Bir menkıbe anlatılır. Adamın biri, şeyhine şeytandan şikâyet etmiş ve “şeytan beni kandırıyor, dinimi ahiretimi mahvediyor” demiş. Şeyh de ona demiş ki, “Senden az önce şeytan geldi buraya. O da senden bıkmış usanmış. Şeytan diyordu ki, dünyanın hepsi benim malımdır. O benim malıma el koymaya, kendi mülkümü elimden almaya çalışıyor. Ben de bu yüzden onun dinine saldırıyorum.” “Şeytanı suçlamayın, o yalnızca çağrıda bulundu, siz de hemen uyuverdiniz” (İbrahim, 14/22) âyetine uygun bir anlatım aktardığım menkıbe. ‘Benim’ demek, sahiplenmek, ‘ben’in üstüne düşmek şeytanın işlerindendir demek ki. Günlük konuşmalarımızda bile okulum, sınavım, dersim, evim kısacası birçok kelimeye -im eki getiriyoruz. Yazım ve diğer nedenlerle “-im” eki dilimize dolanmış durumda. Böyle her sözün ardına ‘ben’ ekleyerek nasıl kurtulabiliriz nefsin elinden? Sezai Karakoç, “Yazar, sanki yazı ve kitap daha önceden varmış da o sadece onu ortaya çıkarmaya çalışmıştır” der. Bir kişi bile olsun yararlanacaksa yazı o kişiye yazılmış da denilebilir. Bu söze uyarak ‘yazım’ demekten hayâ ediyorum ben de. Evim, arabam gibi mülklere de ‘benim’ demek aynı enâniyeti barındırıyor. Ben’i yok etmeye, kelimelere taktığımız ‘ben’ ekini atarak başlayabiliriz. Ta ki, biz ile irtibatı olan hiçbir şeyin aslında bizim olmadığını anlayalım.

Dünya üzerindeki eşyaların, malların hiçbirisi insanların değildir; menkıbede de anlatıldığı gibi şeytanın da değildir, ahmak şeytan öyle sanmaktadır. “Göklerde, yerde ve bu ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti sadece Allah’a aittir.” (Mâide, 5/18). İnsanlara emanet verilir ve ölünce dünyalık mal, adı üzerinde, dünyada kalır. Hıristiyanlıkta ise din, sadece ferdî âleme hitap ettiği için maddî dünyada şeytanın hüküm sürdüğüne inanılır. Hatta daha ileri gidilip şeytanın mutlak kudretinden söz edilir. Menkıbedeki şeytanın şeyhe dedikleri Hıristiyanların dünya algısını gösteriyor aslında. Dünyalık mal şeytanın ise, zaten kötü olan hüküm sürmekte ise daha baştan kaybetmişizdir; Hıristiyanlarca bebeklerin günahkâr doğması bu yüzdendir. İslam ile önceki dinlerin maddî dünya anlayışlarını karşılaştırdığımızda İslam’ın nasıl bir denge üzerine kurulduğunu da görmüş oluruz. Matta İncil’i şöyle diyor, “Hiç kimse iki efendiye hizmet edemez. Ya birisinden nefret edip ötekini sevecek, ya da birisine bağlanarak öbürünü ihmal edecek. Siz hem Tanrı’ya hem mammona (para ve servet) hizmet edemezsiniz.” (Matta, 6/24). Parayı kestirip atan, yok sayan bir anlayış var burada. İncil’de para ve maddî hayatı kazanma konusunda kaideler verilmezken yalnız ruhsal olarak olgunluğa erişmek konu edilir. En sık kullanılan kelimeler; tevbe, af, sır, kurtuluş, ruh’tur; insanlar arası hukuktan, savaştan, adaletten bahsedilmez. Hıristiyanlık, bu haliyle insana seslenen, ama bir arada yaşayan insanlara hitap etmemektedir. Bu bahsi de nihayete erdiren din’in kemale erdiği, tamamlandığı İslam dini oluyor. Namaz ve zekât temeli üzerine kurulmuş, bir yanda bedenî bir yanda mâlî ibadet hayatı… Ne dünyadan yüz çeviriyor, ne dünya heveslerine kapılıyor. Ahireti önüne alınca, dünyanın da arkasından geleceğini biliyor İslam olan kişi. Kur’an’da ferdî ibadet ile ilgili kaideler tam iken; faiz, av, adalet, ceza, ticaret, mücadeleden de bahsediliyor ve insanlara yönelik kurallar belirlenmiş oluyor. Bu yüzdendir ki camiler; kiliseler gibi yüksek tepelerde değil, şehrin içinde olurlar. Müslümanlar namazdan sonra dünyevî meseleleri tartışırlar. Yine hac ibadeti; dinî merasim, ticarî fuar, siyasî toplantı görevlerini bir arada görür.

