derleyen eserlerden biz de, kaynak notları halinde faydalanamaya çalışacağız. Ancak bu yazı doğrudan doğruya eğitim öğretim hareketleri çerçevesinde kalacağı için, İslam’ın başka dinleri aşan devrinin türlü sahalardaki buhranlarını karşılayan kısımlarına, dolayısıyla ve yer yer mukayeseler yapmak suretiyle temas etmekle yetineceğiz.

Bu açıklamadan sonra başta İslam’ın eğitime ve öğretime verdiği değerin önemine işaret etmek istiyoruz. Bilinmektedir ki İslam’ın elçisi Hz. Muhammed’e ilk gelen vahiy cümlesi “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” buyruğu olmuş[1] ve bu emre “O insana bilmediğini öğretti.” Âyetleri eklenmiştir.[2] Bu ilk hitabı candan benimseyerek değerlendiren Peygamber yine görüyoruz ki erkek olsun, kadın olsun bütün Müslümanlara ilmi öğretmenin farz olduğunu ileri sürmüştür.[3] Kur’an’ın ilk ilhamına uyan Peygamber, bu hadisiyle (diyebiliriz ki) umumi öğretimin ve ilim ihtiyacının temel kanununu vazetmiştir. İslam’ın elçisi, bu vazifeyi, sadece sözü ile değil, bilfiil önderlik ve rehberlik etmek suretiyle de benimsetmek ve gerçekleştirmek yolunu tutmuş ve Medine’de inşa ettirdiği mescitteki derslerinde ilk İslam öğretmeni ve terbiyecisi olduğunu davranışları ile de göstermiştir.

Kur’an’ın ilk dersleri, kıraatiydi. İlk muallim Hz. Nebi idi. Hz. Nebi Kur’an’ı sahabeye öğretmişti. Sahabe dahi Kur’an’ı – ana bina olan yahut andan teşa’ub eden ilimlerle beraber – halka öğretmişlerdi.[4]

“Bizzat Peygamber, camide oturur ve etrafını halka şeklinde alan cemaatını aydınlatırdı. Peygamberi dinleyenler hadisleri 3-4 defa tekrar edip ezberlerdi.”[5] “Talim ve Tedris kölemenler, cariyeler ve muhanisler ve saireye varıncaya kadar – Sunûf-u nâsın cümlesine teşmil edilmişti.”[6] Bu tutumun, temel görüş ve açıklamaları, sadece yazımızın başında belirttiğimiz âyet hadis buyruklarına inhisar etmemiş, belki bu yön sürekli şekilde daha bir çok âyetlerle ve hadislerle de kavileşmiş ve sürekli şekilde beslenmiştir. Bunları bir araya getirdiğimiz zaman bu yargıyı benimsemekte tereddüt edemeyiz. Kur’an’ın sahifelerini çevirdikçe “yaratan Rabbinin adıyla oku!” emrinden başka “ey Muhammed de ki bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[7] yine başka bir âyette “kalkın şuraya geçin ki Allah gerçekten inananları ve kendilerine bilgi verenleri de derece derece yükseltsin!”[8] diye buyrulmaktadır. Bu da, bilenlerle bilmeyenlerin taşıyacağı değer farklarını daha açık bir hale koymaktadır. Yine bu gibi uyarmalara değinilerek denilmektedir ki: “Biz, size âyetlerimizi okuyacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir peygamber gönderdik.”[9] Bu manevi öncülüğü değerlendirirken “de ki! Ey Tanrım benim bilgimi arttır![10]” âyetini de görüyoruz ki bilginin üretimine insan hesabına ana dilekler arasında özellikle önem verilmiştir. Yine Nahl Sûresi’nin 43. âyetinde “Eğer bilmiyorsanız ilim ehline sorun!”; Peygambere “Tanrının adı ile oku!” diyerek başlayan Alak Sûresi’nin bu cümleden sonra gelen 4üncü ve müteakip âyetlerinde de “O, kalemle yazmayı”, “insana bilmediklerini öğretti” ifadelerini buluyoruz. Kur’an sahifelerinde yer alan bu hükümlerden başka Peygamberin bu esasları aşılamak ve yaymak için etrafına açıkladığı görüşlerinde de ilme, öğretime ve eğitime ne kadar geniş ve esaslı bir yer ayırdığı onun hadisleri üzerinde durulduğu zaman açıkça meydana çıkmaktadır. Yukarıda işaret ettiğimiz (erkek-kadın) bütün Müslümanlara ilmi talep etmek farizasından başka birçok hadisler, en makbul ve en değerli insanların, ilmi arayanların ve yayanların olacağına işaret etmektedir ki bunların belli başlılarını da burada hatırlatmaktan kendimizi alamıyoruz: “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.”[11] Ayni mealde “Sizin en efdaliniz, Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.”[12] “Kur’an yedi harf üzerine indirilmiştir. Bunların en kolayından başlayarak oku!”,[13] “Çin’de de olsa, ilmi arayınız!”,[14] “Beşikten mezara kadar öğreniniz!”, “Peygamberin veresesi alimlerdir.”

Bu hadislerden bir kısmının isnad dereceleri farklı olmakla beraber hepsi ilme verilen değeri açıklığı ile belirtmektedir ki bu maksada delalet etmeleri bakımından buraya alıyoruz: “İlmi öğrenme yolunda koşmak Tanrı indinde yüz gazveye katılmaktan daha makbuldür.” “Allah bir kimse hakkında bir hayır dilerse onun ilmini arttırır.” “Peygamberlik derecesine en yakın olanlar ilim ve cihad ehlidir.” “Kıyamet günü ulemanın mürekkebi, şehitlerin kanı ile tartılır.” “İnsanların en faziletlisi mü’min olan alimdir.” “Ümmetinden bilenler ve öğrenenler dışındakilerden hayır gelmez.”

