Vahiy sürecinde Hz. Muhammed de dâhil herkes din olarak vahyi/Kur’an’ı öğreniyor ve uyguluyordu. Müslümanların bir sorusu veya sorunu olduğu zaman Hz. Peygamber’e danışıyor, o da vahyin ışığında cevaplandırıyor veya çözüyordu. Rasulullahın sağlığında Kur’anın dışında ikinci bir din kaynağı yoktu… Sünnet de Resulullahın bu uygulamasının veya yaşamasının adıdır.

Onun için İslam’ı öğrenmede ve öğretmede başka bir kaynağı Kur’an’ın önüne geçirmek veya ona koşut gibi bellemek din anlayışını altüst etmek olur. Aynı şekilde Kur’an’ın öğretilerini kültürel bilgilere uydurmak için tevillerle saptırmak, Hz. Muhammed’in buyruklarıdır, diye Kur’an yerine hadis okumak, okutmak veya az Kur’an çok hadis okumak, din anlayışını tersine çevirmek yahut Muhammed Gazali’nin dediği gibi “yaşamak için kötü beslenmek” olur.

Evet, insan yetersiz ve dengesiz beslenerek de yaşar ama bu sağlıklı bir yaşama değildir. Sağlıklı ve dengeli beslenmeyen vücut, eninde sonunda hastalanmaya ve ölmeye mahkûm olur. Ne yazık ki İslam ümmeti de uzun zamandır dinin kendisi olan Kur’an’la beslenmek yerine, zaman içinde oluşmuş ve Kur’an’ın onaylamadığı birçok unsur içeren din kültürü ile geçinerek kötü beslendiği için hastalanmış ve yatağa düşmüştür. Örnek bir ümmet olma ödevinde iken, hem de Müslüman olmayan başkalarını taklit eden, galip iken mağlup, hâkim iken mahkûm, güçlü iken zayıf, baş iken uydu, izzet sahibi iken zelil olmasının sebebi bu kötü veya yanlış beslenmedir. Onun için İslam eğitim ve öğretiminde öncelik sırasını yeniden sağlamak ve uzun zamandır tersine çevrilmiş olan din eğitim ve öğretim yöntemini doğrultmak ve işe doğru yerden başlamak gerekir.

Şühesiz hadisler de dâhil, dinsel bütün ilimlerin söylediklerinin doğruluğu ve geçerliliği ancak Kur’an’a uygunlukla söz konusu olabilir. Ama ölçü altüst olup Halk İslam’ı yahut geleneksel İslam anlayışında değer ölçüsü olarak sondan başlanıp değerlendirme aşağıdan yukarıya doğru yapıldığı için anlayışlar altüst olmuş ve söz konusu bilim dallarında söylenen veya yazılanlara çok zaman Kur’an uydurulmuş veya Kur’an’a bunların penceresinden bakılmıştır.

İLK DÖNEMLERDE DİN ANLAYIŞININ OLUŞMASINDA SIRALAMA

KUR’AN

SÜNNET/RASULULLAH

TEFSİR, FIKIH, KELAM, SİYER, TASAVVUF, TARİH, FELSEFE vs.

HALK İSLAMI

SONRAKİ DÖNEMLERDE DİN ANLAYIŞININ OLUŞMASINDA SIRALAMA

KUR’AN

HADİS

TEFSİR, FIKIH, KELAM, SİYER, TASAVVUF, TARİH, FELSEFE vs.

HALK İSLAMI

Kur’an’dan sonra diğer ilimlerin ortaya çıkmasını göz önünde bulundurarak, bu yöntemin nasıl altüst olduğunu bir şema halinde gösterirsek ne demek istediğimiz herhalde daha iyi anlaşılır Kur’an’dan başlayarak din anlayışı oluşturulduğu ve ondan hareket edildiği zaman kişinin zihninde Kur’an’ın şekillendirdiği bir ölçü ve bir bakış açısı oluşur. Kur’an’ın oluşturduğu bu anlayış ve ölçü, dosdoğru yol/sıratı mustakim’dir. Artık dinsel bilimler ve kitaplar okunup değerlendirilirken hepsi bu ölçü ve bakış açısıyla değerlendirilir ve Kur’an’a uygun olup olmadıklarına bakılarak kabul veya red edilir. Böylece Kur’an hem hareket noktası ve yolu aydınlatan ışık olur, hem de İslam adına söylenen/yazılan bütün şeyler üzerinde hakem ve ölçü olur. Çünkü Kur’an hidayet/kılavuz, ışık/nur, furkan/ayraç, delil/burhan, Mîzan/ölçü/terazi ve sıratı müstakim’dir. Allah’tan gelmemiş başka hiçbir bilgide veya bilim dalında bu nitelikler yoktur.

Kur’an Müslümanlarda Ortak Bir Ölçü ve Kimlik Oluşturur:

İslam’ı okumaya ve öğrenmeye Kur’an’dan başlamak, İslam’ın ilk döneminde olduğu gibi ümmet arasında ortak bir anlayış, ortak bir perspektif, ortak bir kimlik, ortak bir hedef, ortak bir ideal ve ortak bir strateji oluşturur. Böylece insanlar arasında Kur’an’a aykırı anlayışlar asgari düzeye iner ve Müslümanlar “Dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her bir fırkanın da kendisinde bulunanla sevindiği…” (30 Rum/32) topluluklar gibi olmazlar. En azından Kur’an’ın açıkça söylediklerine aykırı söylem ve eylemler pazar ve taraftar bulamazlar ve Kur’an’ın onaylamadığı ihtilaflar rahmet olarak sunulamaz. Böylece dinsel ve sosyal değişik bilim dallarında insanların söylediklerinden hareketle oluşan fırka ve grupların ortaya çıkması da minimum düzeye iner ve çıkan ihtilaflar

“Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden yöneticilere de. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız onun çözümünü Allah’a ve Peygamber’e bırakın. Bu, daha iyi ve sonuç olarak en güzeldir. “ (4 Nisa/59) âyetinin belirttiği gibi Allah’a ve Rasulü’ne (Kur’an’a ve Sünnete) götürülerek çözülür. İslam’ın başlangıcında toplumun dirilişi bu yöntemle oluştuğu/gerçekleştiği gibi, çağımızda ve her dönemde de ancak bu yöntemle oluşur ve gerçekleşir.

