Dinler birbirlerinden sadece inançları, şeriatları ve ritüelleri ile değil mensuplarının kültür ve medeniyetlerinin, dillerinin kelime ve terimlere verdikleri anlam ve delaletlerin çeşitliliği ile de farklılık gösterirler.[1] Bu farklılaşma ifade ve mazmun farklılığından ibaret değildir. Bazen de birinde var olan kavram diğerinde mevcut değildir. Şu veya bu dindeki birçok kelime ve kavram genellikle bir başka dine nakledilmeyi kabul etmez; oysa bu tabirleri sözlük anlamları düzeyinde tam veya tama yakın tercüme etmek mümkündür.

“İman ve akıl” kavram çiftini buna örnek gösterebiliriz. Her dilde ve dinde, gerek günlük dilde, gerekse dinî terminolojide karşılığı bulunan kavramlardır bunlar. Bununla birlikte şu veya bu dinde “iman”dan ve “akıl”dan anlaşılan mana az çok farklılık gösterir. İşte bu yüzden herhangi bir dildeki herhangi bir dinî terimi kavrayabilmek için, söz konusu terimin diğer dinlerde hangi anlamlara geldiğini bilmekte yarar vardır. Hatta bu dinî terim müşterek dinî ve lugavî kökene dayansa bile bu böyledir. Konumuz İslam’da, bahusus Kur’an’da iman ve akıl olduğundan, biz burada sadece bu kavramların Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki kullanımlarının mukayesesi ile iktifa edeceğiz. Zira İslam dini, “din-i İbrahim” olmak noktasında bu iki dinle ortak bir hususiyete sahiptir. Bilahare Kur’an-ı Kerim’in öne çıkardığı manaları üzerinde özellikle duracağız.

Yahudîlikte: İman yerine ahde vefa

Dinler tarihi uzmanlarına[2] göre, bizler “Yahudilik imanı”, “Hıristiyanlık imanı” ve “İslâm imanı”ndan söz ederken “iman” lafzının her üç dinde de Allah ile insan arasındaki ilişkiler bütününü ifade ettiğini var sayarız; oysa gerçekte kazın ayağı böyle değildir. Yahudiliğin dili İbrancada, bu anlama gelen bir kelime yoktur. Tevrat’ın genel mesajını anlayabileceğimiz kelimeler insanın konumunu değil ilâhî fiili ifade etmektedir. Tevrat’ın ortaya koyduğu ilâhî fiil merkezî bir fikre istinat eder: “mîsâk” veya “ahit”. Allah İsrailoğulları’nı “seçilmiş halk” kılarak onlarla bir anlaşma yapmıştır. Allah İbrahim’i dost edinerek bu anlaşmaya uymuştur. İsrailoğulları’nın da Kelîmullah Musa’nın getirdiği şeriata uymaları gerekmektedir. Böylece kurtuluşları gerçekleşecek, yani vaat edilmiş topraklara (Filistin) geri dönüşleri mümkün olacaktır.

İsrailoğulları ile Allah arasındaki ilişkiyi böyle kuran bir tasavvurun iman kavramına ihtiyaç ve alan bırakmadığı açıktır. Çünkü iman şu veya bu biçimde itikat, tasdik ve ihlas-halâs manalarını içirmektedir. Nitekim Hıristiyanlıkta ve İslam’da böyledir. Demek oluyor ki İsrail milletinin meselesi itikat anlamındaki “iman” değildir; fakat “Allah’la anlaşmasına” vefa gösterme meselesidir.[3]

Hıristiyanlıkta

Yukarıda belirttiğimiz üzere iman kavramı Hıristiyanlıkta da İslam’da da itikat anlamına gelmekle birlikte muhtevası ve mazmunu aynı değildir. Ayrıntısını ileride göreceğimiz gibi, İslam’da iman mefhumunun eksenini Muhammed (as)’ın peygamberliğini “tasdik” teşkil etmektedir. Hıristiyanlıkta ise bu kavramın ekseni “ihlâs” [halâs-kurtuluş] (fidélité) fikri çevresinde odaklanmıştır. Bu kavram bir yandan Allah’ın ahir zamanda Mesih’i göndererek adaleti hâkim kılmasını, diğer yandan da Mesih’e inanan kimsenin vaftiz olmasını içerir. Vaftiz ayini kişinin aslî günahtan arınarak kurtulmasını sembolize eder.[4]

Bu iki dinde iman “la foi” kavramı “halâs”, kurtuluş fikri ile ilişki olduğu halde İslâmî perspektifte, en azından Kur’an’da olduğu şekliyle, böyle bir fikir sözkonusu değildir.[5] Kur’an’ın öngördüğü iman kavramı hem dinî hem de dünyevî perspektife sahiptir. Aynı zamanda bir şekilde Yahudi vaadi ile Hıristiyan vaadini birleştirmektedir. Allah müminlere bir yandan dünyada müşrik ve kâfirlere karşı muharebelerinde zafer,[6] bir yandan da samimi müminlere cennet vaat etmektedir.[7]

Böylece Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm’da “iman” kavramına bir nebze temas etmiş olduk. “Akıl” kavramının ise esas referansı bizzat dinin kendisi değil, dinin içinde intişâr ettiği kültürel çevredir.[8]

Kur’an’da “iman” kavramı

“Lisânu’l-Arab” lügatinin sahibi İbn Manzur, “iman” lafzı ile aynı kökten gelen kelimeleri zıtlarıyla tanımlayarak aşağıdaki gibi sıralamıştır:

“Emn: havfin [korkunun] zıddı. Emanet: hıyanetin zıddı. İman: küfrün zıddı. Tasdik anlamındaki imanın zıddı ise tekzip [yalanlama]dır.” Bu anlamların hepsi de Kur’an’da mevcuttur. Hepsi de aynı delalet ağına dâhildir: Arkadaşına güvenen ondan korkmaz, onun hıyanetinden endişe etmez. Bir hakikati gizlemez, bilmezden gelmez, inkâr etmez; dolayısıyla onu tasdik eder ve ona itimat eder, onu yalanlamaz. Böylece İbn Manzur’un “Dil bilginleri ve diğer ehl-i ilim imanın manasının tasdik olduğunda ittifak etmişlerdir” sözünü kavrayabiliriz. “Tasdik”in ancak bizce “gaib” olana dair bir “haber” hakkında sözkonusu olduğunu belirtmeliyiz. Ortada olan zaten görülür ve işitilir… Gaib ve meçhul olanın bilgisine erişmek için izlere (âsâr) veya ona delalet eden bir “şâhid”e ihtiyaç vardır. Şahitle gaibe istidlal [yani algılanabilenden algılanamayanı çıkarmak], veya “ubur” anlamıyla bir şeyin eserlerinden nefsine [iz ve etkilerinden kendisine] geçme anlamındaki itibâr), “akl”ın işidir, imanın alanı değil.

Öyleyse iman müşahede ve istidlal alanının dışında kalanı, başka bir deyişle “gayb âlemi”ne ait olanı “tasdik”ten ibarettir. Kur’an, “âkil” bir kimsenin tasdik etmediğinde “kâfir” sayılacağı, yani şer’i anlamıyla “iman”ın kendisine nispet edilemeyeceği,  gaybî konuları belirlemiştir. Şu âyet-i kerimede bu konular sayılmıştır: “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, rasullerini ve ahiret gününü inkâr ederse; sapkınlığın dibini bulmuş demektir.” (Nisa, 4/136). Buradan şu sonuca varırız: Dinî anlamıyla iman “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, rasullerine ve ahiret gününe iman etmeyi” kapsar.[9] Bu maddelerin hepsi de duyular dünyasına değil “gayb âlemine” ait konulardır. İşte bu sebeple bunlara iman, bunları haber veren zatı “tasdik” olarak vasıflandırılmıştır.

İman ve İslam

Bir açıdan bu böyledir. Bir başka açıdan dilbilimciler iman ve islam arasında bir ayrım yaparlar. İman tasdik olması hasebiyle onun mahalli kalptir. İslam ise teslimiyet ve bağlılığın ilanı demek olup bu dahi lisan ile olur. Bu mukayeseden şöyle bir sonuca varırlar: “Her mümin Müslümandır; fakat her Müslüman mümin olmayabilir.” Ancak şu var ki, bu taksim ve tasnif dahi bu iki lafzın Kur’an’daki tüm kullanımlarını kapsamaz. Allah’a, meleklerine vd. imanın kâfi gelmediğini, islâmın da gerekliliğini ifade eden âyetler vardır:[10]

“De ki: iman ettik Allah’a; bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve esbâta indirilenlere; Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rableri katından her ne verildiyse tamamına iman ettik. İçlerinden birini ayırmayız. Biz O’na teslim olanlarız.” Burada hitap Muhammed (as)’a, ashabına ve onun risaletine iman edenleredir. Onlara, önceki peygamberlerine ve rasullerine her ne indirilmişse aynen öyle iman etmelerini ve Müslümanlıklarını, yani Allah’a boyun eğişlerini ilan etmelerini emretmektedir. Hemen ardından aynı manayı teyit eden şu âyet gelmektedir: “Kim İslam’dan başka din ararsa, bu ondan kabul olunmayacaktır. O ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/84, 85). O halde bu âyet, bu geniş anlamıyla İbrahim (as)’a dayanan İslam’ın Allah katında yegâne makbul din olduğunu takrir için gelmiştir. Bu din hakkında Kur’an başka bir yerde şöyle buyurmuştur: “Atanız İbrahim’in milleti… O sizi önceden Müslümanlar diye isimlendirmişti.” (Hacc, 22/78). İbrahim’in evlatları arasında din konusundaki ayrılıklar Allah’tan değil kendilerindendir. Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah katında din İslam’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkar ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir. Seninle tartışmaya girişirlerse de ki, “Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kullarını hakkıyla görendir.” (Âl-i İmran, 3/19-20).

Bu âyetten, Kur’an’a göre İslam kavramının hanif kökene dayanan dinleri kapsadığı anlaşılır. Bunlar esas itibariyle Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’dır. Bunlara Sabiiler ve Mecusiler de ilave edilir.[11]

Bununla birlikte başka âyet-i kerimelerde “islam” kavramı daraltılarak kalben iman olmaksızın İslam’a bağlılığın mücerret dil ile ilanı manasında da kullanılmıştır. Bunun sebebi her iki konumdaki muhatapların aynı kimseler olmayışıdır. Kur’an-ı Kerim, gelişmeleri takip etmek ve meselelere muktezâ-yı hale göre cevap vermek üzere parça parça nazil olmuştur. Yukarıdaki âyetler Medenîdir. Yahudi ve Hıristiyanları (özellikle Necran heyetini) muhatap almaktadır. İslam kavramını daraltan diğer âyet de Medine’de nazil olmuş olmakla birlikte bedevî Araplardan bir topluluğu muhatap almaktadır. Cenab-ı Allah şöyle buyurur: “Bedevî Araplar ‘iman ettik’ derler. De ki: ‘İman etmediniz; fakat teslim olduk deyiniz. İman henüz kalplerinize girmedi.’” (Hucurât, 49/14)

