Sözlükte, “bir zarar ve tehlike karşısında ondan çekinip, sakınarak kendini korumak için aldığı tedbirle insanın girdiği bir muhafaza halini ifade eden takva, ıstılâhî olarak farklı tarifleri yapılmıştır. Mesela Abdullah et-Tûnusî takvayı şöyle tarif etmektedir: “Takvanın hakikati; emredileni yerine getirmek, nehyedilenden de kaçınmaktır.”[1]

Gazzâlî ise bu konuda şunları söylemektedir: “Kul için takva, kendisiyle günahları arasında, günahları terk etme hususunda kuvvetli bir sabır ve gayret engeli hâsıl oluncaya kadar kalbini, sanki o günahı hiç işlememiş gibi temizlemesidir. Veya mubah ve helal olan şeylerin faydasız olanından kaçınmaktır.”[2]

Mücâhid de bu hususta şöyle demektedir: “Takva, isyan etmeyip, itaat etmektir. Unutmayıp zikretmektir. Küfür (nankörlük) etmeyip şükretmektir.” İbn Düreyd ise; “takva, nefsi amel-i sâlih ile azap ve günahtan korumaktır.” diyor.[3]

Nitekim Yüce Allah da takvanın önemine vurgu yaparak şöyle buyurmaktadır:

يَاأَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ

إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.[4]

Rivayete göre bu ayet şu olay üzerine inmiştir:

Mekke’nin fethi günü Hz. Peygamber (s), Bilâl’e Kâbe’nin üstüne çıkıp ezan okumasını emretmişti. Attâb ibn Esîd ibn Ebi’l-Îys:

– “Allah’a hamdolsun ki babam daha önceden öldü de bugünü görmedi.” dedi.

el-Hâris ibn Hişâm da:

– “Muhammed, müezzin olarak şu kara kargadan başkasını bulamamış mı?” dedi.

Süheyl ibn Amr da:

– “Allah bir şeyi diledi mi onu değiştirir.” dedi.

Ebu Süfyân ise:

– “Ben bir şey söylemekten korkuyorum. Zira semanın Rabbi kendisine bunları haber verir.” dedi. Ebu Süfyan’ın dediği gibi Cibrîl, Hz. Peygamber (s)’e gelerek onların söylediklerini haber verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s) onları çağırarak, bu tür söz sarf edip etmediklerini sordu. Onlar da konuştuklarını gizlemeyip ikrar ettiler ve bunun üzerine Allah Teâlâ, soy sopla, mal ve mülkün çokluğuyla birbirlerine karşı övünmekten ve fakirlerle alay etmekten onları men’ ederek bu ayet-i kerimeyi indirmiştir.[5]

Vâhidî’nin Yezîd ibnu’ş-Şuhayr’dan rivayet ettiğine göre Allah’ın Rasulü (s) bir gün Medine-i Münevvere’deki çarşılardan birisine uğradı. Çarşıda siyahî bir köle açık artırma usulü satılıyordu. Köle:

– “Beni alacak olana bir şartım var.” diyordu.

Alıcılardan birisi:

– “Nedir o şart?” diye sordu. Köle:

– “Benim, Rasulullah’ın arkasında farz namazlarımı kılmamı engellemeyecek.” dedi ve o adam bu şartı kabul ederek o köleyi satın aldı. Rasulullah (s) o köleyi hep farz namazlarda görürdü. Bir gün yine etrafına bakındı ve o köleyi göremedi. Sahibine:

– “Kölen nerede?” diye sordu. Adam:

– “Ey Allah’ın Rasulü, o hummaya yakalandı.” dedi. Rasul-i Ekrem ashabına:

– “Kalkın onu ziyarete gidelim.” buyurdular; ashabı O’nunla birlikte kalktılar ve gidip geçmiş olsun ziyaretinde bulundular. Birkaç gün sonra o kölenin sahibine:

– “Kölenin hâli nicedir?” diye sordular. Adam:

– “Ey Allah’ın elçisi, onun ölümü yakındır.” deyince Efendimiz (s) kalkıp kölenin yanına gittiler ve o ölüm hâlindeyken yanına girdiler. Köle o sırada vefat edince onun teçhiz ve tekfinini Rasulüllah (s) üstlendi ve götürüp onu kabre defnetti. Ashabı bu durumu garipsediler. Muhacirler:

– “Biz, vatanımızı mallarımızı, ailemizi terk edip buraya geldik; hiçbirimiz Rasulullah’tan şu kölenin gördüğü muameleyi hayatında, hastalığında ve ölümünde görmedi.” dediler. Ensar:

– “O’nu barındırdık, yardım ettik ve mallarımızla onu destekledik ama Habeşli bir köleyi bize tercih etti.” dediler. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.[6]

İnsanlık tarihi boyunca çeşitli zamanlarda insanlar, soy, sop, zenginlik, ilim, evlat çokluğu, güzellik gibi hususları öne sürerek birbirlerine üstünlük taslamışlardır. Hâlbuki insanların böyle şeylerle övünmeye hakları yoktur. Zira insanların hepsi de bir erkek bir kadından yaratılmışlardır. İnsanın ana babasını seçmesi ise kendi elinde değildir. Bunun için insanın kendi iradesi dışında olan bir şeyden dolayı övünmesi veya kınanması doğru değildir. Allah katında insanın değeri seçimi kendi elinde olmayan soyu sopu ile değil, kendi çabasının sonucunda kazandığı ahlak ve takvası iledir.[7]

Tarihin akışı içerisinde insanların ortaya koydukları üstünlüklerin Allah katında hiçbir değeri yoktur. Zira Allah katında tek üstünlük ölçüsü vardır ki o da takvadır.

Takvanın en küçük derecesi kulun, Allah’ın bütün yasaklarından kaçınması ve emirlerini de yerine getirmesidir. Takva sıfatıyla muttasıf olan bir kimse, Allah’ın bütün emredileni yapar, nehyedileni de terk eder, bununla birlikte Allah’tan korkar ve O’ndan başka hiçbir şeyle meşgul olmaz. Bir lahza dahi nefsine iltifat etmez. Çünkü bunu günah sayar. Allah böyle bir kişinin kalbini nurlandırmıştır.[8] Bir kimse günah işlediğini fark ettiğinde hemen yaptıklarına pişman olup onun yerine iyilik yapmalı ve tövbeyle Allah’a yönelmelidir.

Takva derecesine ulaşmak için haramı kesin olarak terk etmek ve bazı mubahlardan da feragat etmek gerekir. Rağıb el-Isfıhanî; “Takva, nefsi günahlardan korumaktır. Bu da haramı terk etmekle olur. Ancak işlenmesi mubah olan bazı şeylerden de feragat etmek onu tamamlar.”[9] der. Bu konuda Hz. Peygamber: “Kul, zararlı olan şeylerden sakınmak için, kendisinde zarar olmayan şeyi terk etmedikçe muttakilerden olamaz.”[10] buyurur. Başka bir hadiste ise şöyle buyrulur: “Helal belli, haram bellidir, yani şer’an açıklanmıştır. Fakat bu ikisi arasında, her ikisine de benzeyebilen şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu onları bilmez. Bundan dolayı, şüpheli şeylerden korunan kimse dinini ve ırzını temiz tutmuş olur. Şüpheli şeylere düşen ise harama düşer. Nitekim koru kenarında koyun güden çobanın koruya düşmesi pek muhtemeldir. Haberiniz olsun ki, her padişahın bir korusu vardır. Allah’ın korusu da yasak kıldığı şeylerdir. Yine haberiniz olsun ki, cesette bir parça vardır. O iyi olursa cesedin hepsi iyi olur. O bozuk olursa hepsi bozuk olur. Biliniz ki o kalptir.”[11] Sevgili Peygamberimiz bu hadiste muttaki olabilmek için, haramları terk edip şüpheli şeylerden kaçınmayı, bazı mubahlardan da fedakârlık göstermeyi tavsiye etmektedir.[12]

Peygamber Efendimiz, muttakileri, insanların en hayırlısı olarak saymıştır. Bir defasında ashabtan biri, Hz. Peygamber minberde iken ayağa kalkmış ve:

– Ey Allah’ın Rasulü! İnsanların en hayırlısı kimdir? Diye sormuş, bunun üzerine Hz. Peygamber (s):