Kur’an’dan başlayarak din anlayışı oluşturulduğu zaman, ashap örnek bir toplum oluşmuştur. Ama aksi yol izlenerek din anlayışı oluşturulduğu zamanlarda ise, günümüz Müslüman halklarına benzer toplum olmuştur. Kur’an’ın benzer bir kişilik ve ortak bir perspektif oluşturduğunu bir yazar şöyle belirtir:

“İşte Kur’an burada devreye girmektedir. Onunla hemhal olunduğunda, onun bilgi ve duygu dünyasına girildiğinde, bir süreç içerisinde insanoğlunda kendine özgü bir bakış açısı ve eşyayı algılama, başka bir deyişle bir ölçme ve değerlendirme yeteneği oluşur. Elde ettiği duygu ve bilgi birikimi ile eşyayı değerlendirir, bu anlayış ve kavrayış penceresinden dünyayı yorumlar. İşte o zaman ortaya koyduğu yorumlar kendine özgü, yani kelimenin gerçek anlamıyla kendisinin olur. Bir uğraş sonucunda kimlik ve bakış açısı edinen insanlar hayatı ciddiye alırlar. Hayatı ciddiye almak demek, yaptığı işi aynı zamanda ciddiye almak anlamına da gelir. Kur’an’a yönelenlerin sayısı arttıkça, yaptıkları işi ciddiye alan insanların sayısında da bir artış olacağından bir süreç içerisinde toplumun kimliği de bu yönde şekillenecektir1 .”

Bütün kutsamalara karşın Kur’an’dan uzaklaşma yahut bir yazarın deyişiyle Kur’an’ı kılıflara koyup kefenleme veya ölülere ağıt kitabına çevirme sonucunda meydana gelen bu cehalet, bozulma, erozyon, çözülme ve çöküş ancak İslam’ın başında gerçekleşen ilk denemede olduğu gibi İslamı okumaya ve öğrenmeye Kur’an’dan başlamakla, onu hareket noktası ve ölçü, motor ve yol haritası, hayat veren bir kaynak yapmanın sağlayacağı bilgi ve anlayışla, göstereceği hedef ve ideale sahip olmakla, vereceği dinamizmle tersine çevrilebilir.

Aksi halde ilkbahar yağmurları gibi zaman zaman şurada burada ortaya çıkan yenileşme hareketleri konjonktürel, ulusal, mezhepsel/fırkasal ve yerel yahut bölgesel olmaktan öteye geçemez. Bunun da ümmetin iki yakasının bir araya gelmesine yeterli olmadığı İslam coğrafyasının hemen her bölgesinde denenmiş ve görülmüştür. Bugün de hâlâ aynı kısır döngü içinde dönülmektedir. Bu da İslam coğrafyasında söylemi ve eylemi birbirinden farklı adacıkların oluşmasına ve ortak bilincin kaybolmasına yol açmaktadır. Bunun en açık göstergesi de, kadınların kırk renkten kırk yamalı seccadesi gibi, günümüz İslam coğrafyasında her bölgenin kendisine özgü bir İslam anlayış ve yaşayışının sergilenmesidir. Kendi ülkemizden örnek verirsek, Müslümanların ana gövdesini oluşturan fraksiyonların veya ortaya çıkan cemaatlerin Kur’an yerine nasıl bir tarihsel kültürel din anlayışına sahip olduklarına ve her birinin ayrı bir telden çaldığına bakabiliriz.

Kur’an Yerine İslamı Önce Kültürden Öğrenmenin Sonuçları:

Kur’an yerine İslamı kültürel alt basamaklardan öğrenmenin bedelini Müslümanlar geçmişte çok ağır ödediği gibi bugün de ödemeye devam etmektedir. Önce Kur’an’dan öğrenmek yerine, Kültürel alt basamaklardan öğrenmenin ortaya çıkardığı farklılaşma öyle büyük boyutlara ulaşmaktadır ki, örneğin bir kentte yaşayan Hanefi ve Şafiiler vakit namazlarını aynı safta ve bir imamın arkasında kılmak yerine, Hanefilerin ve Şafiilerin camisi dedikleri ayrı camilerde ayrı imamların arkasında kılmaktadır. Üstelik bu camiler de Diyarbakır, Mardin, Silvan, Halep, Şam gibi kentlerde genellikle Ulu Cami dediğimiz aynı caminin avlusu içindedir. Beş vakit namazında bile bir imamın/önderin arkasında saf tutmayan bir ümmetin Kur’an’ın öngördüğü iman/İslam kardeşliği ve birlik beraberlik ruhuna sahip olduğu nasıl söylenebilir?

Acaba Moğolların yıktığı Abbasi devleti dışında, İslam tarihinde kurulan neredeyse bütün İslam devletlerinin birbiriyle savaşması ve birbirini yıkması, Kur’an’ın öğrettiği bir din anlayışı mıdır? Miladi 11-13. yüzyıllarda Haçlıların Orta Doğu’da bitmeyen işgaller ve katliamlar yapmaları ve Selahaddin Eyyubi ortadan kaldırıncaya kadar Filistin’de yüz yıl kadar varlığını sürdüren bir haçlı devletini kurmaları, Bâtıni İsmailiyye mezhebine bağlı Hasan Sabbah çetelerinin onlara bir yandan yardım ve yataklıkları, bir yandan da Abbasi devletini ayaklanmalar, saldırılar ve suikastlarla içten meşgul edip yıpratmaları ve aynı mezhebe bağlı Fatımiler’in Haçlılarla işbirliği ve yardımları ile gerçekleşmedi mi? Bilindiği gibi Selahaddin Eyyubi, Haçlılarla giriştiği savaşa, önce onların işbirlikçisi Hassan Sabbah çetelerini ve Fatımi devletini ortadan kaldırarak başlamıştır. 2

İspanya’da sekiz asır süren ve en parlak medeniyet örneklerinden birini veren Endülüs İslam Devletini, Haçlılardan önce, Kur’an’ın ruh ve öğretilerine, kardeş olma, birlik olma ve yardımlaşma emirlerine yabancılaşmış Müslümanların iç savaşları ve birbirlerinin aleyhine haçlılarla işbirlikçilikleri yıkmadı mı? Acaba aynı dine inanan ve aynı kıbleye yönelen örneğin Timur’un ve Yıldırım’ın başında bulunduğu Müslümanlar, ilk dönem Müslümanları gibi çevrelerine İslam’ı götürmekle uğraşmak ve ortak düşmana karşı işbirliği yapmak yerine birbirleriyle savaşması, İslam ümmetine Moğol ve Haçlı saldırılarından daha az mı zarar vermiştir?