Demek ki bu âyet-i kerimede muktezâ-yı hâle muvafık olarak iman ve islam arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması sözkonusudur. Bu ve devamındaki âyet-i kerime bir kısım A’râbîler hakkında nâzil olmuştur. Müfessirlerin beyanına göre bunlar Müslüman oldukları ilan ederek Medine’ye gelerek Rasulullah’tan Muhacirler’in sahip oldukları dünyevî ve uhrevî hak ve imtiyazların aynını ve daha başka şeyler talep etmişlerdi. Âyet-i kerime, mücerret lisân ile ilan edilen imanlarının yeterli olmadığını, İslam davasına kalben de iman etmiş olmanın lazım geldiğini bildirerek onlara cevap sadedinde gelmiştir. Bu ise Allah’a ve Rasulü’ne itaati gerektirir. Eğer samimi bir niyetle bunu yapacak olurlarsa onlar da hak ettikleri mükâfâta nail olacaklardı. Haklarından hiçbir şey eksiltilmeyecekti. Bilahare Kur’an, bir Müslümanı iman mertebesine yükselten ve bedevîlerin talep ettikleri hakları kazandıran özellikleri de aynı pasaj içerisinde saymıştır: “Müminler ancak şu kimselerdir: Allah’a ve rasûlüne iman edip bir daha asla kuşkuya kapılmazlar. Malları ve canlarıyla Allah yolunda bütün güçlerini harcarlar. İşte bunlar sâdıklardır.” (Hucurât, 49/14, 15).

Buraya kadar yapılan izahlar iman ile islam arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla “her Müslümanın mümin olduğu” veya “her müminin aynı zamanda Müslüman olduğu” iddialarının her birinin de sahih olmadığı ortaya çıkar. Bu iki kavram arasındaki ilişkiyi belirleyen bizzat kişinin durumudur.

İman ve artıp eksilme meselesi

İman ve islam arasındaki bir fark da sadece birinin noksanlık ve ziyadelik kabiliyetiyle vasfedilmiş olmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de imanın ve onun zıddı küfrün artmasının mümkün olduğun ifade eden âyet-i kerimeler bulunmakla birlikte aynı şey islam için mevzuubahis değildir.[12]

Şu âyet-i kerime bu cümledendir: “(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler Allah’a ve Rasûlüne aittir. O halde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin. Müminler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır.” (Enfâl, 8/1-4).

Buradaki âyetlerden maksat sadece Kur’an naslarının lafız ve ibareleri değildir. Bilâkis maksat esasen bu lafız ve ibarelerin bahis konusu ettiği mahlûkat, hadiseler ve alâmetlerdir. Bunların kendilerine has delaletleri Allah’ın kudretine, rahmetine, ikabına veya bu mugayyebât hakkında daha fazla marifete işaret eder. Böylece zikrullah müminin kalbinde haşyetullahı artırır. Aynen öyle de, Allah’ın kudretine, sanatının yüksekliğine, cezalandırmasının şiddetine delalet eden alâmetlerin zikri dahi müminin Allah’ın varlığı konusundaki marifetinin ve O’nu tasdikinin [derecesini] yükseltir. Mümini tevekküle ve farzları yerine getirmeye yöneltir. Böylece “hakikî Mümin” sıfatını kazanır. Tasdik derecesi yakin mertebesine erişir. Tasdik ve tatbiki cem’ eder. Böylece Allah indinde en yüksek derecelere, mağfiret ve “rızk-ı kerîm”e müstehak olur.

İman konularındaki marifetin artmasıyla imanın güçlenmesi gibi, tasdik derecesinin irtifa kaybetmesi ile de kuşku mertebesine düşebilir. Bu da şaşkınlık ve nefiste sıkıntıya yol açar. Bu durum mecazen “kalp hastalığı” olarak isimlendirilir. Bu hastalık hafif veya ağır seyredebilir. Bu hastalığa yakalananlar Kur’an-ı Kerim’de “münafık” olarak nitelendirilerek sıfatları şöyle sıralanmıştır:

“İnsanlardan, inanmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır. Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir. Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyledikleri için de onlara elem dolu bir azap vardır. Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.” (Bakara, 2/8-12).

Yukarıda anlatılanlar imanın bir yandan gayb âlemine dair marifetin artmasıyla, bir yandan da salih amellerle desteklendiğinde arttığını şek, şüphe ve amelsizlikle de azaldığını ortaya koymaktadır. İslam ise belirttiğimiz üzere, mücerret dil ile ikrardan ibaret olup, “şehadeteyn” tam ve sahih olarak söylendiği sürece, artmak veya azalmakla nitelendirilemez. Dil ile ikrar “şehadeteyn” diye tabir olunan “La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” ibaresine şahit olduğunu dil ile söylemek demektir.

İman ve salih amel

Temas etmiş bulunduğumuz iman ve onun ziyade ve noksan kabul edip etmemesi meselesi İslam mezhepleri arasında halen tartışma konusu olmaya devam eden bir konuyu da gündeme getirir: İman yalnızca “kalben tasdik” etmekten mi; yoksa tasdikle birlikte tatbikten (taat) mi ibarettir?

Önceki bahislerde olduğu gibi burada da, bu konuda Kur’an’dan anlaşılan ile yetineceğiz:

Kur’an’da iman hemen her yerde salih amelle birlikte zikredilir. “İman edip salih amel işleyenler” ibaresi Kur’an’da dikkat çekici bir şekilde sık geçer. Öyle ki, imanın tek başına yeterli olmadığı, salih amelin de tamamlayıcı bir kemal şartı olduğu, en azından kıyamet gününde imanın semerelerine hak kazanmak için zorunlu olduğu intibaını uyandırır. “İman edip ittika edenler” (Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duranlar) ibaresi için de aynı şey geçerlidir.