Peygamberi takip eden halifeler, sahabeler ve mütefekkirler de bu zihniyeti yaymak için çevrelerinde sözleri ve davranışları ile, yarış edercesine, beyanlarda bulunmuşlar ve gayret göstermişlerdir. Bilhassa Hz. Ali ilmin değeri üzerine en çok ısrar edenlerden biri olmuş ve İslamiyet’in mücadeleli geçen ilk safhalarında yaralık gösterdiği gibi, ilmin değerini tanıtmak için de ön safta yer almıştır. Nitekim, “İlim, maldan hayırlıdır”, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözleri de onundur. Bu yöndeki ısrarlı telkinleri ve öğütleri bakımından denilebilir ki hiçbir dinin öncüsü O’nun gibi esaslı şekilde öğretim konuları üzerinde durmamış ve umumi maarifi yüz yılımızın gerçekleştirmek istediği demokratik manasıyla İslamiyet kadar yaygın bir sahaya kısa zamanda intikal ettirememiştir. Nitekim Hıristiyanlık esasları zuhurundan ancak 3-4 asır sonra tedvin edilebilmiş ve Avrupa’daki öğretim müesseseleri yine altı asır sonra genişlemeye elverişli ölçüde kurulabilmiştir. Hatta ilk zamanlar ilimden kaçınmak için Eski Yunan kültürünün ilmi merkezliğini karşı sahillerde temerküz ettiren İskenderiye Okulundan uzaklaşıp, manastırda çile doldurup dünyaya gözlerini kapayan yola sapılmıştır. Bu durum İslam Endülüs’e yayılışına kadar hemen hemen devam etmiştir. Ve İslam ilmiyle temasa geldikten sonradır ki ilk çağ Yunan felsefesi ve ilim hareketi sahasında aydınlanma yolunu bulmuş, öte taraftan Haçlı seferleri neticesinde İslam medeniyetinin ve hayatının üstünlükleriyle karşılaşarak bir intibak devrine girilmiştir. Ayrıca Hıristiyanlık ilk devrelerde hatta ortaçağ boyunca ruhban sınıfının yetiştirilmesine inhisar ettirilen öğretim kuruluşlarına ehemmiyet verdiği halde İslamiyet cami, mescit gibi yerlerden başka çölde, sokaklarda ve kısa zamanda meydana gelen Küttab okullarında türlü vesilelerden ve fırsatlardan faydalanarak bütün halka kapılarını açan bir öğrenme ve öğretme seferberliğine girmiş, camiler ve umumi öğretim müesseseleri halini almış, kısacası Hıristiyanlıkta rahiplere ait olan ve manastır içindeyatılı, dünya ile irtibatı kesili müesseseler yerine İslam’da halka şamil ve dünyaya sırtını çevirmeyen bir istikamette yetişme yolları hareketli halde tutulmuştur. Halbuki bu durumun elverişli ortamı İslam’dan önce yaygın değildi. Hülefa-i Raşidin’den Ömer, Osman, Ali’nin İslam’dan önce okuma yazma öğrendikleri ve Kureyş Kabilesinde bunların sayısının 17’yi geçmediği, keza Evs ve Hazreç kabilelerinde ancak rastlanan mahdut okur yazarların dikkati çektiği ve daha çok Yahudilerin Arapça okuma yazma ile meşgul olduklarına Belazuri’nin “Fütühul Buldan’ında rastlamaktadır. Ayrıca “Bedir” muharebesinde esir düşen bazı Yahudilerin 10 Müslümana Arapça okuma öğrettiği taktirde azad edilmeleri için alınan karar okuma ve yazmaya verilen önemi göstermektedir.

Bu hareketli başlangıçla Arap Yarımadası’nın dışına taşan İslamiyet’in kuzey doğu ve batı istikametlerine üç koldan yayılışı sırasında Hz. Peygamber’in bu görüş ve direktiflerinden mülhem olan sahabeler ve kumandanlar bu uğurda girdikleri yerin kültür durumlarına da dikkat ederek yeni kuruluşların öncülüğünü yapmışlar nihayet Abbasiler ve Selçuklar zamanında tercüme akademileri, zengin kütüphaneler yüksek dereceli okullar ve zamanın üniversite vasfını taşıyan ilmi merkezleri meydana getirmekte gecikmemişlerdir. Bu merkezlerin kuruluşuna ayrı ayrı işaret etmeden önce bir nevi merhaleler silsilesi olarak şu sıra üzerinde öğretim ve eğitim örgütlerini değerlendirebiliriz:

  • Mescit, Cami
  • Küttab (İlkokullar)
  • Medaris (Medreseler)
  • Beyt-ül Hikmeler (Saray ve Konak Okulları)
  • Kütüphaneler
  • İlim, edep ve münazara meclisleri
  • Seyahat ve seferler yoluyla öğrenim.