Belirttiğimiz gibi bu farklılaşma öyle boyutlara ulaşmaktadır ki ulusal, siyasal, mezhepsel halk İslamı’nın oluşturduğu anlayışlarla Müslüman kesimler birbirlerinin aley hine doğulu ve batılı düşmanlarla işbirliği yapmakta veya düşmanın saldırılarına karşı kör, sağır ve dilsiz gibi davranmaktadır. Geçmişte böyle olduğu gibi bugün de siyasal, ulusal ve mezhepsel anlayışların hâkim olduğu endişelerle, hatta salt ekonomik çıkar endişeleriyle Müslümanların bir kesimi diğer kesime karşı işgalci barbar emperyalistlerle ya işbirliği yapmakta yahut işgal ve katliamlarına kör, sağır ve dilsiz gibi seyirci kalmaktadır. Bunun en açık örneği olarak şu anda Filistin’de soykırım yapan işgalci İsrail yönetimi ile Müslüman ülkelerin neredeyse tamamına yakını politik, siyasi, askeri, ekonomik, ticari ve kültürel işbirliği yapmaları ve dayanışma içinde olmalarıdır.

Farklılıkların doğal olmasıyla ve değişik düşüncelerin seslendirilmesiyle bunun bir ilgisinin olmadığı açıktır. Çünkü bu çok renklilik ve çok seslilik, bir sofradaki yemek çeşitleri anlamında Kur’an çerçevesinde ortaya çıkan bir çeşitlilik değil, Kur’an’a yabancılaşma, çizgisini yitirme, ona ters düşme ve başka vadilerde dolaşmanın oluşturduğu bir çeşitliliktir. Başka bir deyişle, sofradaki yemeklerle beraber yemek niyetine yenilen veya içilen birer zehir gibi öldürücü şeylerdir.

Yüce Allah, “Bu dosdoğru olan yoluma uyun. Başka yollara uymayın, sizi onun yolundan ayırır. Allah sakınmanız için bunları size tavsiye etmektedir”(6 Enam/153). “Bu, indirdiğimiz mübarek bir kitaptır, ona uyun…”(6 Enam/155) buyurmaktadır.

Bütün Müslümanları ilgilendiren hayatî sorunlar ve olaylar karşısında toplumsal otoritelerin veya kanaat önderlerinin her birinin ayrı telden çalması, birbirlerine aykırı düşünceler ve tavırlar sergileyip kurdun sıra ile öldürdüğü siyah-beyaz-kırmızı inekler örneğinde olduğu gibi sıra kendisine gelinceye kadar başkasının görülmemesi ve en kötüsü Kur’an’la bağdaşmayan düşüncelerin seslendirilmesi ve uygulamaların yapılması bunun göstergesidir. Kur’an’a yabancılaşma ve ona ters düşmelerin oluşturduğu bu çok seslilik veya çeşitlilik, yerel ölçekte Müslümanların önünde en büyük engellerden olduğu gibi, global ölçekte de İslam coğrafyasının en büyük handikapıdır.

Örneğin, Birleşmiş Milletler’de Filistin’in işgalini onaylayan ve Cezayir’in bağımsızlığına karşı Fransa’nın safında yer alan sözde Müslümanlar olaya daha çok etnik, mezhepsel, bölgesel, siyasal ve ekonomik perspektiflerden bakarak Kur’an’a aykırı ve birbirlerine zararlı tavırlar sergiledikleri gibi, en son Afganistan’ı ve Irak’ı emperyalizmin işgal etmesine, İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’a saldırmasına da sözde Müslümanlar daha çok etnik ve mezhepsel açıdan bakarak Kur’an’a o kadar yabancı ve aykırı tavırlar sergilemektedir ki, emperyalistlerin yönetimde kendisine vereceği bir koltuk veya yandaşlarına sağlayacağı bir ayrıcalık uğruna Afganistan’da etnik bir toplum lideri, kendisine muhalif olup soydaşı olmayan Müslüman kesimlerden binlerce insanın düşman tarafından öldürülmesi için onlarla işbirliği yapmakta veya yandaşlarının elleriyle öldürülmesine seyirci kalmakta, Irak’ta emperyalizmin vereceği, etnik temelli sözde bir özerklik uğruna liderlerin işgalci emperyalizmle işbirliği yaparak kurulacak yönetim için “en başta karşı çıkacağımız şey, İslam devletidir” demekten çekinmeyecek kadar bilincini yitirmektedir. Yine toplumda sözde aydın nice insan, hem Müslüman olduğunu hem de Şeriat dediği İslam’a karşı olduğunu söyleyecek ve yazacak kadar aptallaşmaktadır.

Bunun en büyük sebebi de bu halkların düşünce ve anlayışlarının baştan beri Kur’an merkezli ve Kur’an ölçekli oluşması yerine zamanla bulanıklaşan ve ulusallaşan alt bilgi ve kültürlerle, fırka ve mezheplerin bozuk anlayışlarıyla oluşması ve bunun belirleyici egemen ölçü haline gelmesidir.

