İslami Hareketin İktidar Deneyimi: Tunus

Mısır’da devrim raydan çıktı, libya’da beşiğinde boğuldu, yemen’de kuşatıldı, bahreyn’de unutulmaya terk edildi, suriye’de iç savaşa dönüştü, ancak tunus’ta devrim devam ediyor.

Tarih : Mart 07, 2016
Sayı : Ocak-Şubat 2015
Konu : Analiz
Yazar :Fatih OKUMUŞ

Tunus Devrimi’nin birinci yıldönümünde Nahda Hareketi Partisi’nin verdiği resepsiyona katılmıştım. Benim de bulunduğum masaya gelen Faslı Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekili, aslında her ülkeden bir temsilcinin yer aldığı masadaki herkesi Tunuslu zannederek şöyle bir espri yapmıştı: “Siz Tunus’ta önce devrim yaptınız, sonra seçime gittiniz, şimdi anayasa hazırlıyorsunuz. Biz Fas’ta aynı şeyi biraz tersinden yapıyoruz. Önce anayasa hazırladık, sonra seçime gittik, şimdi sırada devrim var...”

Bu satırların yazarına göre bölgede yaşanmakta olan değişimin temel dinamiği “bireyin uyanışı”dır. Tunus’tan Mısır’a, Bahreyn’den Yemen’e, Libya’dan Suriye’ye rejimleri değiştiren veya temelinden sarsan protestoların ortak özelliği din, etnisite, ideoloji gibi kimliklerin geride kalması, bireyin öne çıkmasıydı. Tunuslu bir öğretmenin tabiriyle “beyinlerin değil bedenlerin devrimi”ydi yaşanan.[1]

Bölgede en az çeyrek asırdır İslami hareketler en güçlü iktidar alternatifi olarak görülüyor, ancak 1992’de Cezayir’de olduğu gibi İslami eğilimli siyasi partilerin iktidara gelmesi engelleniyordu. Hâkim rejimlerin baskısına koşut olarak Mısır İhvan’ı örneğinde olduğu gibi, İslami eğilim taşıyan siyasi oluşumlar da zaten iktidara ihtiyatla yaklaşıyor, mümkünse bu ateşten gömleği giymemeyi tercih ediyordu. İhvan’ın “Biz İslam’a göre yönetilmek istiyoruz, İslam’a göre yönetmek değil” sloganı bu olgunun en veciz ifadesi.

Onlarca yıl baskı altında muhalefet dili geliştiren İslami hareketler, halkların ayaklanıp eski rejimleri çöpe atması sonucu iktidara geldiklerinde bocaladılar. İktidar dili geliştirmekte zorlandılar. Gannuşi’nin de Nahda Genel Merkezi’ndeki sohbetimizde işaret ettiği gibi, İslami hareketlerin literatürü ve kültürü muhalefet şartlarına göre oluşmuştu.

Mağrip ve maşrıkta sömürge sonrası dönemde farklı siyasal yapılar içinde organize olan ülkelerde iktidara gelen kısmen sekülerleşmiş milliyetçi elitler kısa süre içinde otokratik rejimler kurdular. Siyasi tıkanıklık ekonomik hantallık, yolsuzluklar, rüşvet ve işsizlikle birleşince huzursuzluklar arttı. Sömürgeciliğe karşı mücadeleye aynı saflarda girmelerine rağmen, bağımsızlık savaşlarından sonra tasfiye edilerek saf dışı bırakılan veya sindirilen muhafazakâr kadroların fikri takipçileri, laik milliyetçilerin otokratik yönetimleri boyunca genellikle siyasal olmasa bile sosyal ve entelektüel bir muhalefet yürüttüler. Tarih onlara yeni bir fırsat verdiğinde iktidara gelmek üzere, on yıllar boyunca ordu-bürokrasi oligarşisinin teşkil ettiği siyasetinde otokratik, ekonomisinde dışa bağımlı rejimlerin en güçlü alternatifi olarak sahada var olmaya devam ettiler.

Yirmi birinci yüzyılın ikinci on yılının hemen başında Tunus’tan başlayarak yayılan “Arap uyanışı”, devrimi veya baharı bu kez İslami harekete bir fırsat verecekti. Asker-bürokrat eski elitler, dış etkenler (uluslararası sistem) ve hemen her yerde iktidarın en güçlü alternatifi sayılan İslami hareketlerin tutumu, geliştirdiği siyasi ve toplumsal dil yeni dönem üzerinde belirleyici oldu.

TUNUS’TA İSLAMİ HAREKET

Kuzey Afrika’daki diğer ülkelerde olduğu gibi Tunus’ta da din ve hayat tarzı olarak İslam’ın yorumlarında doğudan gelen fikirler her zaman etkileyici, tetikleyici oldu. Mağrip kendi uyarlamalarını yapsa da, zaman içinde bu fikirleri yeniden üretse de genellikle ilk kıvılcım doğudan gelen etkilerle tutuşturuldu. İslam veya Araplık sözkonusu olduğunda doğu kök, Mağrip dal hükmündedir.