Bunların başında şüphe yok ki Peygamber’in ilk açık derslerini verdiği mescit dersleri yer almaktadır. Ve kendisinin ilk öğretmen ve mürebbi sıfatını taşıması, Kur’an-ı Kerim tefsir etmesi kadar O’nun mana ve maksadını aydınlatıcı rehberliği buradan yapmaya başlaması Medine’yi, özellikle hadis bilgileri ve İslam tarihinin ilk kaynak bilgilerini inceleme merkezi haline getirmiştir. Bir yandan esirler, öte yandan İslamiyeti kabul edenlerin ve İslam bilginlerinin, türlü heyetlerin Medine’yi ve sonra da Mekke’yi ziyaret etmeleri Hicaz Bölgesini Kur’an ve hadis bilgilerinin bir araştırma merkezi haline getirmiştir.[15]

Daha sonra kurulan Küfe, Bağdat ve Bağdat mescitleri türlü görevlerinden, Kur’an ve hadis bilgilerinden başka dil bilgisi (Sarf ve nahv) usul ve adabına göre Kur’an tilaveti ve mezhepler münasebeti ve kelam münakaşaları üzerindeki bilgilerle şöhret bulmuştur. Bağdat’ın tesisi ve Halife Mansur (754-775) ve Me’mun (813-833) zamanlardaki geniş tercüme faaliyeti ve nihayet Selçuklular devrinde devlet maarifini sistemleştirmeye doğru giden “Nizamiye” medreselerinin kuruluşu, Bağdat’ın ilmi şöhretini geniş kitlelere yaymaya müessir olmuştur ki büyük İslam mütefekkirlerinin, filozoflarının yetişmeleri ve müspet ilimlere de değer veren gelişmeler bu arada batı dünyasına Sicilya ve Endülüs üzerinden sirayet eden bir güç kazanmıştır.

Küttab okulları, İslamiyet’in daha ilk devresinde başlayan umumi maarif hizmetindeki görevini, mahalli okul tipinde şekillendirmiş ve yaygın bir müessese olarak bugün dahi Trablusgarb gibi İslam devletlerinin iç bölgelerinde (Fizan) kesif halde faaliyetine devam etmekte bulunmuştur. [16]Bu okul tipinin İslam ülkelerinde ilk okuma yazma müessesi olarak hareketli bir hayatı vardır. Fatih’in İstanbul’da kurduğu meşhur medreselerin yanında bir de “Sıbyan” okulu açtırması ve daha önceleri erkek ve kadın hafız hocalar tarafından idame edilen mahalle okullarını bu görevi incelenirken Küttab okullarından gelen bir geleneğe dayandıkları görülür.

Serbest öğretim ücretinden, karşılıklı sözleşmelerden, yardım, bağış ve himayelerden başlayan bu özel teşebbüs, aslında İslam’ın umumi maarif ve vazifelerinden doğmuş, yazımızın başında belirttiğimiz gibi, Peygamberin “erkek olsun kadın olsun bütün Müslümanlara ilmi talep etmek farzdır” düsturunun realizasyonu içerisinde küçük çocukların yetiştirilmesine düşen ilk akademisini teşkil etmiştir. Başlangıçta hocaların mütevazi hayat ölçüleri ve şahsi teşebbüsleriyle ilgili bir kuruluş olmakla beraber, umumi bir alaka ve himaye ve umumi bir maarifin bugünkü anlamıyla mecburi ilk öğretimin nüvesini teşkil etmiştir. Şüphe yok ki eski Romalılarda ve İsrail’de görüldüğü gibi babanın öğretim vazifesinin İslamiyet’te dini bir mükellefiyet diye kabul edilmesinin de bu gelişmede büyük hissesi olmuştur ve ayrıca İslamiyet, bu mükellefiyeti vakti hali yerinde olan sınıflara hasretmeyip zengin olsun, fakir olsun bütün Müslümanlara teşmil etmiştir. Bu şümullendirme fakir çocuklar için (Küttab-ı Sebil) parasız okul tiplerini de yaratmış, vakıf okullarının meydana gelmesine tesir etmiş ve bu hizmette kültür sever hükümdarlar, emirler ve ileri gelen erkan, bunların zevceleri ve kahyaları hata köleleri tarafından da bu hizmet belli başlı bir hayır müessesesi halinde gelişerek, son yüz yılların umumi maarif ve devlet maarifi müessesesine intikal etmiştir. Böyle muazzam bir savaşın ve gayretin içinde karşılaşılan türlü müşküller ve tereddütler de bu arada şüphesiz eksik olmamıştır ki, bunların daha başlangıçta halli işleri, kadıların ve ilmi hayata rehberlik edenlerin doğrudan doğruya vazifeleri arasında yer almıştır. Bu meseleler ve yetiştirme problemi üzerinde İslamiyetin ne kadar hassasiyetle durduğu, öğütler vermeye ve tedbirler bulmaya çalıştığını göstermesi bakımından incelemeye değer ki Kayrevanlı Ebu’l Hasan bn. Muhammed alKabisi (935-1012 miladi) eserinin (Tafsilü Ahval-il Muallimin) bölümünde bu konudaki soruları ve yorumları ayrı bir bahis Conduite Pour les İnstituteurs et les éléves) adıyla Fransızcaya da tercüme olmuştur. Eserin yazma nüshasını Paris’te gören ve “doktora tezi” olarak işleyen Kahire Üniversitesi Edebiyat Fakültesi hocalarından Dr. A. Fraud el-Ehvani, Kabisi’nin eserini mihver yaparak (İslamiyette terbiye) yahut (Kabisi’ye göre öğretim)[17] adlı kitabını, genişletmek suretiyle bastırmış, Kabisi’nin ve İbn Sahnun’un risalelerini de bu kitaba iktibas ederek eklemiştir.

