KİTAPLIK

İSLÂM’DA YÖNETİM BİÇİMİ/MUHAMMED ESED

Medine BALLI

Muhammed Esed 2 Temmuz 1900’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Lvow şehrinde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Esed’in babası avukat dedesi de hahamdı. Aile geleneği olarak İbrânî dili ve kültürü üzerine özel dersler aldı. Viyana Üniversitesinde sanat tarihi ve felsefe okudu. Bir müddet sinema ve tiyatroyla uğraştıktan sonra Kudüs ve Kahire’de özel muhabir olarak çalıştı. 1926 yılında eşiyle birlikte İslâmiyet’i kabul etti. Ertesi yıl eşiyle birlikte hacca gitti. Arabistan da altı yıl yaşadı. Bu süreçte İslâmî ilimlerde kendisini geliştirdi. Daha sonra Hindistan’a giderek Muhammed İkbal ve Muhammed Cinnah ile yakın ilişki kurdu. Pakistan’ın 1947 yılında doğuşunun ardından Pencap hükümeti tarafından “İslâmî Tecdid Kurumunda” görevlendirildi.[1] Esed bu kurumda yönetici olduğu dönemde Pakistan’ın anayasa sorunu üzerine çalışmaya öncelik verdi. Bu alandaki fikirlerini 1948 yılında “İslami Anayasanın Oluşturulması” adlı makalede sundu. Daha sonra ise bu fikirlerinin geliştirilmiş şeklini “İslam’da Yönetim Biçimi”[2] adlı kitabında yayımladı. Altı bölümden oluşan kitabında İslâm devletinin siyasi düzenini, şura ilkesinin modern devlette nasıl uygulanacağını, yasama, yürütme ve vatandaş ile hükümetin karşılıklı ilişkilerini ele almaktadır.

Muhammed Esed kitabın giriş kısmında, Pakistan’ın anayasa sorununu ele aldığı sırada halkın yönetim biçimleri hakkındaki düşünceleri ve beklentileri üzerinden kendi temel yöntemini şu şekilde açıklar:

“Halkın büyük bölümü yalnızca Kur’an ve Sünnete dayanan İslâmî devlet fikrini savunmakla beraber mevcut çağın gereksinimlerini karşılayabilecek kurumlar ve yönetim biçimi hakkında somut anlayışa sahip değillerdir. Halkın bir bölümü ise gerçek anlamda devletin İslâmî olabilmesi için Pakistan yönetimin aynen ilk halifelik dönemine benzer şekilde biçimlendirilmesi gerektiğini savunur. Bu görüşü savunanlar başkanı neredeyse bir diktatörce yetkilerle donatmıştır. Tüm toplumsal alanlarda mutlak muhafazakârlığı benimsemiştir. Halkın diğer bir kesimi ise daha gerçekçi ama toplumsal hayatı biçimlendirici bir öğe olarak İslâm’a daha az önem vermektedir.”

Esed’e göre, bu iki uç arasında bir köprü kurmak için ihtiyaç duyulan şeyin zamanımızın pratik gereksinimlerini de göz önünde bulunduran İslâmî bir anayasa taslağının oluşturulmasıdır. İslâm’ın toplumsal düzeninin her çağın ve insan gelişiminin sorunlarına geçerli çözümler getirmesini bu talebinin haklılığı olarak öne sürmektedir. İslâmî literatürün bu anayasa taslağını oluşturmada içinde bulunulan sorunlara çözüm teklifinden uzak olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda ilk dönemdeki âlimler ile çağdaş yazarlarının eksiklik ve zaaflarını şu şekilde açıklar:

İlk dönemde -özellikle Abbasi döneminde- İslâm’ın siyasal hukuku konusunda birçok eser var olmakla birlikte bu eserlerin çoğunun sorunlara yaklaşım tarzları doğal olarak kendi çağının kültürel ve sosyo-politik gelişmesinden etkilenmiştir. Diğer taraftan çağdaş Müslüman yazarlar İslâmî devletin uyması gereken bir kural olarak gördükleri modern Avrupa’nın siyasal kavram, kurum ve yönetim metotlarını kabullenmede aceleci davranmaktadır. Bu tavır İslâm’a aykırı birçok kavramın yazarlarca benimsenmesine sebep olmuştur. Esed bu aşamada kendisi için kalan tek yöntemin İslâm hukukunun orijinal kaynaklarına, Kur’an ve Sünnet’e dönmek, bu temellerden yola çıkarak İslâmî devlet alanında yazılmış tüm eserlerden bağımsız olarak İslâmî bir anayasanın somut öncüllerini ortaya koymak olduğunu ifade etmektedir.