Yirminci yüzyılın başında Afgani, Abduh ve bilahare Reşid Rıza’nın ıslahatçı fikirlerinin Tunus dâhil Fransız sömürgesi altındaki Mağrip’i etkilemesi gibi, 1960’ların sonlarından itibaren bu kez Pakistan menşeli Tebliğ Cemaati Tunus’ta güçlenmeye başladı. Başlangıçta politik bir hedefi, iddiası ve programı olmayan cemaat, zaman içinde rejime alternatif olabilecek bir başka harekete fidelik yapacaktı. 2011 Tunus devriminden sonra ülke yönetimine gelen Nahda Hareketi Partisi’nin nüvesini teşkil eden İslami Yöneliş Hareketi Tebliğ Cemaati’nin kucağında büyüdü.

Nahda Hareketi

Raşid el-Gannuşi ve Abdulfettah Moro’nun öncülüğünde 1969 yılında sola alternatif İslami bir gençlik örgütü olarak kurulan, 1971’de Kur’an’ı Muhafaza Derneği adı altında faaliyet gösteren hareket 1979’da İslami eğilimdeki benzer örgütlerin bir araya gelmesiyle İslami Yöneliş (Hareketu’l-İtticah el-İslami) adını aldı. İslami Yöneliş, Tebliğ Cemaati ve yerleşik tarikat yapılarının münhal bıraktığı politik alana yönelik çalışmalar yaptı. Gannuşi ve arkadaşlarının 1981’de siyasi parti kurarak seçimlere iştirak etmek üzere içişleri bakanlığına dilekçe vermesinden bir ay sonra örgüt yasa dışı olduğu gerekçesiyle takibat başlatılarak 106 üyesi tutuklandı.

Mısır merkezli Müslüman Kardeşler’in (el-İhvanu’l-Müslimin) düşünce atmosferinden etkilenen İslami Yöneliş Hareketi 1979 İran İslam Devrimi’ni ve Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin işgalini destekledi.

Örgüt mensupları 1984’teki ekmek ayaklanmasından sonra, Burgiba’nın halka yönelik bir yumuşama jesti olarak serbest kalsalar da tutuklamalar 1987’de yeniden başladı. Bu ikinci tutuklama furyasında Gannuşi ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Burgiba’nın halefi Bin Ali’nin 1988’de ekonomi ve siyasette liberal politikalara yönelmesinin bir sonucu olarak Gannuşi dâhil İslami Yöneliş üyeleri serbest bırakıldı ve İslami hareketin yasal çerçeve içinde örgütlenmesine imkân tanındı. Nahda Hareketi adını alan cemaat yeniden siyasi parti kurmaya teşebbüs etti. Bin Ali İslami hareketle bir mutabakat imzaladı, Gannuşi de şiddeti reddettiklerini açıkladı.

Adını ve imajını değiştiren İslami hareket 1989 seçimlerine girmeye hazırlanırken yeni bir yasak ve tutuklama dönemi başladı. Nihayetinde Nahda’nın seçimlere girmesi yine yasaklandıysa da, Bin Ali rejiminin kaynaklarına göre Nahda üyelerinden bağımsız adaylar ülke çapında yüzde 17 oy aldı. Nahda üyesi veya destekçisi en az 25 bin kişi tutuklandı. Gannuşi için sürgün yılları başladı. Nahda 14 Ocak 2011’de Bin Ali’nin ülkeden kaçmasıyla sonuçlanan Hürriyet ve Onur devrimi sürecinde yeniden organize olarak girdiği seçimlerden birinci parti olarak çıkacaktı.

Gannuşi: Teorisyen ve Lider

Modern İslami hareketin uluslararası figürlerinden, teorisyen ve Tunus Nahda Hareketi lideri Raşid el-Harici el-Gannuşi 1941’de Güney Tunus’taki el-Hamme kasabasında mütevazı bir çiftçinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası hafız-ı Kur’an’dı ve 8 çocuğundan aralarında Raşid’in de bulunduğu üçünü ancak okutabildi.

Raşid okumak için başkent Tunus’taki Zeytune Üniversitesi’ne ve oradan ziraat okumak üzere 1964’te Kahire’ye gitti, ancak el-Habib Burgiba ile Salih bin Yusuf arasındaki ihtilaf yüzünden Tunus sefareti Tunuslu öğrencilerin Mısır’da kalmasını yasaklayınca, Burgiba’nın verdiği bursla bu kez felsefe tahsili için Suriye’ye geçti.

 Gannuşi bu sırada Nasır’ın Arap birliğini savunan fikirlerini benimsiyordu. İki ağabeyinden etkilenerek Nasırcı olan Raşid için Nasırcılığın Burgibacılığa bir muhalefetten öte bir anlamı yoktu. Kazandığı bir bursla 1965 yılında 6 ay boyunca Türkiye, Bulgaristan, Yuguslavya, Polonya ve Almanya’yı ziyaret eden Gannuşi bu gezi sırasında Arap milliyetçiliğinin İslami değil, aslında batılı bir mefkure olduğunu sezinlemeye başlamıştı.[2]

Altı gün savaşları olarak da bilinen 1967 hezimeti üzerine Raşid el-Gannuşi, Nasırcı düşünceyi tamamen terk ederek İslami düşünceye meyletti. Zaten Kahire’de bulunduğu dönemde Seyyid ve Muhammed Kutup kardeşler, Mevdudi, Malik bin Nebi, Muhammed İkbal gibi düşünürleri okumuş ve özellikle Suriye’deki Müslüman Kardeşler’le temasları olmuştu.