Kur’an’da imanın geçtiği yerlerin bir istatistiğini çıkarmış olsaydık imanın ya salih amel (faziletleri yapmak) veya takva (reziletlerden uzak durmak) ile birlikte zikredilmiş olduğunu görecektir. Ayrıca her defasında ya dünyevi veya uhrevî bir mükâfât, sevap bağlamında gelmiştir. Mesela şu âyet bu cümledendir: “Karye halkları iman edip ittika edeydiler, onların üzerine semadan ve arzdan bereketler açardık.” (A’raf, 96). Bir başka âyet: “İman edip salih amel işleyenler… Onlara nimet cennetleri vardır. Orada ebedîdirler. Allah’ın vaadi haktır. O’dur Aziz-Hakîm” (Lokman, 8,9). İlk âyette vadedilen mükafât dünyevî (yağmur ve nebat); ikinci âyetteki ise uhrevîdir.

İman-küfür ve mürtedin hükmü

Bir yandan iman ile salih amelin, diğer yandan iman ile takvanın birlikteliğini nasıl anlamamız icap eder?

Kur’an’a tekrar müracaat ettiğimizde imanın zıddının küfür olduğu ortaya çıkar. Küfür Allah’a, meleklerine, rasullerine ve ahiret gününe imanın yokluğudur. Bu manadaki kâfire eğer bir peygamberin tebliği ulaşmamış ise ona küfrün cezası olan azap da erişmeyecektir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Biz bir rasul göndermedikçe bir kavme azap etmeyiz.” (İsra, 15). Eğer kendisine rasulün daveti ulaşır da onu yalanlar, ona icabet etmeyi reddederse bu durumda azaba müstahak olur.[13] Fakat iman ve tasdik ettiği halde farzları yerine getirmez ve takva sahibi olmaz, salih amel işlemezse imanı onu küfür dairesinden çıkarmakla birlikte kendisi fısk dairesinde kalmış olur. Bir kâfir iman etmekle birlikte görevlerden ve farzlardan haberdar olamamış ise bunun imanı sahihtir. Amellerinden olayı ceza veya mükafât alacağına dair bir nas yoktur. İşi Allah’a kalmıştır. Ona kendi nasıl dilerse öyle mükafât verir veya azap eder.

İmandan küfre intikal eden kimse mürteddir. Bu kimse, salih amel işlemiş olsa bile kâfirlerin duçar olduğu cehennem azabına duçar olur. Bu kimsenin öldürüleceğine dair Kur’an-ı Kerim’de bir nas yoktur. Mürtedin hükmüne dair âyetlerin tamamı, tövbe kapısı açık olmak üzere, onun işini ahiret gününe ertelemektedir. Bu konuda mesela şu âyeti zikredebiliriz: “Sizden her kim dininden döner ve kâfir olduğu halde ölürse onun amelleri boşa gider. Dünyada da ahirette de… İşte bunlardır ateş yârânı. Orada ebedîdirler.” (Bakara, 2/217).[14]

Mucizelerin etkisiyle iman ve akıl yürütme ile iman

İmanın muhtevası ve mazmunu ile ilgili kavramlardan (mahiyetinden, artıp eksilmesinden, islam, küfür, dinden dönme, mükafât ve cezadan…) söz ettik. Şimdi sıra imanı elde etme aracına gelmiş bulunuyor. İman peygamberin getirdiğini “tasdik” ise, insanları onları tasdike sevk eden ne olabilir?

Yahudilik ve Hıristiyanlık sözkonusu olduğunda Musa ve İsa (as)’ın, insanları peygamberliklerini tasdike sevketmekte başvurduğu, eğer yegâne değilse, temel araç mucizelerdir. Musa (as) için, birincisi yılana dönüşen asa olmak üzere on “âyet” Mesih (as) için ise ölüleri diriltme, cüzzamlıları iyileştirme gibi mucizelerdir. İncil ve Tevrat da aklı yüceltmekte ve aklın hakemliğine davet etmekle birlikte Muhammedî davetin mucizeleri ve harikulade olayları bir kenara iterek tek başına aklı muhatap almakla yetinmesi İslam’ı Yahudilik ve Hıristiyanlıktan ayıran bir fenomendir. Muhammedî davetin Kureyşli hasımları, kendisinin gerçekten Allah katından gönderilmiş olduğunu anlamak ve tasdik etmek için,  Hz. Peygamber’den defaatle önceki peygamberlere verilenlerin benzeri mucizeler talep etmişlerdi. Fakat cevap daima bu meydan okumanın reddidir. Bunlardan biri şu âyettir: “Bizim mucizeler göndermeyişimiz, sadece evvelkilerin bunları yalanlamış olmasındandır.” Sonra peygamberlerin harikulade mucizelerine işaret eder ve bunların bizzat hakikatin ikrarı olmayıp “korkutma” ve dolayısıyla insanların peygambere boyun eğmesi için sevkedilmiş bulundukları beyan buyrulur: “Biz mucizeleri ancak korkutma olarak göndeririz.” (İsra, 59).

Mucize göstermek yerine muhataptan aklını kullanması talep edilmiş ve muhatap;

– “tabiat kitabı”na havale edilerek düşünüp ibret çıkarması istenmiştir: “İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. Artık Allah’tan ve onun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?” (Câsiye, 45/6):

– Tabiat kitabının yanısıra bir de “tarih kitabı” vardır. Peygamberler, rasuller ve onların milletlerinin tarihi: “Onlar, yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler. Yeryüzünü sürüp işlemişler ve orayı kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi. Allah onlara asla zulmediyor değildi. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı. Sonra, Allah’ın âyetlerini yalanladıkları ve onlarla alay etmekte oldukları için, kötülük işleyenin sonu daha da kötü oldu.” (Rum, 30/9, 10).