Öğretim ve eğitim hayatı ile ilgili birçok soruların cevaplarını veren Kabisi’nin risalesinden buraya aldığımız şu satırlarda umumi öğretim vecibesine karşı ne kadar köklü bir alaka gösterdiğini ve İslam’ın ilk yüz yıllarda ortaya çıkan meselelere nasıl rehberlik edildiğini de türlü misallerle görüyoruz:

“Çocuğuna Kur’an öğretenin faziletine dair soruna gelince bu hususta RasulullahAleyhisselam’ın ‘sizin hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.’ sözü sana yeter! Çocuğuna Kur’an öğreten kimse bu fazilete dahildir. Eğer dersen ki: O bizzat kendisi öğretmiyor fakat çocuğuna öğretecek birini tutuyor. Bil ki o adam, çocuğuna Kur’an öğretmek için mal sarf ediyorsa bizzat kendisi öğretiyor demektir. O zat, bu öğretmesiyle yüce Tanrı’nın izniyle hayır işlerine koşanlardan olur. Çünkü bu, babanın çocuğuna Kur’an öğretmek konusundaki halis niyetinden ileri gelir. Çünkü onlar, babalarının kendilerine öğrettiklerinden fazlasını bilemezler.”

Babaların babalık vazifelerinin başında yer alan öğretme ve yetiştirme hizmeti ve bu yolda hayırlı insan kazanma mazhariyetini, Peygamber cariyelere ve kölelere de öğretme ve okutmayı da aynı derecede sevaba nail olma derecesiyle değerlendirmiştir ki sınıflar arasındaki büyük farkları kaldırmaya hedef tutan Hıristiyanlığın uzun yüz yıllar sağlayamadığı bu zihniyeti İslamiyet daha başlangıçta temel prensipleri arasına almış okumayı köleler için de bir hak ve vazife gibi değerlendirmiştir. Peygamber’in şu hadisi bunu açıkça belirtmektedir:

“Hangi adamın ki yanında bir cariyesi vardır; onu öğretir, talimini güzel yapar; terbiye eder; sonra, azad eder ve onunla evlenirse o adam için iki ecir vardır” Şimdi cariyesini öğreten ve talimini güzelce yapan ve Peygamber’in bu hadisinde söylediklerini yerine getiren kimse iki sevap alırsa, çocuğunu öğreten ve onu talim ve terbiye eden kimse de, elbette çocuğu için öyle güzel iş yapmış olur ki bu yüzden ona, kat kat sevap verilmesi umulur.[18]

“Çocuğuna Kur’an öğretmekle, çocuk bir ilme nail olur ki o ilim, çocuğun havsalasında daimi kalır ve en büyük servet ve gıda olur.”

Kabisi’den önce (Adabu’l – Muallimin ve’l Müteallimin) adlı risaleyi yazmış olan İbn-i Sahnun[19] ise (ölümü 240 h /854 m) “Ben kendi işimle uğraşıyorum çocuğumla meşgul olamıyorum diyen bir soru sahibine şu cevabı vermiştir: ‘Bu hususta alacağın ecrin, hac, ribat ve cihad sevabından daha büyük olduğunu bilmiyor musun?” Nihayet bu vazifenin 19. yüz yılda taammüm eden ve umumiyet ve mecburiyet anlayışının İslam’ın daha ilk yüz yıllarında, yani 1.000 küsur yıl önce, nasıl ciddi bir davranışla ele alındığını aşağıdaki aktüel sorular açıkça ortaya koymaktadır:

“Oğlunu mektebe göndermekten imtina eden adamı imam icbar edebilir mi? Bunda kadın erkek aynı duruma tabi midir? gibi sorulara gelince; de ki; öğüt verilir ve günaha girdiği söylenir. Babası olmaz da velisi olursa o da icbar edilir mi? Velisi de olmazsa, çocuğu okutmak veliye mi, imama mı düşer? Eğer bu çocuğun hiç kimsesi yoksa Müslümanların çocuğun malından sarf ederek onu okutmaları gerekir mi? Çocuğun malı da yoksa onun okuma masrafını Müslümanlar mı ödeyeceklerdir? Yahut mektepte öğretmenin ondan ücret almaması mı icap eder? Babası olur, malı da olur da mektebe göndermeyi düşünmezse, imam, onu hapsedebilir, yahut dövebilir mi? Bu durumda kalan bir çocuk için, gereken işlemi yapmaya icbar edecek, kötü şeylerden alıkoyacak bir hükümdarı bulunmayan bir ülkede olursa o zaman durum nasıl olacak? Bu takdirde Müslümanlardan bir cemaatin hükümdar yerine geçmelerini (yani hükümdarın bu husustaki görevini yapmalarını, mesela böyle bir babayı hapsetmelerini) tecviz edebilir miyiz?