Suriye’deki felsefe tahsilini 1968’de ikmal eden Gannuşi, Sorbonne’da Fransızca öğrenmek üzere Paris’e gittiyse de ailevi sebeplerden ötürü bir yıl içinde Tunus’a dönmek zorunda kaldı. Paris’te bulunduğu dönemde Tebliğ Cemaati’ne katılarak özellikle Kuzey Afrika’dan gelen göçmenlere yönelik vaaz ve sohbet çalışmalarına katkı yapan Gannuşi, Tunus’a döndükten sonra 1969 yılında Abdulfettah Moro, Ahmida en-Nefir, Habib el-Mekni ve Salih Kurkur’un da aralarında bulunduğu yaklaşık 40 arkadaşıyla birlikte İslami Yöneliş Hareketi’ni kurdu.

İslami Yöneliş’in yayımladığı el-Ma’rife dergisi 25 bin tiraja ulaştı ve Tunus diktatörü Burgiba’nın ülkede laikliği yerleştirip İslam’ı arka plana itmesini eleştiren yayınları ve Libya lideri Kaddafi’nin Arap birliği düşüncesini desteklemesi sebebiyle kapatıldı.

Tunus mahkemeleri tarafından 1981’de 11 yıl hapis cezasına çarptırılan Gannuşi, 4 yıl hapis yattıktan sonra başkanlık affı ile serbest kaldıysa da 1987, 1991 ve 1998’de ayrı ayrı ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

11 Nisan 1989’da ülkesini terk ederek önce Cezayir’e, sonra Sudan’a, bilahare İngiltere’ye geçen Gannuşi 21 yıl sürgünde yaşadı. Sudan’ın diplomatik pasaport verdiği, İngiltere’nin 1993 yılında siyasi iltica hakkı tanıdığı Gannuşi’ye bu süre zarfında ABD, Mısır ve Lübnan giriş yasağı getirirken İspanya da İslam ve modernite konulu bir toplantıya katılımını engelledi.

Tunus devriminden sonra 30 Ocak 2011’de Tunus’a dönen Gannuşi’yi on binler karşıladı. Gannuşi, devlet veya hükümet başkanlığına aday olmayacağını, önceliğini Nahda Hareketi’ni yeniden organize etmeye vereceğini söyledi.

Tunus Devlet Başkanı Munsıf el-Marzuki ile birlikte 2012 yılında İngiltere Kraliyeti Chatham House Özgürlük ödülünü alan Gannuşi’nin kitap, makale, konferans ve söyleşilerinde dile getirdiği görüşleri sadece Tunus’ta değil evrensel İslami hareket üzerinde de etkili oldu.

Tunuslu laik aydınların önemli bir kesimi de Gannuşi’ye kulak verir ve onun İslam yorumunu destekler.

 “Şeriatı uygulayan bir aygıt olarak” İslam devleti Gannuşi’nin söyleminin bir parçası değildir. Gannuşi 2012 Mart ayında halka açık bir konferansta şunları söylemiştir:

“Dinin birinci önceliği devletin desteğini sağlamak değil, bireylerin kişisel katılımını sağlamaktır. Bizim İslam’ı empoze etmeye ihtiyacımız yok, çünkü İslam elitlerin dini değil, halkın dini. Uzun zaman boyunca İslam devlet desteğiyle değil insanların geniş ölçüde dini kabulü sayesinde var olmuştur, bilakis devlet zaman zaman dine köstek olmuştur.”

14 OCAK HÜRRİYET ve ONUR DEVRİMİ

Tunus’un Sidi Bouzid kentinde 2010 sonlarında başlayan protestolar sömürge sonrası dönemde Kuzey Afrika ülkelerinde neredeyse rutin denebilecek sıklıkta rastlanan halk ayaklanmalarından biri olarak kısa sürede unutulup gidebilirdi. Eğer Tunus’ta rejim yıkılmamış, 14 Ocak 2011’de diktatör kaçmamış, ülkede serbest seçimler yapılamamış olsaydı... Ne halkın sokaklara dökülmesi ilkti ne bir canın kendini yakması... Hepsi de daha önce defalarca yaşanmıştı.

Tunus’ta ve bütün Kuzey Afrika’da 1960’lardan beri görülen “ekmek” ayaklanmalarından biri sayılabilirdi Sidi Bouzid ayaklanması. Ancak bu kez insanlar sadece “ekmek” için değil, öncelikle “onur” (kerâme) için sokaklardaydılar. Ekmek teknesi elinden alınan ve zabıta görevlisi Fadiye Hamdi tarafından tokatlanan Muhammed Buazizi onuru için kendini yaktı. Sidi Bouzid’den başlayarak yayılan ve başkenti de etkisi altına alan gösteri dalgalarının erken dönemlerinden beri tekrarlanan sloganların başında “iş, özgürlük, milli onur” (şuğl, hurriyya, kerâme vataniyya) geliyordu.