– Tabiat ve tarih kitaplarına ilave olarak Kur’an Kureyş müşriklerinin dikkatini Hz. Muhammed’e indirilen kitaba yani Kur’an-ı Kerim’e de çeker. İkna olası olana bu kitap bile tek başına kâfidir: “Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?[15] Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır. De ki, “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanları bilir. Batıla inanıp Allah’ı inkâr edenler var ya; işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır.” (Ankebut, 29/51, 52). Sonra bunun bir benzerini getirmeleri konusunda onlara meydan okur: “Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın…” (Yunus, 10/38).

– Evrenin düzeni, kısas-ı enbiyanın dersleri ve Kur’an’ın beyanı delalet bakımından eşit ve birbirini tamamlayıcı unsurlardır: Evrenin düzeni Allah’ın varlığını ve birliğini ortaya koyar. Kısas-ı enbiyada Allah’ın kuvvetinin, rahmetinin ve intikamının delili vardır. Kur’an’ın beyanında Hz. Muhammed’in peygamberliğinin ve risaletinin doğruluğunun delili vardır. Bu üç tür delil birbirini destekleyerek “makul”ü teşkil eder. Bu dinde ve dilde (Arapçada) makuldur. “Aklî” akıl dışının (lâ-makul) zıddıdır. Bu da Kur’an lisanında Allah’a şirk koşmaya, yeniden dirilişi inkâra ve Muhammed Aleyhisselâm’ın risaletini yalanlamaya tekabül eder.

Kureyş’ten talep edilen, mucize beklemeyip akıllarını kullanmalarıydı… Bu ise şöyle bir soruyu derhatır eder: Peki burada akıldan maksat nedir?

Kur’an’da akıl ve iman

“Akıl” ismi Kur’an’da asla geçmez. Fakat (a-k-l) maddesi mazi, muzari ve ism-i fail formlarında sıklıkla zikredilmiştir. Siga ve siyâkının onca çeşitliliğine rağmen bu maddenin müştakları Kur’an’da daima sabit anlamda kullanılmıştır. Kur’an’da “akıl” kavramının sadece şu iki anlamdan birinde kullanılmış olduğu söylenebilir:

1- “Nefiste ilmi kabul etmeye hazır bulunan kuvvet” ki kelam ve fıkıh terminolojisinde “fıtrî akıl”[16], felsefe terminolojisinde ise “potansiyel akıl” (bi’l-kuvve akıl)[17] olarak isimlendirilmiştir.

2- “İnsanın bu potansiyel sayesinde elde ettiği ilim” ki ıstılahta kazanılmış, “müktesep akıl” veya deneysel, “tecrübî akıl” olarak ifade edilir.

Şer’i teklif alanında kastedilen akıl işte bu birinci manadaki akıldır. Bilindiği gibi İslam’da mükellefiyetin baş şartları akıl ve büluğdur. (Böylece aklını kaybetmiş olanlar mükellefiyetten muaf olmuş olurlar.) İkinci anlamdaki yani müktesep akıl ise akıl ve imanın alakası bahsindeki akıldır. Kur’an’da sıkça tekrar edilen muzari sigasındaki (akletmezler mi, akletmiyorlar mı?); kâfir, müşrik ve münafıklardan söz edilen birçok yerde ve mesela “onu aklettikten sonra bile bile tahrif ettiler” (Bakara, 2/75) âyet-i kerimesinde olduğu gibi mazi sigasıyla geldiği yerlerde tefekkür, tedebbür ve istidlal anlamında kullanılmıştır.

Dinî makul ve aklî akıl dışı

Kur’an’da tarif edildiği şekliyle aklın imanla ilişkisi işlevsel bir ilişkidir. Şöyle ki: müktesep aklın işlevi “dinî makul” olarak ifade edilebilecek olan sonucu elde etmektir. Bu dinî-İslâmî makulün inşasında istifade edilen eserler veya “maddeler”, daha önce değindiğimiz gibi, üç sınıftır: Evren ve düzeni, peygamber ve resullerin tarihi, Kur’an ve beyanı… “Eşya zıddı ile temyiz olunur” özdeyişi mucebince “dinî makul”ün kendisine göre tanımlanabileceği “ötekisi” ise “aklî akıl dışı” dediğimiz Allah’a şirk koşmaktır… Kur’an’da akıl söylemi bütünüyle bu “akıl dışı” ile mücadele söylemidir: Müşriklerin “lâ-makul”ü… Şirk “gayr-i makul”dür, akıl dışıdır; çünkü ilahların çatışmasına yol açar ve evrenin düzenini ihlal eden bir şeydir: “Eğer o ikisinde Allah’tan başka ilahlar olmuş olsaydı her ikisi de fesada uğrardı. Arş’ın Rabbi Allah’ın şanı onların vasfettiklerinden pek yücedir.” (Enbiya, 21/22).

Kur’an şirki esasından reddeder ve insanların yönünü başka bir açıya çevirir: “De ki O Allah tekdir. Allah Sameddir. Doğmamış, doğurulmamıştır. Hiç kimse O’nun dengi olmamıştır.” (İhlas, 1-4). “Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi ona iyi kulak verin. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar, hepsi bunun için toplansalar bile. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de aciz, istenen de.” (Hac, 22/73).

Akıl ve Peygamberliklerin ispatı

Kur’an tabiat ve peygamberler tarihi konusunda aklı kullanarak Allah’ın varlığına ulaşmaya davet etmektedir. Fakat akıl peygamberlikleri ve rasullerin gönderilmesini ispat edebilir mi?