– “İnsanların en hayırlısı en çok Kur’an okuyan, en muttaki olan, iyiliği en çok emreden, kötülüğü en çok yasaklayan ve akrabalarını ziyareti hiç terk etmeyendir.”[13] buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de muttakilerin faziletini, derecelerini ve onlara verilecek olan mükâfatı açıklayan çok sayıda ayet vardır. Kısaca söylemek gerekirse insanlar arasında bir üstünlük ve fazilet ölçüsü varsa o da ahlakî üstünlüktür. Yaratılış bakımından bütün insanlar eşittir. Hepsinin bağı bir anne ve bir babaya dayanır. Bu bakımdan birinin diğerine üstünlük elde etmesi için hiçbir makul sebep yoktur. Birinin diğerine üstün olmasını gerektiren asıl sebep, o kişinin diğerinden çok Allah’tan korkması, kötülüklerden sakınması ve doğru yolda yürüyen kimselerden olmasıdır.[14]

Netice olarak şunları söyleyebiliriz:

  1. İnsanlar asıl itibariyle tarağın dişleri gibi müsavidirler. Çünkü herkes bir ana ve bir babadan doğmuştur. İnsanlar aynı zamanda haklar ve kanuni sorumluluklar açısından da eşittirler.
  2. Bir kısım insanların diğerlerine karşı üstünlük iddia etmemeleri gerekir. Çünkü onların hepsi, tek bir erkek ve tek bir kadının çocuklarıdır. Yani babaları Hz. Âdem, anneleri ise Hz. Havva’dır.
  3. Yüce Allah, insanları birbirleri ile tanışmaları için kavimlere ve kabilelere ayırmıştır.
  4. Dünyalık mal mülk çokluğu, evlat çokluğu, soy sop üstünlük ölçüsü olamaz. İnsanlar arasında tek üstünlük ölçüsü vardır o da takvadır.
  5. Allah’ın kitabını ve Rasulünün sünnetini en iyi tanıyıp ittiba konusunda öne geçenler üstündür. Yine unutmayalım ki her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan da Allah’tır. Kimin muttakî/üstün olduğunu, kimin de olmadığını en iyi bilen Allah’tır.

Mehmet SOYSALDI

[1] Zebîdî, Muhibbü’d-Din Ebî Fayz Seyyid Muhammed Murtaza el-Hüseynî el-Vâsıtî, Tâcu’l-Arûs Min Cevâhiri’l-Kâmus, Dâru’l-Fikr, Beyrut, trs, X,396; Rağıb el-İsfehânî, Ebu’l-Kâsım Hüseyin b. Muhammed, el-Müfredât, fî Garîbi’l-Kur’an, Matbaatü’l-Fenniye, Mısır, s.52; Firûzâbâdî, Besâir Zevi’t-Temyiz, İhyâu’t-Turâsi’l-İslâmî, Kahire, 1373, V, 257; Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, I, 168.

[2] Gazalî, İmam, İhyâ, Dâru İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye, Kahire, trs, IV,153.

[3] Zebîdî, a.g.e, X,396.

[4] Hucurat, 49/13.

[5] Vahidî, Esbabu Nuzuli’l-Kur’an, Riyad, 1984, s. 280; Kurtubî, el-Cami Li Ahkami’l-Kur’an, Beyrut, 1985, XVI, 223; Hazin, Lübabu’t-Tevil, Beyrut, trs., IV, 172.

[6] Vahidî, age. s. 280-281.

[7] Ateş, Süleyman, Çağdaş Tefsir, VIII, 531-532.

[8] Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Beyrut, 1990, XXVIII, 120.

[9] Rağıb, el-Müfredat, İstanbul 1986, s.833.

[10] Tirmizî, Kıyamet, 19.

[11] Buharî, İman, 39.

[12] Baş, Erdoğan, Müminler Arası Beşeri Münasebetler, İstanbul, 1998, s.147.

[13] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, VI, 332; İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Mısır, trs, VII, 267.

[14] Mevdudî, Ebu’l-Alâ, Tefhimu’l-Kur’an, İst., 1991, V, 460; Baş, age., s.149.