Protestolar bir ay gibi çok da uzun olmayan bir süre içinde diktatörün ülkeden kaçtığı 14 Ocak 2011’le tarihlenen dönüşümü başlattı. Tunus’ta değişime yol açan eylemler zinciri birçok araştırmacı tarafından “devrim” olarak nitelendi. Tunuslular “14 Ocak devrimi” veya “hürriyet ve onur devrimi” demeyi tercih ederken batı medyası “yasemin devrimi” yaftasını icat etmişti.[3] Devrimin birinci yıldönümünde Tunus’ta karşılaştığım birçok kişinin bu batılı isimlendirmeden rahatsız olduğunu gördüm. Devrimlerinin bir çiçek adıyla adlandırılmasını hiç de romantik bulmuyorlardı. Tunuslulara göre “yasemin devrimi” demek komplo değilse, en hafifinden devrimi sulandırmak ve şehit kanlarına saygı duymamak anlamına geliyordu.

Ekonomik mucize efsanesi

Dünya Bankası 1990’larda Tunus’un ekonomik reformlarını “başarılı” bulduğunu açıklamıştı. 2008 finans krizinden hemen önce Tunus’un yıllık büyüme oranı yüzde beşlerde seyrediyor, rejim ve kimi uluslararası gözlemciler bunu “ekonomik mucize” olarak nitelendiriyorlardı.

Krizden sonra büyüme oranı hızla düştü. Tunus’un büyüme oranı 2007-2010 arasında yüzde 6.3’ten yüzde 3.7’ye geriledi. İşsizliğin katlanarak artması[4] gençleri legal ve illegal yollardan Avrupa’ya göçe zorladı.

2010 sonu ve 2011 başındaki ayaklanmaların başladığı Sidi Bouzid’in de içinde yer aldığı ülkenin orta kesimlerinde ekonomik eşitsizlik had safhadaydı. Devrimden sonra yapılan analizlerde Tunus’taki ekonomik reformu başarılı bulan Dünya Bankası’nın sadece ülkenin büyüme rakamlarına bakarak yüzeysel bir karar verdiği, büyümedeki eşitsizliği ve gelir dağılımındaki adaletsizliği dikkate almadığı vurgulanacaktı.

Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesiyle başlayan süreç, aslında Tunus’un ekonomik mucizesi’nin bir efsaneden ibaret olduğunu ortaya serdi. Rejim kendi yandaşlarını zengin ediyor, dar bir elit çevreye rant sağlıyor, zenginliği halkla paylaşmıyordu. Ülkenin artan büyüme hızı zenginlerin, yükselen işsizlik fakirlerin payına düşüyordu.

Gerek Burgiba ve gerekse Bin Ali dönemlerinde Tunus bir şu ekonomik modeli, bir bu ekonomik modeli denedi ama bağımlılıktan kurtulamadığı gibi döviz rezervlerini artıramadı ve işsizlik probleminin çığ gibi büyümesinin önünü alamadı. Sonuçta 1960’larda 250 bin olan işsiz sayısı 2010’lara gelindiğinde 500 bine çıktı.

Bin Ali döneminde büyüme oranlarında yükselme gözlenmişse de pastanın adil dağıtılmaması sosyal patlamaya davetiye çıkardı. Nitekim devrimin fitilini ateşleyen Buazizi tahsilini yarıda bırakmak zorunda kalmış bir işsizdi.

NAHDA’NIN İKTİDARLA İMTİHANI

“Degagé!” Bu Fransızca sözcük her şeyi söylüyor. Sadece Tunus’ta değil domino etkisiyle Mısır, Libya, Yemen ve Suriye’de yaşanan değişim süreçlerini de özetliyor. Halk rejimin düşmesini istiyor, hepsi bu. Rejimler tek kişiyle özdeşleştiğinden o tek kişinin defolup gitmesi, onun yerine gelecek herhangi bir yönetimin daha kötü olmayacağı varsayımına dayanıyor. Tunus halkı net bir şekilde diktatörün yüzüne karşı haykırdı: “Defol!”

Diktatörün düşüşünden sonra Tunus Muhammed Gannuşi’nin başbakanlığındaki geçiş hükümeti tarafından seçimlere kadar yönetildi. Kurucu Meclis seçimi, anayasa ve cumhurbaşkanlığı en önemli ajanda maddeleriydi.

23 Ekim 2011 seçimleri

Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesinden sonra Tunus’ta kurulan 100’den fazla siyasi parti ülke tarihinde yapılan ilk serbest demokrasi yarışına katıldı. 23 Ekim 2011’de yapılan seçim sonuçlarına göre 217 üyeli mecliste Nahda Hareketi Partisi 89 sandalye kazandı. Nahda merkez solun iki partisiyle, seçimlerde 29 sandalye kazanan Cumhuriyet İçin Halk Kongresi (CPR) ve 21 kişiyle Kurucu Meclis’te temsil edilen “et-Tekettul”[5] ile koalisyon kurdu.