Dine Karşı Din:

Bilmeliyiz ki Halk İslam’ı dediğimiz toplumun kültüründen başlayarak İslam anlayışlarını oluşturan ve dini öğrenmek için okuma-öğrenmeyi Kur’an’a kadar götürmeyen insanların İslam’ının, bu aşamada kaldıkları sürece Kur’an İslam’ına uygun olması mümkün değildir. Çünkü bu insanlar ilk elden veya ilk kaynaktan İslam’ı almak ve öğrenmek, bilgilerini, bakış açılarını ve değer yargılarını ona göre oluşturmak yerine, sondan başlayarak toplumda oluşan bozuk anlayışlardan almakta ve öğrenmekte, değer yargılarını, ölçü ve kriterlerini de ona göre oluşturmaktadır. Bu anlayış ve bakış açısı onlarda Ali Şeriati’nin dediği gibi dine karşı bir din oluşturmaktadır. Bu yanlışlık kendilerine anlatıldığı ve İslamı önce Kur’andan öğrenip anlamaları gerektiği kendilerine söylendiği zaman şunu bunu inkâr etmekle suçlayarak neredeyse önceki toplumların söylediği gibi “Bilakis, atalarımızın böyle yaptığını gördük”(21 Enbiya/53), “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz bize yeter”’5 Maide/104, 31 Lokman/21), “Atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve onların izinden gidiyoruz”(42 Zuhruf/23) derler. İşin gerçeğinin bu şekilde olduğunu görmek için merhum Ali Şeriati’nin Dine Karşı Din kitabını okumak yeterlidir. Merhum Muhammed Gazali bu çarpıklığı bir örnekle şöyle belirtir:

“Az Kur’an, çok hadis okumak, İslam hakkında dakik/sağlam bir anlayış sağlamaz. Bunun kötü beslenmeye benzediği söylenebilir. Çünkü hem aklı, hem vücudu besleyen unsurlar arasında dengenin olması gerekir. Bunu örneklerle açıklayalım. San’ani, İbni Ömer’in Resulullahtan naklettiği “Bir hayrı/yararı yoktur, sadece cimrinin malını azaltır.”3 rivayetine dayanarak adak adamanın haram olduğunu söyler. Oysa hayır getirmeyen adak, tıpkı ticari işlerdeki takas gibi, örneğin, iyileşirsem veya oğlum başarılı olursa, Allah için şöyle yapacağım, şeklindeki adaktır. Ama fıkhi açıdan sahih olduğu sürece, Allah’a itaat etmek amacıyla adak etmede bir sakınca yoktur. Sormak lazım; acaba iyi kişileri niteleyip överken yüce Allah “Onlar adaklarını yerine getirirler ve fenalığı yaygın olan bir günden korkarlar.” (76 İnsan/7) dediği ve başka yerde “Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Kâbe’yi tavaf etsinler.” (22 Hac/29) buyurduğu halde, ilke olarak adağın haram olduğu nasıl söylenebilir?”4 .

Görüldüğü gibi, önce Kur’an’ı okuyup din anlayışını ondan almak yerine, rivayet okumakla yetinildiği zaman din anlayışı bu şekilde altüst olmaktadır.

“Diğer disiplinlerde kalanları anladık ama Kur’an’ı anlamak için okunan tefsirde kalanlar da böyle midir?” diye sorulabilir. Sözü uzatmadan şartlı olarak “evet” diyebiliriz. Çünkü buradan da Kur’an’ın kendisini anlamaya çalışmadan ve tefsir yazarlarının söylediklerini onunla test etmeden onların söyledikleriyle yetinen ve anlama/değerlendirme şablonlarını onlarla oluşturanlar, Kur’an’ın birçok öğretisini onların anlayışına göre anlamak ve yanlış anlatımlarını kabullenmek durumunda olurlar. Bunun böyle olduğu burada sayılamayacak kadar çok örnekle gösterilebilir. Yusuf Karadavi’nin bir örnek üzerinden yaptığı aşağıdaki değerlendirme ilginçtir:

“Zemahşeri, Sa’lebî, Beydavi, İsmail Hakkı Bursevi ve diğerleri kitaplarında uydurma haberlere yer vermekte ısrar etmişlerdir. Dahası, Ruhu’l-Beyan sahibi İsmail Hakkı Bursevi gibi bir müfessirin, böylesi hadisleri zikretmeyi doğru bulduğunu ve bunu savunan bir avukat konumunda bulunduğunu görüyoruz. Hatta Tevbe Sûresi tefsirinin sonunda, yadırganacak bir cüretle şöyle diyor: “Bil ki, bu sûrenin sonlarında Keşşaf sahibinin ve ona uyarak büyük tefsircilerden Kadi Beydavi ve Ebu’s-Suud Efendinin de zikrettiği bu hadisler hakkında âlimler ileri geri çok konuşmuşlardır. Onları bazıları kabul ederken, uydurma olduğu iddialarına dayanarak İmam Sağani ve başkaları ise olumsuz kanaat bildirmişlerdir.”

“Kadir olan Allah affetsin, bu fakir/Bursevi kula zahir olan, bu hadisler ya sahihtir/sağlamdır, ya sakimdir/zayıftır yahut da mevzudur/uydurmadır. Şayet sahih/sağlam iseler, onlar hakkında konuşulacak bir şey yok. Eğer isnatları zayıf ise, muhaddisler sadece terğib ve terhib/teşvik ve sakındırma için zayıf hadis ile amelin caiz oluşunda ittifak etmişlerdir. Nevevi’nin el-Ezkâr, Ali b.Burhaneddin Halebi’nin İnsanu’l-Uyûn ve İbnu Fahreddin er-Rumi’nin el-Esraru’l Muhammediyye adlı kitabı ve diğer kitaplarda olduğu gibi. Eğer uydurma iseler; Hâkim ve başkaları belirtmiştir ki: “Zahidlerden bir adam, Kur’an ve sûrelerinin fazileti hakkında hadis uydurma yoluna gitmiş. Ona “bunu niye yaptın?” diye sorulduğunda, “insanların Kur’an’dan koptuklarını görünce buna engel olmak istedim” demiş. Bu defa kendisine; Nebi : “Her kim benim üzerime (aleyye) kasten yalan söylerse cehennemdeki yerini hazırlasın” buyurdu” denildiğinde, o adam:

“Ama ben onun aleyhine değil, lehine yalan söyledim!” demiştir. Şunu kastetmektedir: Onun aleyhine yalan düzmek, İslam’ın esaslarını yıkmaya, şeriatı ve hükümleri bozmaya yol açar. Ama onun lehine yalan ise böyle değildir. Çünkü bu, onun şeriatına uymaya, onun yolunda onu izlemeye teşvik içindir. İzzeddin b. Abdisselam der ki: “Söz, maksatlara götüren bir araçtır. Öğülmüş/güzel görülmüş maksada hem doğru hem yalan söz ile ulaşılması mümkün ise orada yalan haramdır. Şayet ona doğru ile değil de yalnızca yalanla ulaşılıyorsa, eğer elde edilen bu maksat mubah ise, orada yalan mubah, eğer vacib ise, yalan da vacib olur. Bu onun kuralıdır.”