Muhammed (as)’ın peygamberliğini ispat vasıtasının Kur’an olduğuna daha önce işaret etmiştik. Kur’an, benzerini getirmeleri konusunda Araplara meydan okumuş, onlar da bunu yapamamışlardır. Ancak bu Kur’an’a ve hususen Araplara, umumen Muhammedî davete mahsus bir durumdur. Kur’an’ı anlamayan ve Arapça bilmeyen diğer milletler hakkında ne söylenebilecektir?[18]

Hz. Peygamber devrinde, İslam henüz sadece Arap yarımadasında aktifken bu sual ortaya atılmamıştı. Fakat Rasulullah’ın vefatından sonra fetihlerle genişleyen İslam dairesinde, özellikle de Müslümanlar, Hintli Brahmanlar gibi nübüvvetin esasını inkâr eden milletlerle mülaki olduklarında bu sualin sorulması kaçınılmazdı. İşte bu durumda, Kur’an’dan yola çıkarak aklı kullanmak suretiyle peygamberliklerin isbâtı gerekiyordu. Tarih bizim için bu konuda iki bakış açısı kaydetmiştir: “Akılcı” Mutezilenin bakış açısı ve akıldan daha az istifade eden Eş’ariler…

Mu’tezile nübüvvâtın ispatı için öncelikle “akıl sem’in vurûdundan mukaddemdir” [yani akıl şeriatın naslarından öncedir] prensibinden yola çıkarlar. Bu prensibin fahvasınca akıl kâinata bakarak bu düzenin kurucusu, yaratıcısı ve koruyucusunu bilmeyi gerekli kılar ki, O Allahtır. Ortada bir nebi ve rasul olmasaydı bile Allah’ı bilmek icap edecekti. Allah’ın varlığını ispat edince, nübüvvetin ispatına geçerek, bir diğer prensipleri olan “akıl, Allah’ın onda yarattığı kuvvetler sayesinde iyilik ve kötülüğü (hüsün ve kubuh) ayırt edebilir” prensibini kullanırlar. Bu esasa dayanarak şöyle derler: İnsanları hak yoluna hidayet eylemek, dünya ve ahirette maslahatlarına sevk etmek üzere peygamber göndermek iyidir (hüsn). Akıl, Allah’ın kullarına karşı cimrilik göstermeyeceğine hükmeder; çünkü O “kullarına karşı Latîf”tir. Demek ki, kullarına karşı rüşd yolunu kolaylaştırır. Bu da onların [terminolojisinde] “lutf” prensibidir. Bu prensibi şu âyet-i kerimeye dayandırmışlardır: “Allah kullarına karşı Latîftir. Dilediğini rızıklandırır. O Kavidir-Azizdir.” (Şûrâ, 42/19).

Bu prensibin de fahvası şudur: Dünyevî ve uhrevi maslahatlardan öyleleri vardır ki, akıl onları tam olarak kavrayamaz. Özellikle ibadetler ve şeriatlar gibi… İşte rasullerin görevi bunları insanlara beyan etmektir. Brahmanlar’ın “eğer peygamberler aklın alanı içinde bir bilgi getiriyorsa, bu konularda akıl yeterlidir; yok akla aykırı bir şey getiriyorlarsa bu da makbul değildir, reddedilir” yaklaşımı isabetli değildir. Zira peygamberlerin getirdikleri, aklın umumunu kabul ettiği konulardaki tafsilattır. Mesela maslahatın vücûbu ve mefsedetin kötülüğü (kubh) akıl tarafından kararlaştırılmıştır. Ancak tam olarak hangi fiilin maslahat ve hangisinin mefsedet olduğunu yalnızca akılla bilmemiz mümkün olmadığından dolayı Cenab-ı Hak bunları beyan etmek üzere resuller göndermiştir. Böylece onlar Allah’ın bizim akıllarımızda terkip buyurduğu şeyleri takrir ve akıllarımızın takrir ettiğini de tafsil etmek üzere gelmiş olurlar.[19]

Mu’tezile’nin nübüvvetin isbâtı konusundaki görüşlerinin özeti böyledir. Mu’tezilenin sözkonusu prensibine muvafakat etmeyen Ehl-i Sünnet ve Eş’ariler ise genellikle şu âyet-i kerimeden yola çıkarak nübüvveti ispat etmektedirler: “Peygamberleri onlara dedi ki (peygamberliği inkâr eden kavimlerin rasulleri): Biz de ancak sizler gibi beşeriz. Şu kadar var ki, Allah kullarından dilediğine minnet eder. Biz, O’nun izni olmadıkça size bir belge getirebilecek değiliz. Öyleyse dayananlar Allah’a dayansınlar, tevekkül etsinler.” (İbrahim, 11). İşbu “minnet teorisi” Ehl-i Sünnet’in nübüvvâtın isbâtı mevzuundaki başlıca delilidir: Allah’ın Sânî’ ve Hâlık ve Hakîm olduğunu akılla ispat edince O’nun kendi mahlûkâtı lehine ve aleyhine Âmir ve Nâhî olduğunu da kabul ve itiraf etmemiz icap eder. Yaptığımız ve terk ettiğimiz, yaptığımız ve düşündüğümüz her şey O’nun hükmü ve emri dâhilindedir. Her insânî akıl O’nun “emr”ini akledecek ve her beşerî nefis O’nun hikmetini kabul edecek seviyede olmadığından O’nun rahmeti akıllarda ve nefislerde [hiyerarşik bir] tertibi gerektirmiştir. İşte bundan dolayı onlar üzerine Allah’ın ihsanı ve rahmeti cümlesinden olmak üzere peygamberlik ile minnet etmiştir. Peygamberlik insanları, aklın idrâk etmek şânından olmayan hususlara irşad ve insanın dünya ve ahiret saadetini mündemiç bulunan Allah’ın emir ve nehiylerini beyan eder.[20]