Üçlü koalisyon Fransızca kısaltmasıyla “troika” olarak adlandırıldı. CPR Genel Başkanı Marzuki geçici cumhurbaşkanı seçilirken Gannuşi hükümette yer almadı. Buna karşılık Nahda genel sekreteri Hammadi Cibali başbakan, Gannuşi’nin damadı Refik Abdusselam dışişleri bakanı, Tekettul’un genel başkanı Dr. Mustafa bin Ca’fer meclis başkanlığı görevlerine getirildi.

Kimi parlamenterlerin, cumhurbaşkanının görev süresi belirlenmeden bir seçim yapılmasını doğru bulmadıkları için oy kullanmaktan imtina etmesi üzerine başbakan Şubat 2012’de 18 ay içinde cumhurbaşkanı seçiminin yeniden yapılacağını açıkladı. Böylece cumhurbaşkanlığı seçimi krizi aşılmış oldu. Bilahare yeni cumhurbaşkanlığı seçiminin 23 Kasım 2014 tarihinde yapılması kararlaştırıldı.

Seçim sonuçları halkın, eski rejimle bir şekilde ilişkiye girmiş parti ve siyasi kişilikleri ademe mahkum ettiğini, buna mukabil sürgünde, hapishanede veya baskı altında yaşayan muhalif sesleri desteklediğini gösterdi.

İlk kez 2011 Mart ayında resmen siyasi parti hüviyeti kazanan Nahda hareketi yurt içi ve yurt dışı seçim bölgelerinin neredeyse tamamında[6] birinci parti olarak yüzde 37 oyla parlamentoda yüzde 40’ın üzerinde temsil hakkı elde etmiş oldu.

23 Ekim 2011 seçimlerine “İslam, özgürlük, kalkınma” sloganıyla giren Nahda Hareketi Partisi özellikle, kendi iktidarlarında kadınların haklarını kısıtlamayacaklarını, kız çocuklarının eğitim görmesini engellemeyeceklerini kapı kapı dolaşarak anlatmak zorunda kaldı. Rakipleri ise Nahda’nın iktidara gelmesi durumunda kadınların bütün haklarının ellerinden alınacağını, bütün kadınların çarşafa girmek zorunda kalacaklarını, kadının okumasına ve çalışmasına izin verilmeyeceğini iddia ediyorlardı.

Seçim sonuçları açıklandığında ise Nahda milletvekillerinin neredeyse yarısının kadın olduğu ortaya çıktı. Tunus Kurucu Meclisi’nde Nahda’nın kazandığı 89 sandalyenin 40’ına kadınlar oturmuştu.

Bu sonuçta kadın adayları kollayan yeni seçim kanunun da payı olmuştu. Diğer Arap uyanışı ülkelerinde yeni oluşan meclislerde kadın temsili yüzde onu geçmezken Tunus’ta bu oran yüzde 22, Nahda özelinde ise yüzde elliye yakın. Nahda yöneticileri ise dünyada hiçbir parlamentoda, hiçbir partinin bu oranda kadın milletvekiline sahip olmadığını söyleyerek övünüyor.

Meclisteki diğer partilerden Arîda dört, CPR ve Tekettul üçer, Demokrat Parti, Kutup Partisi, Girişim Partisi ve Ufuk Partisi ise ikişer kadın milletvekili ile temsil edildi.

Tunus’ta devrimden sonra hazırlanan seçim kanunu her partinin seçim listesinde kadın ve erkeklerin sırayla yer almasını öngörüyor. Buna göre liste başı aday erkekse, ikinci aday kadın, üçüncü erkek, dördüncü yine kadın oluyor. Liste başı kadın ise, ikinci aday erkek, üçüncü kadın, dördüncü erkek oluyor. Seçimlerde en çok oyu alan parti de doğal olarak en çok kadın adayı meclise sokmuş oluyor. Siyasi partiler genellikle erkek adayları liste başı yaptıklarından eğer bir seçim bölgesinde belli bir parti tek vekil çıkarmışsa bir erkek seçilmiş oluyor.

Nahda seçim kampanyası boyunca bir Türk şirketinden profesyonel destek aldığı gibi, her aşamada Türkiye’de iktidarda bulunan Ak Parti ile dirsek temasını muhafaza etti.

Nahda hükümetleri ve kriz yönetimi

Tunus’ta Özgürlük ve Onur Devrimi’nden sonra yapılan ilk genel seçimleri takip eden 2 yıl içinde Nahda 2 hükümet kurdu ve 2013 yılı içinde ülkede 2 siyasi cinayet işlendi.

Troyka hükümeti 24 Aralık 2011’de Nahda genel sekreteri mühendis ve gazeteci Hammadi el-Cibali’nin (1949-...) başbakanlığında kuruldu. 6 Şubat 2013’te solcu Demokrat Yurtseverler Hareketi’nin Genel Sekreteri ve Kurucu Meclis’te 2 vekille temsil edilen Halk Cephesi’nin yönetiminde yer alan Şükrü Beliyd’e yönelik suikast siyasi krize yol açtı. Başbakan Cibali ülkedeki siyasi krize çözüm olarak teknokrat hükümeti önerdi. Kendi partisi Nahda ve CPR’nin siyasi bir hükümette ısrar etmesi üzerine 19 Şubat 2013’te Cibali başbakanlık görevinden istifa etti.