Esed, kitabının birinci bölümünde Müslümanların neden bir İslâm devletine sahip olmaları gerektiği sorusu çerçevesinde seküler devletin zaaflarını irdelemektedir. İslâm öğretilerinin yalnızca insanın yaratıcıyla ilişkilerini düzenlemekle kalmayıp Müslümanların uyması gereken toplumsal bir düzen sunduğunu dolayısıyla yaratılanların yaratıcının koyduğu hayat kanunlarına göre yaşayabilmeleri için İslâm devletinin zorunluluğuna işaret etmektedir. “Şeriat” kavramı bağlamında bu kanunların kapsamını açıklamaktadır. Seküler devlette hayır ile şerri, doğru ile yanlışı birbirinden ayıracak bir ölçütün olmayışı o devletin ahlâk ölçütlerine uymak yerine maslahatı esas almalarına neden olmaktadır. Maslahat olarak nitelenen şeylere her topluluğun ve her milletin bakış açılarının farklı olması, onların iç siyasetlerinde ve siyaset arenalarında çatışmalara sebebiyet verdiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla bir milletin de kendi içinde birliği ve mutluluğu yakalayabilmesi için dini temeller üzerine yükselen bir devlete sahip olmasının zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

İkinci bölümde demokrasi, sosyalizm ve teokrasi gibi batılı siyasi kavram ve tanımlamalarının İslâm devletinin kavramsal temeline gelişi güzel uygulanmasının sebep olduğu sonuçlar üzerinde durmaktadır. Ayrıca Raşit halifeler devrindeki idare ve yönetim şekli örneğinden yola çıkarak İslâm’ın siyasal biçimlerinin keyfiyetini ortaya koymaktadır.

Üçüncü bölümde İslâm devletinin hedeflerini ele almaktadır. İslâmî bir devletin bizatihi amaç değil yalnızca araç olduğunu, bu amacın ise kendisini iyiliğe ve adalete adamış, hakkı gerçekleştiren, batılı ortadan kaldıran bir topluluğu ortaya çıkarmak[3] olduğunu ifade etmektedir. Kur’ân-ı Kerim’in İslâm devletinin karakteri ve genel ilkelerini ortaya koyduğunu söyleyen Esed, devlet başkanı seçimini, İslâm devletinde hâkimiyetin kaynağını ve şeriatın dokunmadığı alanlarda Şâri’in uygun kanunlar ortaya koyma sorumluluğu yüklediği Müslüman ümmetin şura ilkesini nasıl uygulaması gerektiği ve onun sınırlarını ayetler ışığında açıklamaktadır.

Dördüncü bölümde İslâm devletinde yasama ile yürütme organlarının karşılıklı ilişkilerinin keyfiyeti ve hangi düzeyde olması gerektiği yönündeki görüşlerini, “(bütün ortak meselelerini) aralarında danışma ile karara bağlayanlar”[4] ayeti ile Raşit halifeler döneminin tarihsel bir analizi üzerinden açıklamaktadır. Bu bağlamda parlamenter sistem ile Amerikan tarzı başkanlık sistemin değerlendirmesini yapıp hangi sistemin İslâm devlet yapısını daha iyi karşılayacağını izah etmektedir.

Beşinci bölümde vatandaşın hükümete/emire karşı itaat yükümlülüğünü ve bu itaatin hangi sınırlar içerisinde gerçekleşmesi gerektiğini “Cihad” örneği bağlamında açıklamaktadır. Aynı şekilde hükümetin/emirin vatandaşa karşı sorumluluk alanlarını vatandaşın güvenliği, düşünce özgürlüğü, eğitim hakkı, ekonomik imkânların sağlanması meseleleri üzerinden değerlendirmektedir.

Sonuç bölümünde ise gerçek manada İslâmî bir toplumun oluşmasında bazı engellerin varlığı ve çözümleri üzerinde durmaktadır. Bu engelleri iki yaklaşım tarzı üzerinden açıklamaktadır.

  • Siyasi çöküş dönemlerinde kendilerine ve kültürel birikimlerine olan güvenlerini yitiren Müslümanlardan bir kesim “devlet” ve “millet” gibi kavramlarla ilgili batılı anlayışların egemenliğinden kendisini soyutlayamamakta ve İslâmî kavramları oturtamamaktadır.
  • Müslümanlardan başka bir kesim ise toplumun Batıcı üsluplara göre geliştirilmesine karşı çıkmaktadır. Ancak kendileri de bu üslubu İslâm’ın temel değerlerine göre değil de, çöküş devirlerinden uzun asırlar geçtikten sonra toplumsal örf ve adetlerin şuan almış oldukları şekillere göre uygulamaktadırlar. Bu yaklaşıma sahip olanlar İslâm ve Müslüman geleneklerini bölünmez bir bütün olarak değerlendirmektedirler. Bu durumda fikri ve kültürel bir donukluğa sebep olmaktadır.

Esed, İslâm devletinin hâkimiyeti altında olan bölgelerde Şeriat hükümlerini uygulamakla yükümlü olduğunu, bunu gerçekleştirebilmesi içinde Kur’an ve Sünnette Şer’i toplumsal hükümlerin tümünü içeren özlü ve kolay anlaşılır bir ansiklopedinin ortaya konulması gerektiğini düşünmektedir. Ayrıca bu ansiklopedinin hangi yöntemle oluşturulacağını açıklamaktadır.

Sonuç olarak Esed, bu çalışmasında sadece İslâm devlet düzeninin yapısı içerisinde gerçekleştirilmesi gereken uygulama ve araçları incelediğini dolayısıyla İslâm’ın gerçekleştirmek istediği bütün gayeleri ele almadığını ifade etmektedir. Çünkü İslâm siyasi bir düzenden çok daha büyük bir şey; inanç ve ahlâkî değerler için mükemmel bir yoldur…