Burada en uygunu, “La havle vela kuvvete illa billahi’l-aliyyi’l-azim” çekmek ve “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” demek! Sonra insan, böylesi bir sözün, kendisini Allah’ın kitabını tefsir edenler arasına katan ve bazılarının fakih ve usülcü dedikleri bir âlimden sadır olmasına son derece şaşırmadan edemiyor! Tahkik ehli âlimler tarafından öncelikle bilinmesi gerekenleri dahi bilmeyen birisinde hangi fıkıh/bilgi vardır acaba?!

Sufi meşrepli bu şeyh bilmiyor ki Allah bizim için dinini kemale erdirmiş, bizim üzerimize nimetini tamamlamıştır. Dolayısıyla, birisinin kendi uydurduğu hadislerle bizim dinimizi tamamlamasına ihtiyacımız yoktur. Sanki o, (hâşâ) Allah Teâlâ’nın eksiklerini telafi ediyor, Muhammed’e (güya) yaptığı iyiliği hatırlatarak şöyle diyor: “Ben senin noksan olan dinini tamamlamak, ondaki açıklıkları kapatmak için uydurduğum hadislerle senin lehine yalan söylüyorum!”5

Bilindiği gibi, bir tefsirci miras olarak de vam eden kültürün olumsuz unsurlarından ne kadar kaçınırsa kaçınsın, son tahlilde o kültürün etkisinde ve onun verileriyle tefsir yapmaktadır. Onun için birinci yüzyıldan günümüze kadar süregelen kültürün olumsuzluklarından etkilenmeyen, -kasıtlı olmadıkça- sübjektif değerlendirmeler yapmayan ve doğru olmayan yahut tasvip edilmeyen bilgiler içermeyen hiçbir tefsir yoktur. Bu da doğal bir durumdur. Çünkü kişi ne kadar bilgili olursa olsun, son tahlilde yaşadığı toplumun kültürünü taşıyan ve onunla düşünen bir insandır. Diğer yandan, insan olarak unutmaya, yanılmaya, yanlış öğrenmeye, yanlış bilgilenmeye, şartlanmaya, eksik değerlendirme yapmaya, bildiklerinin ve inandıklarının etkisinde kalmaya, vs. açık bir varlıktır. Kısaca insan, yanılmaz/masum olmadığı gibi, bilgileri de sınırsız ve nihaî değildir. Onun için tefsirciler kitaplarında gerek rivayet/hadis olarak, gerekse önceki milletlerin tarihlerinden öyküler/kıssalar olarak, gerekse başka yazarların düşüncelerinden birçok bilgiler vermektedir. Bunları Kur’an süzgecinden geçirip uygun olanları benimseyenler yanında, bir kısmı da ne yazık ki İsrailiyat diye bilinen birçok rivayet ve öykü/kıssa anlatmakta ve âyetlerin iniş sebebi veya açıklamasıymış gibi benimseyerek onları okuyuculara sunmaktadır. Böylece okuyucuların bilgi ve kültürleri bunlarla oluşmakta, yönlendirilmekte, kabul veya reddedişleri de bunlara göre olmaktadır. Tefsirlerin kelami, fıkhi, mezhebi, tasavvufi, sünni, şii, mutezili, dirayetçi, rivayetçi gibi çeşitlere ayrıldığı ve bu tefsirlerin belli bir bakış açısını yansıttığı bilinmektedir.

Başta İlahiyat mensupları olmak üzere Müslümanların Kur’an’ı gerektiği gibi okumadığını ve anlamaya çalışmadığını bir özeleştiri olarak Sayın Ali Ünal şöyle dile getirir:

“Müslüman aydın-entelektüel, okuryazarın en önemli eksikliği Kur’an okumamak, içlerinde belki günde vird olarak bir miktar okuyan varsa bile, yine Kur’an “okumamak”tır. Bir zaman hem de İslamî hassasiyet sahibi bazı edebiyatçıların yayınladığı bir edebiyat dergisinde bir yazar “Rilke’yi 105 defa okudum, tam anlayamadım, bir defa daha okuma ihtiyacı hissediyorum” diye yazıyordu…

Günümüzün Müslüman ilahiyatçısı -elbette istisnaları vardır- Kur’an meali de yazar ama Kur’an’ı okumaz; Kur’an üzerine doktora yapar, profesör de olur ama Kur’an’ı okumaz. O, Kur’an karşısında- İslam karşısında bir müsteşriktir, ayrıca, kendince veya taşıdığı unvana göre bir “bilim adamı”dır. Kur’an ve İslam, onun için bir inceleme, yargılama ve ünvan alma malzemesidir. Günümüzün Müslüman edebiyatçısı, entelektüeli için de -yine istisnaları hariç- durum farklı değildir. O, önce edebiyatçıdır, “düşünür”dür, entelektüeldir, aydındır ve sonra Müslüman’dır; Kur’an da, İslam da onun için bir malzemedir. Müslüman gazeteci/yazar da -istisnaları hariç- önce gazeteci/yazardır, sonra Müslüman’dır. Belki Kur’an’ı eline almaya vakti bile olmaz.”6 .

Kur’an’ın Kültüre Uydurularak Saptırıldığına Bir Örnek:

Din anlayışı sondan başlanarak oluşturulduğu ve âyetlerin buna göre anlaşıldığının örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bunu göstermek için bir Hadis uzmanından sadece bir örnek vermek istiyoruz. R.İhsan Eliaçık’ın “Adam çıkmış televizyondan “ölü din” anlatıyor. Üstelik bunun için de milyonlarca dolar para alıyor. Manzaraya bakınız: Önce kocaman harflerle zoom: “Cinler ne yerdi? Azz son ra…” Arkasından kameraya çapraz bakarak, fon eşliğinde ve genizden gelen ekolu sesle cevap: Cinler tezek yerdi (!)… Öyle ya “Allah”ın kudretinden şüphen mi var (!)” (Dinin Afyon Yüzü, Haber10) dediği uslupla televizyon ekranlarında dini sohbetler yapan hadis Doçenti Nihat Hatipoğlu’nun “Hz. Peygamberle İslam’ı Doğru Anlamak” kitabında “Cenabı Allah, müminlerin cennete gireceklerini değişik âyetlerle bildirmiştir. Bunlara örnek olarak Hac Sûresi’ndeki “Şüphesiz Allah, inananları ve yararlı işler işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar” (22 Hac/14) âyeti (ve başka âyetler) gösterilebilir. Bu âyetlerde önce cehenneme girilecek, sonra oradan çıkarılıp cennete girilecek, tarzında bir kayıt bulunmamaktadır” dedikten sonra, sözü Meryem Sûresi’nin 71. âyetine getirerek şöyle der:

“Fakat Meryem Sûresi’nin 71. âyetindeki “Sizden cehenneme uğramayacak yoktur” hükmü sorulara sebep olmuş, bu âyetle, Kur’an’ın genelinde müminlerin cennete gireceğini mutlak olarak ifade eden âyetler arasında görüntüde/zahirde bir problem belirmiştir. Sahabe de aynı âyetlerin arasını bulmak konusunda zorlanmışlar ve Rasulullah’ın (s) bu konuda nasıl bir açıklamada bulunduğunu öğrenmek istemişlerdir.

Ebu’z-Zubeyr’in, Cabir b.Abdullah’tan işittiği uzun bir hadis Cehennem’e olan vurud (giriş, uğrama) hakkında genel bilgi vermiştir. Buna göre vurud’dan maksat, cehenneme girip azap görmek değil de, cehennem üzerine kurulmuş olan sırat’tan geçmektir. Hadis’in ilgili kısmında şu ifadeler yer alır:

“…Cabir’e vurud soruluyordu. Cabir b.Abdullah şöyle dedi: …Cehennem köprüsü üzerinde birtakım çengeller ve dikenler vardır ki Allah’ın dilediği kimseleri yakalarlar. Derken münafıkların nurları söner. Sonra müminler kurtulur” (Müslim, iman, 316/.

Böylece vurud’un cehenneme girmek olmadığı anlaşılır.

Abdullah b.Mesud’un Meryem Sûresi 71. âyeti okuyup “Cehenneme gelecekler ve amelleriyle çıkacaklar” (Tirmizi, tefsir (Meryem Sûresi 71. âyet) 5, hadis no: 3160) haberi yanında, aynı sahabinin Rasulullah’tan duyduğunu ifade ettiği rivayette Rasulullah âyet hakkında şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar ateşe girecekler, sonra oradan amelleriyle dönecekler. Dönenlerin ilki şimşeğin çakması süresi kadar hızlı dönecek, sonraki rüzgâr, sonraki atın seğirtmesi, sonraki hızla koşan yaya, sonraki hızlı yürüyen (ve en) sonraki (normal) yürüyen gibi (oradan uzaklaşacaklar)” (Tirmizi, tefsir (Meryem, 71. âyet) 5, hadis no: 3159. Hasen olan hadisi İbnu’l-Esir, en-Nihaye, 1/398’de rivayet etmiştir).

Bu rivayetteki cümleler vurud’un cehenneme girmek olmadığını, cehennemin başına gelip oradan dönmek anlamında olduğunu güçlendirmiş oluyor. Cabir b.Abdullah’ın kendisine vurud hakkında soru sorulması üzerine verdiği cevabı aktaran başka rivayetler de mevcuttur. Bunlardan birinde Müslümanlar Peygamberimizin vefatından sonra, “müminlerin cehenneme girip girmeyeceği tarzındaki açık çelişkiye düşerler, Cabir’e giderler ve konuyu danışırlar. Cabir şöyle der:

Rasulullah’ın şöyle dediğini işittim: Âyette geçen vurud, giriş demektir. İyi ve kötü hiç kimse hariç tutulmadan herkes oraya girecektir. Ateş, müminler için İbrahim’e olduğu gibi soğuk ve selamet olur. Hatta ateşin (veya cehennem, dedi) müminlerin serinliğinden ötürü sesi olacak ve şöyle diyecek: Ey mümin! Üzerimden çabuk geç, nurun ve serinliğin beni söndürüyor. (Rasulullah daha sonra âyetin devamını okudu. (Meryem/72). Sonra takva sahiplerini kurtarır ve zalimleri orada diz üstü çökmüş halde bırakırız” (Ahmed b. Hanbel, 3/328-329. Heysemi, Ahmed’in rivayetindeki ricalin sika olduğunu, Cabir’in Müslim’de bundan başka mevkuf olan (Müslim, iman, 316) bir rivayetinin olduğunu söyler. Heysemi, Mecma’, 7/55).

Netice itibariyle âyette geçen vurud’un, Kur’an’ın genelindeki müminin cennete girmesi prensibi ile çelişik olmadığı, her müminin vurud’undan maksadın cehennemde yanmak anlamında anlaşılmaması gerektiği, sırattan geçmek veya orada selamette olmak kaydıyla cehenneme uğramanın vurud için yeterli olduğu hadislerin izahından anlaşılmaktadır.” 7

Her şeyden önce âyet bağlamında verilen rivayetlerin doğru/sahih olmadığını, Mevdudi şöyle belirtir: “Bazı hadislere göre “oraya (cehenneme) uğramak”, “cehenneme girmek” anlamındadır. Fakat bu hadislerden hiçbiri sahih değildir. Öyle olsaydı bu yorum, gerçek müminlerin hiçbir şekilde cehenneme girmeyeceklerini açıkça ifade eden birçok sahih hadise ve Kur’an’ın kendisine ters düşerdi. Sözlük anlamı olarak da vurud (bir şeye varmak, uğramak), duhul (girmek) ile eş anlamlı değildir…”8

Mevdudi’nin dediği gibi, Sırat rivayetlerinden Buhari’nin ve başkalarının rivayet ettiği en meşhur rivayetlerin içeriğine baktığımız zaman Ru’yetullah/ahirette müminlerin Allah’ı görüp görmeyeceği konusunda ikinci yüzyılda başlayıp süren Mutezile ile Ehli Sünnet arasındaki alevli tartışma atmosferini yansıttığı ve sırf Ehli Sünnet’in görüşünü haklı çıkarmak için seslendirildiği açıkça görülür. Uzunluk ve kısalık, kişiler ve gruplar yönünden rivayetler arasındaki farklılıklardan başka, gaybten haber vermesi, daldan dala atlaması, Allahın insanların yanında görünmesi, şekilden şekle girmesi, insanın yapısını ve ne isteyeceğini bilmiyormuş gibi onunla pazarlık etemsi ve isteklerini insanın ona kabul ettirmesi, vd. anlatımından masal gibi kurgulandığı açıkça görülür. Bunu görmek için Buhari’nin Rikak bölümündeki rivayeti örnek olarak verelim:

“Ebu Hureyre anlatır: İnsanlar, ‘Ey Allahın Resulü, kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?” diye sordular. Mehtaplı bir gecede hiçbir engel yokken Ay hakkında şüpheye düşer misiniz? Hayır, ey Allahın Resulü, dediler. Hiçbir engel yokken Güneş hakkında şüpheye düşer misiniz? dedi. Hayır, ey Allahın Resulü, dediler. Siz Allah’ı kesinlikle işte böyle görürsünüz. İnsanlar kıyamet günü toplanırlar. Arkasından Allah: ”Dünyada kim neye kulluk ettiyse ona tabi olsun” der. Onlardan kimisi Güneş’e, kimisi Ay’a, kimisi de tağutlara tabi olur. Bu ümmet, münafıklarıyla beraber olduğu halde öylece kalır. Onlar da: “Rabbimiz gelene kadar burada kalacağız” derler. Derken Allah onlara bildiklerinden başka bir surette gelir ve “Ben sizin Rabbinizim” der. Onlar ise “Senden Allah’a sığınırız, Rabbimiz bize gelinceye kadar burada kalacağız, Rabbimiz gelince biz kendisini tanırız” derler. Allah onlara tanıdıkları surette gelir. Onlar da tanırlar. Ben sizin Rabbinizim, der. Onlar da “Sen bizim Rabbimizsin” derler ve ona tabi olurlar. Cehennem üzerinde köprü kurulur. Rasulullah, köprüden önce ben geçerim, dedi. O gün Rasulullah, “Allah’ım selamet ver, Allah’ım selamet ver” diye dua eder. Köprünün hurma dikenleri gibi kancaları vardır, hurma dikenlerini görmediniz mi? diye sorar. Evet, gördük ey Allahın Resulü, derler. Hurma dikenlerine benziyorlar ama büyüklüklerini Allahtan başka kimse bilmez. Amellerine göre insanları kapar, onlardan kimileri telef olur, kimileri de hardal tanesi kadar ezilir, sonra kurtulur. Allah, kullar arasında karar vermeyi bitirince ve şehadet kelimesi getirip ateşte olanlardan çıkarmak istediklerini çıkarmak isteyince, meleklere onları çıkarmalarını emreder, onlar da secde izlerinden onları tanırlar. Allah, insanoğlunun secde izi yerini yemeyi haram kılmıştır. Melekler onları kavrulmuş ve kararmış olarak çıkarırlar. Üzerlerine hayat suyu denilen su dökülür ve sel sularının getirdiği toprakta tohumun filizlendiği gibi biterler. Bir adam yüzü ateşe dönük olarak kalır ve “Ey Rabbim, ateşin havası beni zehirleyip öldürdü, sıcaklığı da kavurdu, yüzümü ateşten çevir” diyerek dua etmeye devam eder. Allah ona “İstediğini verirsem, herhalde başka şeyler de istersin” der. Adam, “Hayır, yüceliğine yemin ederim, başka bir şey istemem” der. Allah, onun yüzünü ateşten çevirir. Adam, ondan sonra “Allah’ım, beni cennetin kapısına yaklaştır” der. Allah, “Hani başka bir şey istemeyecektin, yazık sana ey insanoğlu, ne kadar hainsin!” der. Adam yalvarmayı sürdürür. Allah da ona “Herhalde bunu da sana verirsem başkasını istersin!” der. Adam, “Yüceliğine yemin ederim, başka bir şey istemem” der ve başka şeyler istemeyeceğine ilişkin Allaha sözler verir. Bunun üzerine Allah onu cennetin kapısına yaklaştırır. Cennette olanları görünce Allahın dilediği kadar bir süre ses çıkarmaz, sonra “Allah’ım, beni cennete koy” der. Allah ona “Başka bir şey istemeyeceğim”

diye söz vermedin mi? Yazık sana ey insanoğlu, ne kadar hainsin!” der. Adam, “Allah’ım, beni yarattıklarının en bedbahtı yapma” diyerek Allah’ı güldürünceye kadar yalvarmaya devam eder. Allah gülünce, cennete girmesine izin verir. Cennete girince kendisine “şundan iste” denir, O da ister. Yine “bundan iste” denir, o da istekleri bitinceye kadar ister. Ona “Al sana istediğinin iki katı” denir. Ebu Hureyre dedi ki: Bu adam, cennete girecek son kişidir.”9

Doğrusu, âyeti sözde açıklamak amacıyla Cehennem’in üzerinde kancalı bir sırat köprüsünün bulunduğunu, kâfirleri çektiği için köprünün üzerinden ateşe düştüklerini, müminlerin ise değişik hızlarda üzerinden geçip gittiklerini ve ateşin ışığını ve sıcaklığını giderdikleri için ateş dile gelerek çabuk geçmelerini istediğini vs. anlatan nakiller birer senaryo olup gerçekle bir ilgisi yoktur. Hele kurban kesilen koçun ne kadar büyük olursa sahibini Sırat üzerinde o kadar kolay taşıyacağını ve böylece sahibinin kurtulacağını anlatan şeyler mitolojiden başka bir şey değildir. Çünkü söz konusu bilgiler gayble ilgili olup ancak vahyin bildirmesiyle bilinebilecek bilgilerdir. “Ben gaybı bilmem”(6 Enam/50) diyen Hz. Peygamber’in, vahiy ile Allah bildirmedikçe ve bildirdiği Kur’an gibi sabit olmadıkça, mutlak gayb olan ahiret âleminden bu kadar detay bilgileri vermesi söz konusu değildir. Rivayetlerin hiçbirinde de bunları vahyin kendisine bildirdiğine ilişkin bir ifade yoktur. Ayrıca anlatımlar, belirttiğimiz gibi Ehli Sünnet ile Mutezile arasındaki Allah’ın ahirette görülüp görülmeyeceği ve Şefaat tartışmalarını anlatan bir içeriğe sahip olup onlara dayanarak yapılan yorumlara katılmak mümkün değildir.