Cibali’den boşalan başbakanlık görevine İçişleri Bakanı Ali el-Urayyıd (1955-...) getirildi. 14 Mart 2013’te başbakanlık koltuğuna oturan Urayyıd, Nahda’yı ne pahasına olursa olsun iktidardan uzaklaştırmak isteyen sendikalar ve siyasi muhalefetle varılan uzlaşma çerçevesinde 29 Ocak 2014’te görevini, bağımsız Mehdi Cum’a’ya devretti. Mühendis Mehdi Cum’a Urayyıd hükümetinde sanayi bakanlığı koltuğunda oturuyordu.

24 Temmuz 2013’te Halk Cephesi milletvekili Muhammed Brahmi’nin bir siyasi cinayete kurban gitmesiyle tırmanan kriz, sonunda yine siyasilerden oluşan, ancak sadece bağımsız milletvekillerinin yer aldığı bir hükümetin kurulmasıyla aşılmış oldu.

Yeni Tunus anayasası

Tunus’ta 23 Ekim 2011 seçimleriyle gelen Kurucu Meclis’in öncelikli görevi yeni anayasayı hazırlamaktı. Meclisin bu görevi yerine getirmesi tam 2 yıl, 3 ay ve 3 gün sürdü, 26 Ocak 2014 anayasa taslağı onaylandı. Sancılı ve tartışmalı geçen bu süreye aynı zamanda 2 hükümet ve 2 siyasi cinayet de sığdı.

Anayasa yazım süreci 14 Ocak 2012’de başladı. İlk taslak aynı yılın Aralık ayında ortaya çıktı. 3 Ocak’tan itibaren madde madde tartışılan anayasa 22 Nisan 2013’te ikinci anayasa taslağını, 1 Haziran’da üçüncü taslağı ortaya çıkardı.

Anayasanın birinci maddesi, önceki anayasalarda da olduğu gibi, devletin dini İslam’dır, diyordu. Devrilen Bin Ali rejiminin ağır toplarından biri, yeni anayasa tartışmaları sırasında televizyonda boy göstererek bu maddenin pratikte hiçbir anlamının olmadığını, “devletin dini İslam’dır” demenin “devletin iki eli ve iki ayağı vardır” demekten farksız olduğunu söyleyecekti.[7] Kamuoyunda ve mecliste en çok tartışılan maddelerin başında birinci madde geliyordu.

“Devlet dini muhafaza ve inanç özgürlüğünü garanti eder…” diyen altıncı madde, kürtajla ilgili yirmi birinci madde, kadınların mecliste temsiliyle ilgili otuz üçüncü madde en çok tartışmaya yol açan konulara örnek gösterilebilir.

Otuz sekizinci madde üzerindeki müzakereler de çekişmeli geçti. Sözkonusu madde eğitimin Arapçalaştırılmasını ve Arap-İslam kimliğinin korunmasını öngörüyordu. Kimi muhalifler entelektüel bir bilgi olarak Arapça öğrenimine evet derken, Arap dili ve İslam’ın kültürel bir değer olarak kabulüne karşı çıktılar.

Sonuçta yeni anayasanın onaylandığı 26 Ocak 2014 günü ortaya çıkan metin Tunus halkının büyük uzlaşmasını gösterdiği gibi, mecliste ve sokaklarda coşkuyla karşılandı. Anayasanın kabulü anını milletvekilleri birbirlerine sarılarak kutladı.

2014 seçimleri

Yeni anayasanın kabulü ile Kurucu Meclis, en önemli işlevini yerine getirmiş oldu. 2014 yılının son çeyreğinde Kurucu Meclis yerini yeni meclise, geçici cumhurbaşkanı Marzuki yerini yeni cumhurbaşkanı Sibsi’ye bıraktı.

Tunus’ta 26 Ekim 2014 tarihinde yapılan milletvekilliği genel seçiminde El-Baci Kaid es-Sibsi’nin önderliğindeki “Nidau Tunis” (Tunus’un Çağrısı) oyların yüzde 39.17’sini alarak birinci parti oldu. 

“Nidau Tunis” 217 üyeli mecliste 85 sandalyeye sahip olurken seçimin ikincisi Nahda Hareketi Partisi 69, Özgür Milli Birlik Partisi 16, Halk Cephesi 15, Afaku Tunis Partisi 8, Cumhuriyet İçin Kongre Partisi 4 milletvekili çıkardı. Diğer partiler ve bağımsız listeler geriye kalan sandalyeleri paylaştı.

Bu durumda yeni hükümetin “Nidau Tunis” tarafından kurulması kuvvetle muhtemeldir. Nahda’nın hükümete küçük ortak olarak girmesi, dışarıdan destek vermesi veya 8-10 partiden oluşacak yeni koalisyon hükümetinde yer almayarak muhalefette kalması da mümkündür.