Bütün bu sorular ve bunların tatbikatına ait bir yığın incelikler, İslamiyet’in daha ikinci ve üçüncü yüz yıllarında ele alınan ve halka mal edilerek karşılık tedbirleri bulunan meselelerini teşkil etmektedir ki batı Avrupa bu gibi polemiklere Hıristiyanlığın zuhurundan 1.000 yıl sonra – bir kelime ile – İslamiyet ile temasa geldikten sonra, yani Büyük Kral Charlamange zamanında girişebilmiştir. Ancak bu da muvakkat kalmış, ölümünden sonra bu teşebbüs tavsamış ve bir daha ancak Protestanlığın zuhurundan sonra bir davranış ve hareket gücü kazanabilmiştir. İslam’a nazaran olan bu farklı durumu biraz daha yakından görebilmemiz için aşağıdaki satırları okumak kâfidir:

“Çocuklar analarından ve babalarından hayat davranışlarına ait kaideleri ve yolları Hıristiyanlık örf ve adetlerinden öğrenirlerdi. Herhangi ders ve öğretim almazlardı. İlk bilgiler dediğimiz şeyler de yoktu. İlk çağlarda olduğu gibi, pratik hayat için orta çağda da böyle şeylere lüzum görülmüyordu ve bu sebeple de öğretim organize edilmiş değildi. Hatta bu maksat için hususi bir teşebbüs vesilesi de yoktu. 13. yüz yılın saray ve konak şairlerinin hemen hepsi okuma ve yazma bilmezlerdi. Orta çağın ilk yarısından bu maharetler onlara tamamen yabancı idi. Bu hususta hala hakim olan görüş bir zamanlar Got Kraliçesi’nin çocukları için getirilen öğretmene yol verilip, bunun yerine kraliçenin direktifi ile çocuklarının heves ve arzularını silah kullanmakta ve halk anlayışında değerlendirdiği gibi, silah çeşitleriyle ve silahşörlükle haşir neşir olacak bir arkadaş ve silah öğreticisinin seçilmesi asıl öğretmene tercih edilmişti.”

“Eski Roma kayzerlerinin saray okulundan taklid edilerek kurulan Merowing Hanedanının saray okulu da uzun süre yaşamamıştır. Kral Martel’in çocukları isimlerini yazmasını bilmezlerdi. Büyük Kral Charlamange’nın, Sofi Loui’nin bu saray okulunu yeniden açmaları da geçici olmuştu. Ve 40 yaşında iken yazı yazmaya öğrenmeye teşebbüs eden Kayzer’in tesiri de uzun sürmemişti. Konrad II’nin rahibi ve müşaviri Wipo 11. yüz yılın ortasında Almanların nazarında eğer rahip olmayacaksa bir adama bir şey öğretmenin ayıp sayılacağından şikâyet etmektedir. Ve hakikatte de rahip olmak isteyenlerin işini terk edip kiliseye ve manastıra kapanması gerekmektedir.”[20]

Aynı tarihlerde ise İslam dünyasına baktığımız zaman modern maarifin öncülüğünü yapacak ve batı üniversitelerinin de yolunu açacak olan ilmi öğretim kuruluşlarını, Selçuklu Alp Arslan’ın yetiştirdiği ve himaye ettiği Nizamel Mülk’ün seri halinde Nizamiye medreselerini açtığını görüyoruz ki bu fark bütün kesin hatlarıyla İslamiyet’in umumi ve ilmi öğretime ne kadar yer vermiş olduğunu gözümüzün önünde tecessüm ettirmektedir. Kısacası Bizans ordularını, emrindeki az sayıdaki kuvvete rağmen Malazgirt’te yüz geri ettiren büyük Alp Arslan, öte yandan ilme ve kültüre verdiği büyük değerin yollarını açan bir teşebbüse ve manevi hamlelere en sağlam temeli hazırlamış oluyordu.