Her şeyden önce, cehenneme kâfirlerin yanında müminler de değil, yalnız kâfirler girecek ve orada temelli kalacaklardır.10 Mü minlerin cehenneme girmesi söz konusu olmadığı için oradan çıkması da söz konusu değildir. Bu açıdan söz konusu rivayetler Kur’an’a aykırı olup kabul edilemez.

Ayrıca, cennete giriş, kapılarından olduğu gibi (38 Sâd/50; 39 Zümer/73), cehenneme giriş de iddia edilen sırat üzerindeki kancalara takılıp dökülerek değil, kâfirlerin girişi için hazırlanan kapılarından olacaktır. Aşağıdaki âyetler bunu açıkça belirtir:

“Ve Cehennem onların hepsinin toplanacağı yerdir. Onun yedi kapısı vardır, herbir grup için bir kapı ayrılmıştır”(15 Hicr/43-44).

“Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür!”(16 Nahl/29).

“İnkâr edenler, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıklarında kapıları açılır; bekçileri onlara: “Size içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi” derler. “Evet, geldi” derler. Lakin azap sözü inkârcıların aleyhine gerçekleşir. Onlara: “Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin; böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!” denir”(39 Zümer/71-72).

“Onlara: “İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Te melli kalacağınız cehenneme kapılarından girin” denir. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür!”(40 Mümin/75-76).

Diğer yandan, Meryem/71. âyetin bağlamı, müminler yahut bütün insanlar değil, kâfirlerle ilgilidir. Peygamberlerden örnekler verildikten sonra 60-65 âyetleri arasında müminler ve onlara verilecek mükâfat anlatılır. Ardından da 66-75 âyetleri arasında kâfirlerin durumu ve hepsinin cehenneme varacakları, müminlerin ise önceden ondan uzak tutulacakları anlatılır. Konu bütünlüğü ve âyetlerin akışı bunu açıkça göstermektedir.

Sonuç olarak, Meryem/71. âyet, müminlerin değil, kâfirlerin cehenneme varacaklarını ve orada ceza çekeceklerini, müminlerin ise önceden kurtulmuş olup cennete gideceklerini söylemektedir. Nitekim “Yaptıklarına karşılık cennetlik olduğuna karar verdiklerimiz, işte onlar cehennemden uzak tutulanlardır. Cehennemin uğultusunu duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalırlar. En büyük korku bile onları üzmez; kendilerini melekler: “Size söz verilen gün işte bugündür” diye karşılarlar”(21 Enbiya/102-103) âyetlerinin belirttiği gibi, müminlerin değil cehennem üzerindeki sırat köprüsünden geçmeleri, cehennemin hışırtısını bile işitmezler.

Bunu değiştirmenin Yolu, “Önce Kur’an”dan Geçer:

İnsanlar İslam’ı öğrenmeye ve anlamaya Kur’an’dan başlamaları gerekir. Çünkü din odur ve ilk kaynak o olmalıdır. Ashap, din olarak onu Hz. Peygamberden öğrenmiş ve uygulamışlardır. Ancak bilemedikleri bir durumla karşılaştıklarında Rasulullah’a sormuşlardır. Arapça okuyup anlayabilenler Kur’an’ın kendisini, Arapça okuyup anlamayanlar çevirisini ve tefsirlerini okuyarak İslam’ı öğrenmeye başlarlar. Çünkü birinci elden öğrenme ve anlamanın olması Kur’an’a uygun bir İslam anlayışı ve yaşayışının gerçekleşmesi, ondan sonra bütün öğreneceklerimiz üzerinde Kur’an’ın hakem olması demek olur. Allah’ın insanlardan istediği de budur. Daha okumanın başında “Allahın adıyla okuma”nın istenmesi bunun için olsa gerektir. Onun için dinlerini öğrenmek için bir araya gelen/gelmesi gereken bütün topluluklar, cemaat ve tarikat mensupları, birlik, dernek ve oluşumlar, kısaca bütün Müslümanlar tek başına birey olarak veya bir araya geldiklerinde şu veya bu kitap yerine, Kur’an’ın kendisini, çevirisini, tefsirini okusunlar veya dinlesinler, ondan sonra okuyacaklarını okusunlar veya dinlesinler. Çünkü Kur’an’ı anlamak için okumak, erginlik yaşına gelen kadın ve erkek her Müslümanın üzerine farzı ayn olduğu gibi, bilgi ve ölçü şablonlarının ona göre oluşması için de zorunludur. Din, şunun bunun kitapları veya söyledikleri değil, Kur’an’ın kendisidir. Allah’ın, din olarak kabul edilmesini, okunmasını, anlaşılmasını ve uygulanmasını isteyip hesabını soracağı ve yapanları ödüllendireceği, yapmayanları cezalandıracağı, başkalarının kitapları veya konuşmaları değil, sadece Kur’an’dır.

Müslümanlar, yani bizler bu anlayışla hareket eden ilk nesil gibi yeniden üstün ve lider konumuna, izzet sahibi örnek bir toplum düzeyine yükselmemiz için Kur’an’la barışıp tanışmalıyız, onunla mesaimizi yoğunlaştırmalı, aylık, haftalık veya günaşırı düzeyinden günlük düzeye çıkarmalı, çabalarımızı kat kat artırmalı ve bunun için genel bir seferberlik ilan etmeliyiz. Bunun için çabalarımızı diğer çabalarımızın, mesaimizin ve işlerimizin mutlaka önüne almalıyız. Her gün onu çalışma gündemimizin birinci maddesi yapmalı, diğer işlerimize ondan sonra sıra gelmelidir. Hz. Peygamber’in eğitim öğretim rahlesinde yetişen ilk neslin anlayışı ve çalışma yöntemi bu şekilde olduğu gibi, gerçekten dünya hayatının geçiciliğine ve ahiretin kalıcılığına inanan, hayatını Allaha kulluk yaparak geçirmek gerektiğini kabul eden bir milletin yolu ve yöntemi de bu olmalıdır. Kurtuluş veya mahvolmak için Allah’ın sosyal yasası/ sünnetullah budur. Unutmayalım ki malımızın az olması bizi cehenneme götürmez ama Kur’an bilgimizin az, yetersiz veya yanlış olması bizi dünyada sefil, ahirette de rezil eder.