Nahda’nın bir dönem hükümetin dışında kalması, Tunus’taki laik cephenin endişelerini yatıştırmaya yardımcı olabilir ve “İslamcılar bir kez iktidara gelirlerse bir daha gitmezler” mitini en azından sarsabilir.

Tunus’ta cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turu 23 Kasım’da ikinci turu ise 21 Aralık’ta yapıldı.

Yetmişten fazla adayın katıldığı cumhurbaşkanlığı seçimine görevdeki geçici cumhurbaşkanı el-Munsıf el-Marzuki (69) bağımsız aday olarak girdi. Burgiba döneminin sembol isimlerinden, kurt politikacı el-Baci Kaid es-Sibsi (88) ise milletvekilliği seçimlerinden birinci parti olarak çıkan “Nidau Tunis”in cumhurbaşkanı adayı oldu.

Nahda Hareketi aday göstermediği gibi, herhangi bir adayı destekleme konusunda resmi bir tutum da belirlemedi. Nahda her iki seçime de asılmayarak, demokrasi lehine kendi iktidarından taviz vermiş gözüküyor.

Seçim kampanyasını projeler ve ülkeye yatırım getirme vaadi üzerine kuran, seküler rengini belli etmekle birlikte dine karşı bir tutum içinde olmadığını da vurgulayan Sibsi ikinci turda oyların yüzde 55,68’ini alarak 2014 yılının son günü Tunus cumhurbaşkanlığı koltuğuna resmen oturdu. Cumhurbaşkanlığı seçimine katılım oranının yüzde 60 civarında gerçekleştiğini de buraya not düşelim.

Marzuki ise seçim kampanyasında Sibsi’nin bu görev için fazla yaşlı olduğunu öne sürüyor, ayrıca rakibinin kazanması halinde eski rejimin hortlayabileceğini ima ediyordu. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikini turunda oyların ancak yüzde 44,32’sini alabilen Marzuki, seçimden sonra “Vatandaş Halk Hareketi” adını verdiği bir platform oluşturarak siyasi arenada var olmaya devam edeceğini göstermiş oldu. Marzuki’nin yeni hareketi için seçtiği bu ilginç isim, Tunus’ta halkın artık kendini tebaa değil, vatandaş olarak gördüğü tespitine dayanıyor.

Her iki seçimi de el-Baci Kaid es-Sibsi’nin kazanması, Tunus halkının onu Zeynelabidin bin Ali rejimiyle özdeşleştirmediğini gösterdi. Burgiba döneminin kahramanlarından biri olarak algılanan Sibsi’nin şahsında seküler olarak nitelenen kesim bir şans yakalamış oldu.

TUNUS TECRÜBESİNE BAKIŞ

Tunus’un devrim tecrübesinin ilk dört yılına bakarak, siyasi taraflar arasındaki diyalogun kesintiye uğramadan devam etmesini başarı hanesinin en başına yazabiliriz.

Tunus’ta özellikle Bin Ali döneminde (1987-2010) ordunun rolü sıradanlaştırılmış, bunun yerine rejim içişleri bakanlığına bağlı siyasi polise istinat ettirilmişti.

Devrimden sonra siyasi polis ilga edildi, siyasetin halkın seçtiği vekiller aracılığıyla icra edilmesi konusunda en azından üçlü koalisyonu teşkil eden çoğunluk partileri arasında mutabakat oluştu. Böylece ülke yönetiminin siyaset dışı herhangi bir gücün etkisine girmesi önlendi.

Ekonomi alanında, özellikle işsizliğin önlenmesi konusunda yapısal dönüşümler başlatılamadı. Nahda, özgün bir ekonomik model ortaya koyamadı, yürüyen ekonominin çarkının döndürülmesiyle yetinildi.

Kuşkusuz ekonominin yapısal sorunlarının çözülmesinin önündeki en ciddi engel sık sık patlak veren siyasi krizlerdi. Müzakere, diyalog ve güç paylaşımı sayesinde siyasi krizler iyi yönetildi.

Tunus’u Mısır’dan farklı, Türkiye’ye benzer kılan bir özellik var: İslami hareket ile liberal ve laik/sol çevreler arasında sağlıklı bir iletişim ve diyalogun her şeye rağmen devam etmesi ve tarafların demokrasiyi özümsemiş olması.

Tunus’ta 2014 son çeyreğinde başarıyla tamamlanan seçimlerle geçiş dönemi tamamlanmış, normalleşme başlamış oldu. Gannuşi, cumhurbaşkanlığı seçiminin kesin olmayan sonuçları açıklandığında bir televizyon kanalına şu değerlendirmeyi yaptı: “Liderlerin yüzde 98 oy oranıyla seçildiği devirler geride kaldı. Şimdi yüzde 55’lerle kazanıyorlar.”

Tunus’un seçimi siyasette normalleşmenin yanında, ekonominin de canlanmasına yol açabilir. Nahda önderliğindeki üçlü koalisyon hükümeti döneminde geri çekilen Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi yatırımcılar yeniden Tunus piyasasına dönebilir ve özellikle turizm canlanabilir.