İSLAMİ TELAKKİLERE GÖRE DİSİPLİN ve ÖRNEKLERİ

Babaların ve çocuk velilerinin okula başlatma sırasında bizdeki Sıbyan okullarında da bir nevi adet halini alan ilk sözü olan “oğlumun eti senin, kemiği benim” [21]cümlesi hocalık hakkını babalık hakkı gibi tutmak kadar bu okuldaki sert inzibatın da bir karakteristiğidir. Namazı terk etme ihtiyatları karşısında ayrıca Kur’an hıfz edilmemesi, oyunlara düşkünlük, öğrenci arkadaşlarına eziyet etmek, okuldan firar ve okulca suç sayılan hallere düşmek te’dibi ve cismani cezalarla cezalandırmayı gerektirmiştir. Ancak bu cezalar İslamiyet’te şartlara bağlandığı gibi, dayak da 3-10 değnek arasında hadlere tabi tutulmuş, kaba etler ve ayaklar dışında başa, kulağa, yüz mahiyesine ve belden yukarıya ve ıslah ve tedavi maksadının dışında kin, adavet ve intikam gibi duygulara esir olarak vurulmaması hususları önemle belirtilmiştir. Ayrıca küçük çocuklara rıfk ile muamele edilmesi de, Peygamber’imizden başlayarak sahabeler, İslam terbiyecileri tarafından tavsiye edilmiştir. Aslında sert terbiye ve inzibat, ilk çağlarda ve Hıristiyanlıkta, İslam’daki tatbikatına nazaran daha sert ölçülerde benimsenmiş ve revaç görmüştür. Falaka, Hıristiyanlıktan önce eski Romalılardan İslam okullarına geçmiştir. Çocuğu yere yatırarak ve bacaklarını falaka mengenesi sıkıştırıp bağlayarak kalfalara ve yaşlı öğrencilere, sırtta taşınacak hale gelinceye kadar, meydan dayağı attırmak örneklerinin en korkuncu, eski Roma’da tatbik edilmiş, Orbilius gibi dayak atma tarzı ile de eğitim tarihlerinde şöhret bulmuş hocalar eski Roma’da yaşamış ve (Orbiyalizm) terimi bu manada bir rekor manasına gelmek üzere pedagoji sözcüklerinde yer almıştır. Yine bu devirdedir ki, “ sırtımızı uzun sopaların inişinden nasıl koruyabiliriz ” nevinden elden ele dolaşan risaleler bu müthiş dayak şekillerinin tepkisi olarak yazılmıştır. Hıristiyanlarda manastır okullarında da ibadet ve taat ihmalleri sapmalar ve terslenmeler karşısında çıplak vücutlara kırbaçlar şaklatmak suretiyle en sert ve en sert ve ağır inzibat şekilleri, vücudu körletmek ve ruhun yükselmesi için bedeni ezmek felsefesi takviyeli olarak tatbik edilmiştir.[22] Beden ve ruh ayrımı kontranstı görüşüne, Rousso’nun tersine olarak insanın kötü ve daha çok suça meyyal bir varlık olduğu telakkisine dayanan bir görüşle orta çağda ve Hıristiyan okullarında da cismani cezalara geniş yer verilmiştir. Jezvit okullarında, öğretmenin şahsiyetini korumak için, bu işe memur vazifeliler tarafından ceza tatbik edilmiştir. İlk çağlarda muharip insan yetiştirmek amacıyla öğretimin başta gelen yolu ve şartı sayılmıştır. Nitekim Isparta’da esirlere karşı azınlık durumunda olmanın verdiği reaksiyonla dayanıklı, tahammüllü Ispartalıyı yetiştirmek uğrunda, vücudundan kan fışkırırcasına dahi, gözünü kırpmayacak derecede metin olabilmek ve bir şeref rekoru sayılmış, hatta dayak cezaları altında can verdiği halde sesini çıkarmayanlara rastlanmıştır. Eski Mısırlıların hikmetleri ve atasözleri arasında görüyoruz ki, öğrencilerin göz ve kulak faaliyeti ile öğrenme olayını, dayakla takviye için, “Çocuğun kulağı başında değil, sırtındadır!” sözü bir kelam-ı kibar haline gelmiştir. [23]Nasıl ki, Ahd-i Atik’te ve İsrail dini buyrukları ve Süleyman’ın hikmetleri arasında da, “Çocuğunu dövmeyen dizini döver!”, “Çocuğunu sevmeyen onu dövmez” değerlerin ve emirlerin başında yer almıştır. Bütün bu görüşleri ve tatbikatını, göz önüne aldığımız zaman, İslamiyet’in takip ettiği eğitim yolları üzerinde disiplin anlayışı bunlara kıyas edilirse daha insani ve müsamahalı ölçülere kavuşturulduğu anlaşılır.

Hatırlamak lazımdır ki, orta çağda batıdaki okulların yeni bir hocaya devri muamelesi, kabzasında kakma mühürleri olan uzun sopaların teatisi suretiyle yapılırdı. Eğitim tarihinde büyük bir ad yapmış ve hümanist eğitimcilere de kılavuzluk etmiş olan “Ouintilyen’in” fikirleri ve insani bir mecraya sokulabilme imkânını bulmuş ve nihayet dayak hümanist görüşlerin, devlet maarifi ve amme hizmeti anlayışı çerçevesinde kat etilen tekâmül merhalelerinden sonra, kanuni müeyyidelerle yasak edilmiştir. Buna rağmen münferit tatbikatlarla karşılaşıldığı gibi, demokratik gelişmelerin başında yürüyen İngiltere gibi memleketlerde sadece tembellikle, verilen ödevlerin ihmallerine münhasır olmak üzere dayak atılma cezalarına halen başvurulduğu da bilinen gerçeklerdendir.

Okul disiplini bahsinde dayağın mecburiyetler tahtında kullanılması, İslam pedagoglarını bir hayli meşgul etmiş, fakat umumiyetle cezanın ıslah vazifesi üzerinde durulduğu gibi özellikle yaşları bakımından mesuliyet hudutlarına girmeyen çocuklar üzerinde dayak cezasının tatbikinden sakınılmıştır. Bu konudaki görüşleri belirtmeden önce dayağın şartları ve hadleri üzerinde Kabisi’nin eserinden alınan şu sıraya baktığımız zaman ne kadar önemli noktalara dikkat edilmesi gerektiği de anlaşılmış olacaktır. Kabisi’ye göre dayak şöyle bir sıralama üzerinden mütalaa edilebilir:

  • Ancak bir suç vaki olduğu zaman dövülmek akla gelebilir.
  • Öğrencinin suçu ile mütenasip olarak dayak atılabilir.
  • Dayağın haddi bir ila üç değneğe kadar olacak, bundan fazlası için, yani ona kadar olan dayaklar için öğrencinin velisinden izin alınacaktır.
  • 10 değnek vurulmak suretiyle uslanmayan kötü huylu çocuklara bu ceza daha da artırılabilir. (Bu artırmayı yersiz bulanlar da vardır).
  • Öğretmenin çocukları başkasına veya arkadaşlarına dövdürmeyip, babalık hakkı gibi bu vazifeyi kendisinden başkasına havale etmemesi, yani bizzat kendinin dövmesi lazımdır.
  • Dayağın hassası acı vermesidir. Bu acının bir takım yaralar ve bereler bırakacak derecede olmaması lazımdır.
  • Dayağın yeri iki tabandır. Bu daha emniyetlidir. Elem vermesi bakımından da daha salimdir. Çocuğun başına, yüzüne, vurulmaması lazımdır. Böyle bir dövmenin dimağa, gözlere, zekâya, ağır zararlar vermesi mümkündür.
  • Dayak aletleri, Hezaran sopaları ve falakadır. Ancak değnek yaş ve sağlam olmalıdır. Burada şiddete doğru götüren tecridin bir başka maksadı da suçlunun halini düzeltmesi ve başkaları için de ibret teşkil etmesi yoluyla suçların sirayet ve tekerrürünün önüne geçmektir ve suçla ayarlı olarak şiddete doğru giden bir ıskalayı takip etmesi ve tesirlerinin müşahedelerine ve izlenimlerine fırsat verilmesinden ileri gelmektedir.