Dünyanın her yanından gelen Müslümanlar ile din ve dünya işleri konuşulup, tartışılır. Tartışmaları gerekir desem daha uygun olacaktı, zira bugün Mekke’de konforlu otellerde konaklayan Müslümanlar, diğer ülkelerden gelen din kardeşleri ile konuşamıyor; konuşsa bile büyük ölçüde İngilizce konuşmak ve anlaşmak gerekiyor. Bu da haccın ruhuna ayrı düşen başka bir sorundur. Bir sene olsun hac lâyıkıyla yerine getirilseydi, sözgelimi bu yıl Arap devrimlerini haber almak için yabancı şirketlerin haber kanalları girmezdi araya. Siyasî ve idarî gelişmelere daha sağlıklı, daha Müslümanca bakılabilirdi. Her yıl tüm dünya Müslümanlarını bir araya toplayan Kâbe, bugün tam manasıyla gerçekleşemese de, ibadet merkezi olmakla beraber dünya meselelerinin de konuşulduğu alandır. Din ve dünya işlerini tüm dünya Müslümanlarıyla tartışmak için eşsiz bir imkân sunar hac bizlere. Din’in merkezi olduğu gibi dünyanın da merkezi olabilir bu toplanma alanı. İslam, dünyevî işlerle uğraşmayacaksın ya da paradan nefret edeceksin dememekle birlikte; ibadet alanlarında dünya meselesi konuşmaya da izin vermiştir. Hıristiyanlıkta dünya malı şeytanın mülküdür anlayışı ya da rahiplere evlenmeme yasağı gibi insan nefsine ağır gelen ve ameli zorlaştıran hükümler ise Kuran’da, “Allah, kimseye takatinden fazlasını yüklemez” (Bakara, 2/286) âyetiyle kolaylığa ermiştir. Matta İncili’nde geçtiği gibi, iki elbisesi olan birini versin demiyor İslam dini. Malın kırkta birini zekât olarak vermeyi farz kılıyor ve geri kalan mallar için de infak etmemizi öğütlüyor.

Ayrıca yeri gelmişken infak üzerinde de durmak istiyorum. Allah’tan böylesine uzaklaşmış yerlerde, bu garip zamanlarda yaşarken, “Allah’ın elini elimiz üzerinde hissedeceğimiz” (Fetih, 48/10) bir ibadettir infak. İnfak, birçok âyette zekât gibi emredilmektedir; ancak infak, belirli bir zamanla ve oranla sınırlandırılmamış, hayatın bütününe yayılmış bir ibadettir. Yazının başında evim, yemeğim, yazım kelimelerindeki “ben” ekini atalım derken kastım, “ene” gibi görülende başkasının da pay sahibi olduğunu unutmamak idi. Başkasının payını teslim eden insan infakı da anlamış olacaktır. Kendi yemeyeceğin yemeği, komşuna da vermeme edebi vardır. Bu görüşten bile infakın niteliğini, kıymetini anlayabiliriz. Rabbimiz, “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe ermiş olmazsınız” (Âl-i İmrân, 3/92) buyurmaktadır. Zekâtı verip beş farzdan birini gerçekleştirdikten sonra infak etmeyen birini düşünelim. Ya malın devamı gelmezse diye düşünüyor olabilir. Burada güvensizlik sorunu ve Hz. Musa’nın (as) Kızıl Deniz’de kalan kavminin hikâyesi geliyor akla. Tih Çölü’nde bulunan kavme, gökten pişmiş bıldırcın eti ve kudret helvası gönderilmiş, ama yine de onlar nankörlük edip, Hz. Musa’ya (as): “Rabbine yalvar da bize yeryüzünün değişik yiyeceklerinden göndersin” (Bakara 2/61) demişlerdi.

Burada Yahudi kavminin düştüğü asıl yanlış, aynı yiyecekten bıkmak değil “ya bir gün bıldırcın eti gelmezse ne yeriz?” güvensizliği idi. Kıssada anlatılan kavmi, açgözlülükleri ve bugünün hakkını vermeden yarının nimetine göz dikmek saptırdı. Şimdi bizler de infak edersek, hele ki sevdiğimiz şeylerden infak edersek yerine yenisi gelmez telaşına kapılabiliriz. Güvensizlik bizi de âsi kılabilir, saptırabilir; Allah korusun. Yine Kur’an, bu konuda canlı bir âyet ile cevap veriyor: “Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın lütfu geniştir. O, her şeyi bilendir.” (Bakara, 2/261). Sinematografik öğeler de barındıran bu müthiş âyette “habbe gibidirler” deniliyor. Biz biliyoruz ki habbe, meyvesi ve tohumu aynı olan hububata denir. Tohum meyve olarak yine kendi tohumlarını verir ve çekirdek gözle görülmeyecek şekilde çoğalır. İnfak eden insanların malı da aynı hububat gibi gözle görülmeden çoğalmıştır; maaşı artmamıştır belki, ama parası bereketlenmiştir. Bir vererek yedi yüz kazanmıştır sessizce. Allah’a güvenle “Allah yine verir, bereketlendirir” ile başlayan infak, insanın kişiliğini değiştiren, tamamen maddî bir öğe olan paraya bile manevî kazanç katan tarafıyla azımsanmayacak bir ibadettir.

Hıristiyanlıkta, para kötülenip paranın nasıl kontrol edileceği dinî kurallarca bilinmemektedir. İncil’i okuyan, ona uyan kişi ruhî olarak yükselebilir, ama maddî hayata dair kesin tasavvurları oluşmaz zihninde. Tek hamlede, hem dünya hem de ahiret kazancını bize sadece İslam dini sunmaktadır. İnfak da sosyal düzenleri normalleştirecek, insanlar arası yardımlaşmaya ibadet hükmü verecektir. Üzerine kayıtlı bile olsa, malın ‘ene’nin malı olmadığını hatırlatacaktır bize…

Kübra Nur AYAR