Mısır’da devrim raydan çıktı, Libya’da beşiğinde boğuldu, Yemen’de kuşatıldı, Bahreyn’de unutulmaya terk edildi, Suriye’de iç savaşa dönüştü, ancak Tunus’ta devrim devam ediyor.

Tunus devriminin Libya’daki kaostan, Suriye’deki dramdan, ama özellikle Mısır’da yaşanan karşı devrim sürecinden etkilendiği aşikâr… Gannuşi’nin temkini ve hikmeti Nahda’nın topu rakibinin kapmasına izin vermesine yol açmış olabilir. Belki de rakip tekrar pas atacak, belki de gol atacak olsa da önemli olan oyunun devam etmesi.

Birileri bir şekilde ortaya çıkıp “game over!” diyecekse, oyunu kazanıyor olmak çok da anlamlı olmayacaktı belki de, kim bilir?

MISIR’DA DEVRİM RAYDAN ÇIKTI, LİBYA’DA BEŞİĞİNDE BOĞULDU, YEMEN’DE KUŞATILDI, BAHREYN’DE UNUTULMAYA TERK EDİLDİ, SURİYE’DE İÇ SAVAŞA DÖNÜŞTÜ, ANCAK TUNUS’TA DEVRİM DEVAM EDİYOR.

TUNUS’TAN MISIR’A, BAHREYN’DEN YEMEN’E, LİBYA’DAN SURİYE’YE REJİMLERİ SARSAN PROTESTOLARIN ORTAK ÖZELLİĞİ DİN, ETNİSİTE, İDEOLOJİ GİBİ KİMLİKLERİN GERİDE KALMASI, BİREYİN ÖNE ÇIKMASIYDI.

ONLARCA YIL BASKI ALTINDA MUHALEFET DİLİ GELİŞTİREN İSLAMİ HAREKETLER, HALKLARIN AYAKLANIP ESKİ REJİMLERİ ÇÖPE ATMASI SONUCU İKTİDARA GELDİKLERİNDE BOCALADILAR.

GANNUŞİ’NİN KİTAP, MAKALE, KONFERANS VE SÖYLEŞİLERİNDE DİLE GETİRDİĞİ GÖRÜŞLERİ SADECE TUNUS’TA DEĞİL EVRENSEL İSLAMİ HAREKET ÜZERİNDE DE ETKİLİ OLDU.

“UZUN ZAMAN BOYUNCA İSLAM DEVLET DESTEĞİYLE DEĞİL İNSANLARIN GENİŞ ÖLÇÜDE DİNİ KABULÜ SAYESİNDE VAR OLMUŞTUR, BİLAKİS DEVLET ZAMAN ZAMAN DİNE KÖSTEK OLMUŞTUR.” (GANNUŞİ)

TUNUS’TA 1962 YILINDA TARIM ALANINDA ÇALIŞAN 4 BİN FRANSIZ AİLEYE 240 HEKTAR TOPRAK DÜŞERKEN, 5 BİN TUNUSLU AİLEYE SADECE 100 HEKTAR DÜŞÜYORDU.

TUNUS EKONOMİSİ ZAYIF VE DIŞA BAĞIMLIYDI, İŞSİZLİK YÜKSEKTİ, GELİR DAĞILIMI ADALETSİZDİ VE LAİKLİK AŞISI TUTMAMIŞTI. BU YÜZDEN 23 EKİM 2011’DE YAPILAN İLK SERBEST SEÇİMLERDE İSLAMİ EĞİLİMLİ NAHDA BİRİNCİ PARTİ OLMUŞTU.

TUNUS’TA DEVRİMİN İLK DÖRT YILINA BAKARAK, SİYASİ TARAFLAR ARASINDAKİ DİYALOGUN KESİNTİYE UĞRAMADAN DEVAM ETMESİ BAŞARI HANESİNİN EN BAŞINA YAZILABİLİR.

TUNUS DEVRİMİNİN LİBYA’DAKİ KAOSTAN, SURİYE’DEKİ DRAMDAN, AMA ÖZELLİKLE MISIR’DA YAŞANAN KARŞI DEVRİM SÜRECİNDEN ETKİLENDİĞİ AŞİKÂR… 


[1]Zeghal, Malika, “Competing Ways of Life: Islamism, Secularism, and Public Order in Tunisian Transition,” Constellations 20, no. 2 (2013).

[2]Ortak dostumuz François Burgat’ya anlattıklarından.

[3]Bin Ali’nin 1987’deki darbesi de Yasemin Devrimi olarak isimlendirilmiştir. 2010-11 ayaklanması hakkında “Yasemin Devrimi” nitelemesi ilk kez Amerikalı gazeteci Andy Carvin tarafından kullanıldıysa da Tunus’ta tutulmadı.

[4]2008’de genel işsizlik yüzde 13, genç işsizliği (15-24 yaş) yüzde 30 oranında tespit edildi.

[5]Açılımı: Emek ve Özgürlükler İçin Demokratik Platformu

[6]Nahda sadece 2 seçim bölgesinde birinci parti değildir.

[7]Zeghal, ibid.