“Zevcin zevce üzerinde, babanın çocukları üzerinde, hocanın da öğrencileri üzerinde ıslah ve tedip cezalarını” kabul eden İslamiyet bu cezaları fiilen mahiyeti ile bir arada ayarlı olarak düzenlemiş ve Jan Jaques Rousso’nun bir nevi “Reaksiyon natürel” anlayışına benzeyen bir zihniyetle (kısas) cezalarına, mesela hırsızlığa karşı kol kesilmesi cezalarına kadar gidilmiştir. Fark müdahalemizle olmamasındandır.

Ancak bu çeşit ağır cezalar suçlunun bilinçli ve kasıtlı hareketlerine karşı düşünülmesi gerektiği gibi, İslami eğitimde aslolan rıfk ve muamele ve ıslah-ı nefis cezasıdır. Ayrıca çocuk büluğu ermedikçe mükellefiyetlerden de mesul sayılmamıştır.[24] Ve yine Kabisi’nin dayandığı bir hadise göre de “Allah her yerde Rıfkı sever. Allah ancak kullarından merhametli olanlara merhamet eder ” ve yine, “Allah zalimleri sevmez.”[25]

Kur’an-ı Kerim’deki müteradif kelimeler halinde rahmet, mağfiret, safh deyimleri sık sık geçer. “Zevcelerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da bulunabilir. Bunları siz affederseniz iyi bir şey yapmış olursunuz. Çünkü Allah gafur ve rahimdir.”, “Bir kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür. Fakat kim affeder ve ıslah ederse Cenab-ı Hak indinde onun sevabı vardır.”[26]”Affın verisi sabırdır. Daima şiddet ve hiddet gösteren asık çehreli bir muallim için makbul bir şey değildir. Çünkü öğrencileri de onun gibi olur ve karşılık da verebilirler. Bu sebepledir ki sıbyana Kabisi rıfk ve muameleyi tercih etmektedir. Nitekim bir başka yerinde şöyle demektedir: “Kur’an ve hadis buyruklarında görüldüğü gibi suçu olan büyükler bile affolunabilirken, küçük yaşta olan, akılları ermeyen ve suçları da çocukça olanları evla–bittarik affetmek gerekir.” Onlar için önce nasihat, tenbih, ihtar, korkutma ve tecrit etme fayda vermezse ancak o zaman cismani bir ceza olan başvurulur ki bu da zorlayıcı, zecri bir cezadır. Çünkü bu ceza çocukta bir acı tembihi yapar ve suçu bir daha işlememesine müessir olur ki bunun tatbikinin de yukarıda belirttiğimiz muayyen şartları ve ölçüleri olmak gerekir. 10 yaşından küçük çocuklar ise Peygamber’e atfolunan bilgilerle dövülmezler. Çünkü bu yaştan önce çocuk mes’ul değildir ve dövmeden maksat ise ıslahtır.[27] Büyük İslam mütefekkirlerinden İbn-i Haldun da öğretmenlere ayırdığı bir bahiste şiddet tedbirlerine başvurmanın şöyle öne sürmektedir: “Öğretmenleri tarafından dövülmekle terbiye edilen çocukların ruhu genişlemez, tersine bunlar tembel olurlar. Bu hareket onları kötülüğe ve yalancılığa sürükler ve bu korkudan dolayı da doğruyu söylemeyip riyakârlığa saparlar.”[28] Bundan çıkan netice de babanın oğlunu terbiyede fazla şiddet kullanmaması istikametindeki İslam mürebbileri genel olarak bu kaidelere uymuşlardır.

İbn-i Haldun’un bu sözlerini sanki bir tatbikat misali imiş gibi ondan 5-6 yüz yıl sonra Alman pedagogu Gottfried Salzman’ın neticeli hikayeler, kıssadan hisseler şeklinde yazdığı “Yengeç” kitabında görüyoruz.[29] Yine dikkate şayan bir görüş olarak 3. hicri yüz yılında olan ve Sicilya’nın Palermo şehrinde metfun bulunan İbn-i Sahnun’un kendi çocuğu için bir nevi vasiyet sözlerinde de şunları okuyoruz: “ Onu ancak teşvik ve sena ile te’dip et. O, dövmek ve zorlamakla terbiye edilecek çocuklardan değildir.”[30]

İbn-i Sahun, bu sözleriyle bugünkü pedagojinin temel istikametlerini gösteren ferdi psikolojinin temellerine işaret ediyor, hem de ceza kadar teşvik ve mükâfatlandırma yolunun eğitimde rolü olacağına dikkati çekmiş bulunuyor ki, bu ikinci yol eski Roma eğitimcilerinden Quineilien’dan sonra Hümanistlerde ve 18. asırda Jan Jaques Rousso’yu takip eden flantrippist (insancıl) terbiyecilerin başlıca şiarı olmuştur. Bu görüş meşhur pedagog Comeius’un tabiri ile okulu feryad-ü figan yeri olmaktan kurtarıp bir neşe ve şetaret yuvası haline getirmek gayretlerini arttırmıştır. İbn-i Sahnun’un uyan bir çok İslam eğitimcileri de “Çocukta iyi bir fiil görülünce ona gereken mükâfat verilsin ki o da buna sevinsin ve insanlar tarafından hareketinin takdir edildiğini anlayarak daha iyilerini yapmaya çalışsın!”[31] demişlerdir.