Açıkça görüldüğü gibi bu konuda Mu’tezile ile Eş’ariler arasındaki fark neredeyse sadece terminoloji farkıdır.[21] Ancak Eş’ariler, aklın tek başına Allah’ın varlığını bilebileceği ve nübüvveti ispat edebileceği hususunda Mu’tezile’ye muvafakat etmekle birlikte, aklın görevinin nübüvvetin ispatı ile sona erdiğini söyleyerek onlardan ayrılırlar. Gazzalî bunu şu meşhur sözüyle ifade etmiştir: “Akıl peygamberin doğruluğuna delalet eder, sonra kendini azleder.”[22] Fakat burada akıldan maksat mutlak akıl değildir. Rolleri inancın savunmasında ibaret, yöntemleri ise “şahitle gaibe istidlal” (veya bilinenden bilinmeyene ulaşma) olan “mütekillimîn”in itimat ettikleri akıldır. Dolayısıyla bu aklın, daha ileri giderek ahirete dair işlerin teferruatına veya helal ile haramın türlerine ve derecelerine dalması hakkı ve haddi değildir. Bu hususlar fakihlerin ve usulcülerin ihtisas alanına girmektedir. Bunlar da aklı istimal etmekle birlikte bunların başvurduğu akıl “şahitle gaibe istidlal” anlamında olmayıp “içtihat” anlamındadır. Yani şer’î nasların lafızlarından semereler elde etme fürûâtı usûl ve icma’a kıyas ve benzerinden ibarettir.

Mu’tezile ile Ehl-i Sünnet’ten Eş’arîlerin ve Hanbelîlerin bu mevzudaki ihtilafını şöylece özetleyebiliriz: Bu, Allah’ın âlemi yaratışı meselesine râci bir görüş ayrılığıdır. Her iki fırkaya göre de akıl evren ve onun nizamı hakkında düşünerek evrenin bir Yaratıcısı olduğunu anlamaya kadirdir. Bu husus Kur’an nassı ile de sabittir. Mu’tezile’ye göre bu evreni yaratan Allah, bunun kendi varlığına bir delil olmasını dahi kasdetmiştir. Yoksa onu yaratması abes olacaktı. Allah abesle iştigalden münezzehtir. Emare ve delil hükmündeki evrene nazar ve tefekkür kılmak medlulün [Allah’ın varlığı ve birliğinin] ispatını zorunlu olarak gerektirir. Buna mukabil Eş’ariler ve umumen Ehl-i Sünnet ise şöyle söylerler: Evrenin Allah’ın varlığına emare ve delil oluşunu biz yalnızca sem’ yoluyla [peygamberden işitmek suretiyle] bilebiliriz. Yoksa akıl Allah’ın bu evreni yaratmasındaki maksat ve gayeye tek başına muttali olamazdı.

Allah’ı bilmek insana ne zaman vacip olur?

İnsan Allah’ın varlığının bilgisine kâinata ve onun nizamına nazar kılarak ulaşabiliyorsa, bu bilgiye ulaşması ne zaman, yani ömrünün hangi merhalesinde ona vacip olmaktadır?

Eş’ariler dâhil bir kısım kelamcılar, kendisinde büluğ alametleri (oğlanlar için ihtilam, kızlar için hayız gibi) beliren kimseye Allah’ın varlığını bizzat (marifetullah) istidlal etmek vacip olur demişlerdir. Buna göre ebeveyninin veya velisi bulunan kimsenin de onu bu konuda eğitmesi gerekir. Diğer bir kısım kelamcılar ise Allah’ın varlığına şüphesiz olarak kalben itikat eden “La ilahe illallah, Muhammedün Rasulullah” sözünü lisanı ile söyleyen, Peygamber’in Allah’tan getirdiği her şeyi hak bilen kimsenin mümin olduğunu belirtirler. Birinci taife, büluğ çağından itibaren her bir Müslümanın imanının şahsî kanaate ve akıl yürütmeye dayalı olmasını şart koşmaktadır. Yalnızca evladın babadan görerek taklit etmesini yeterli saymazlar. Bu tür taklit Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde zemmedilmiş, yerilmiştir. Şu âyet-i kerimelerde olduğu gibi: “Onlar sadece, ‘Şüphesiz biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz’ dediler.” (Zuhruf, 43/22). “ ‘Hayır, ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk’, dediler.” (Şuarâ, 26/74).

Muhammed Abid el-CÂBİRÎ

[1] Kur’an-ı Kerim’de “Biz herhangi bir peygamberi ancak kendi kavminin lisanı üzere göndermişizdir.” buyrulmuştur (İbrahim: 14/4). Ç.N. Ayet mealleri genellikle mütercim tarafından yapılmış, uzun ayetlerde ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın meali esas alınmıştır. Âyet referanslarında sûre numarası da DİA İslam Ansiklopedisi sistemine uygun olarak mütercim tarafından eklenmiştir. Metin içerisinde mütercimin tasarrufu ile eklenen ifadeler köşeli tırnak [ ] içerisinde, dipnotlarda ise “çevirenin notu” ibaresinin kısaltması Ç.N. rumuzu ile belirtilmiştir. Parantez, vurgu ve tırnak içi ifadelerin tamamı müellife aittir. Mütercim.
[2] Edmond ORTIGUES, Encyclopedia Universalis, 2004.
[3] Ç.N. Sadece Tevrat’ta değil, Kur’an’da da mesele bir ahd ü misâk meselesi olarak vaz’ olunmuştur.
[4] “La FOI” kelimesi imanın sadece tasdikten ibaret olmayıp aynı zamanda akide oluşunu da ifade etmektedir. Hıristiyanlık veya Yahudilik imanı ibaresi Hıristiyanlık veya Yahudilik akidesi olarak da ifade edilebilir. İslam’da ise akide iman ve tasdikin konusudur, kendisi değil. İman yerine ancak mecazen kullanılabilir.
[5] Bu kurtuluş Arapçada “necât” kelimesiyle ifade edilir. Bilindiği gibi İbn Sina’nın aynı adı taşıyan bir eseri vardır. Bu eser, büyük felsefî eseri “eş-Şifâ”nın özetidir ve kendisine göre “kurtuluş yolu olan felsefî inancı” da içerir.
[6] “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu (beğendiği) dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Nur, 24/55).
[7] “Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler vaadetti. Allah’ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır.” (Tevbe, 9/72).
[8] “Arap aklı”, “Yunan aklı” ve “Avrupa aklı”nın ayırıcı özelliklerini “Arap aklının oluşumu” (Merkezu Dirâsâti’l-Vahdeti’l-Arabiyye-Beyrut) eserimizde ele aldığımız için burada sadece akıl kavramını ve imanla ilişkisini Kur’an’la sınırlı olmak üzere izahı ile yetineceğiz.
[9] Bu, Kur’an’da yer alan en mükemmel listedir ve bütün Müslümanlarca muteberdir. Ancak bir kısım Ehl-i Sünnet şu ibareyi de ilave ederler: “Ve kadere, hayrının ve şerrinin Allah’tan olduğuna…” Böylece kendilerini Mu’tezile’den ayırmış olurlar. Mu’tezile şöyle der: Sorumluluğun sabit olabilmesi için insanın fiilleri kendi hür iradesi ve ihtiyarı ile sudûr eder. Şia ise kendilerini Ehl-i Sünnet’ten ayırmak için “imamet”i ilave ederler.
[10] Meselâ: “Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülük getirirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar.” (Kasas, 28/84). “Allah şöyle der: “Ey Allah’a inanan ve müslüman olan kullarım! Bugün (kıyamet günü- Câbirî) size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de.” (Zuhruf, 43/68, 69). İsa Aleyhisselâm’a iman eden kimselerden kıyamet günü korku ve üzüntünün nefyi dünyada Müslüman olmalarını gerektirmektedir. İslam burada şart olarak ileri sürülmüştür.
[11] Bakara, 2/62; Maide, 5/69; Hacc, 22/17. Sabiîlerin ve Mecusîlerin İbrahim dinine nispeti konusunda müfessirler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısım müfessirler bunların İbrahim dininden kalma bir tür yazı sahibi olduklarını belirtmişlerdir…
[12] ÇN. İmam Eş’arî’ye ve onu takip edenlere göre iman arma ve eksilme kabul eder; İmam Ebu Hanife ve onu takip eden Maturîdîlere göre ise imanın artma ve eksilmesinden söz eden ayetleri zayıflaması ve kuvvetlenmesine hamletmek gerekir.
[13] ÇN. İmam Ca’fer-i Sâdık, İmam Ebu Hanife ve Maturidilere göre ise bu ayette geçen “rasul” akıl anlamındadır. Akıllı olan herkes Allah’ın varlığını ve birliğini bilip tanımakla yükümlüdür. İmam Ca’fer “akıl insanın içindeki peygamber, peygamber ise harici âlemdeki akıldır” demiştir.
[14] Metin içinde zikredilen ayetten mâada mürtedle ilgili ayetler şunlardır: “Şüphesiz, Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (Âl-i İmran, 3/77). “İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâr eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir?. Allah zalim toplumu doğru yola iletmez. İşte onların cezası; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasıdır.” (Âl-i İmran, 3/86, 87). “Bu, onların Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Enfâl, 8/13). “Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.” (Nisâ, 4/115). “Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl, 14/106). “… Artık bundan sonra kimler inkâr ederse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Nur, 24/55). “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/85). Âyette ‘Kâfirlerden olacaktır’ buyrulmadı. Bu yaklaşımı şu âyetlerle de desteklemek mümkündür: “Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir. Seninle tartışmaya girişirlerse de ki, “Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kullarını hakkıyla görendir.” (Âl-i İmran, 3/19, 20). “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır.” (Bakara, 2/256). Bu konudaki yaklaşımımızın ayrıntısı için Demokrasi ve İnsan Hakları kitabımıza bakınız. (Merkezu Dirâsâti’l-Vahdeti’l-Arabiyye-Beyrut, 1994 s. 156).
[15] Hz. Peygamberden mucize isteyenlere karşı bu ayette “Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?” şeklinde cevap verilerek adeta Kur’an’ın sürekli bir mucize oluşuna dikkat çekilmiş olmaktadır.
[16] Veya: mevhub, ğarizî, temyîzî akıl.
[17] Veya: heyûlânî, münfail akıl.
[18] Muhammedî davetin umumîliği konusundaki âyet-i kerimelerden iki örnek verebiliriz: “(Ey Muhammed!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim.” (A’raf: 7/158). “Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Sebe’, 34/28).
[19] Kâdi’l-Kudât Abdulcebbar b. Ahmed (v. 415 hicrî), Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, Tahkik: Abdulkerim Osman, Mektebetu Vehbe, 1965, s. 563 vd. Tahkik: Abdulaziz Muhammed el-Vekil, Müessesetu’l-Halebî, Kahire 1968. Cilt: 2, s. 94 vd.
[20] Ebu’l-Feth Muhammed Abdulkerim eş-Şehristânî (479-548 hicrî). El-Milel ve’n-Nihal, tek mücelled içinde iki cilt.
[21] Ç.N. Müellif, birçok Arap yazarın takip ettiği bir entelektüel anlayışa tabi olarak Mâturîdî geleneği görmezden gelmekte; Ehl-i Sünnet’i Eş’arîlerden ibaret saymaktadır.
[22] Ebu Hamid el-Gazzâlî, “Fıkh Usûlüne Dair”, “el-Mustasfâ” adlı eserinin mukaddimesinde.