Mükâfat ve mücazat, kısacası disiplin meseleleri öğretimden başka doğrudan doğruya eğitimin ve irade terbiyesinin belli başlı konularını teşkil eder ki biz burada bunun teorilerine ve münakaşalarına girerek yazımızı daha da uzatacak değiliz. Yalnız şu kadarını söylemek isteriz ki “Dayak cennetten çıkmıştır”, “Hocanın vurduğu yerde gül biter” veya “Eti senin kemiği benim” nevinden sözler hocaya bir otorite atfetmek ve babalık gücünü ondan da görmek temayülünden ileri gitmiş olmadığı gibi, yukarıdaki satırlarda belirttiğimiz İslami kaynaklarda mutlak ve geniş bir tasvip de bulmamıştır. Ayrıca unutmamak lazımdır ki, cezalara da insanlığın tekâmül merhaleleri ile ilgili bir gelişme göstermiştir ki bu hususta İslamiyet ondan öncesini aşmıştır. Demokratik nizam ise her şeyden önce kişilik şeref ve haysiyetini başta korumakla mükelleftir.

Nitekim zaruri hallerde görülen dayak cezasının tatbiki şartları üzerine daha dokuzuncu miladi yüz yılında İslam pedagogları öğretmenleri hiddetli bulundukları bir zamanda çocukları dövmekten men etmektedirler. Müslüman çocukları kendi hiddetimizi yatıştırmak için dövülmemelidir. Bu adalete sığmaz. Çünkü gazap anında insanın gözü döner, rengi atar ve akıllı bir insanın utanacağı kötü sözler de söylenir ki aklı başına geldiği zaman kendisinin de bundan pişman olması gerekir.[32] ¢

[1] Alak Sûresi, âyet 1

[2] Aynı Sûre, âyet 4-6

[3] Hadis. Taleb-ül-ilmi farizetün ala külli müslimin ve müslimetin

[4] Medeniyet-i İslamiye Tarihi, cilt:3 sh. 395

[5] İslam Ansiklopedisi, Cüz 78-79 sh. 47

[6] Medeniyet-i İslamiye Tarihi, C. 3 sh. 404

[7] Zümer Sûresi, âyet 9: Hel yestevi’llezine ya’lemune ve’llezine la ya’lemun

[8] Mücadile Sûresi, âyet 11

[9] Bakara Sûresi, âyet 150 ve 151’in bir kısmı

[10] Taha Sûresi, âyet 114

[11] Hz. Ali’den naklen (Hadis-i Şerif)

[12] Hz. Osman’dan naklen (Hadis-i Şerif)

[13] Hz. Ömer’den naklen. Adab-ül-muallimin li-ibniSahnun adlı risaleden

[14] El-Buhari I, 28. Tarihu Terbiyetil-İslamiyye, Dr. A.Şelebi, İkinci baskı sh. 242, Kahire 1960

[15] Ahmet Emin (Duha’l İslam), Cüz: 2, Sh. 49-73

[16] Bu konuda bak. Wilhelm Hoenerbach, Eriehungswesen im Fezzan, seine Entwicklung bis 1955, Die Welt des Islams VIII, NC 1-2 s. 7

[17] Et-terbiyetü fil-İslam ev Et-talim fi re’yil Kabisi, el-Kahire, 1955. Kabisi’nin adı geçen risalesi Fakültemiz son sınıf öğrencilerinden Süleyman Ateş tarafından bastırılmak üzere Türkçe’ye çevrilmiştir.

[18] Tafsilü Ahval-il Muallimin, Kabisi (Çev. Süleyman Ateş)

[19] Sicilya’nın merkez Palermo şehrinde vefat eden orada medfun ilk İslam pedagoklarından (Brokelmann)

[20] Prof. Dr. Paul Barth, Gescihte der Erziehung, Sh. 186, Orta Çağın ilk yarısında eğitim bahsine bkz

[21] “Haza İbni leke minhü’l-lahm ve li minhü’l-azm” Et-talim fi’l-Irak, A.El- Heluli, sh. 57

[22] Barth, Geschichte der Padagogik, Hıristiyanlıkta Eğitim bahsine bak.

[23] Eski Mısırlılarda, Asurlarda Eğitim

[24] Mukaddime-i İbni’r Rüşd, Sh.3. Dr. El-Ahvani’nin Et-Terbiyetü fi’l-İslam adlı eserinden Sh. 137- 138

[25] Elhani’nin ayni eseri sh. 134

[26] Elhani’nin ayni eseri sh. 135

[27] Elhani’nin ayni eseri sh. 146

[28] Mukaddime-i İbn-i Haldun Sh. 399

[29] Krebsbuchlein Zalzman (Bu kitapçık Dr. Ziya Dalat tarafından dilimize çevrilmiştir).

[30] Et-Talim fi Re’yi’l-Kabisi (El-Ehvadi’den)

[31] Şemsettin-i Enbabi (Müteehhirinden), ayni eser

[32] Kabisi’ye göre Öğretim ve Eğitim (yahut Er-Risalat li Adabi’l Muallimin ve Müteallimin).