İslam dinine göre tüm insanlar hukuki açıdan eşittirler ve aralarında üstünlük takva ile belirlenmektedir. İnsanlık aynı anne ve babadan yaratılmış tek bir ümmettir. Eğer aralarında ihtilaf meydana gelmeseydi, onlar tek bir ümmet şeklinde kalırlardı. “İnsanlar tek bir milletten başka bir şey değildi, ama ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilir(işleri bitirilir)di.[1] Şimdi şöyle bir soru akla geliyor: “Acaba Allah, insanlığın tek bir ümmet şeklinde kalması, aralarındaki ihtilafı gidermek, barışı tesis etmek için tedbir görmüş müdür?” Buna Kur’an’ın cevabı şöyledir: “İnsanlar bir tek bir ümmet idi. Sonra Allah, peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan Kitabı indirdi. Kendilerine Kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o (Kitap hakkı)nda anlaşmazlığa düştü(ler). Bunun üzerine Allah, kendi izniyle inananları, onların üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru ola iletir.[2] Allah’ın son Peygamberi, (s) bütünüyle merhamet, hikmet ve İlahi marifet dolu bir şeraitle gönderilerek, tek İslam ümmeti prensiplerine dayanan bir toplumun temelini attı. O bununla insanlığın saadete, parlak nura doğru yol bulması için siresini de güzel bir örnek olarak bizlere emanet bıraktı. Aziz İslam Peygamberinin (s) insanları ilahi ipe sarılarak din kardeşliği temelinde İslami birliğe, tefrikalardan uzaklaşmaya ve Müslüman halkların birliğine doğru hak daveti ümmetin temelini oluşturan bir slogandır. Bu slogan tüm beşeri ideolojilerin fevkinde durmakta ve şüphesiz hiçbir ideoloji onunla rekabet edecek durumda değildir.[3]

İslam’da ne tefrika, ne parçalanmışlık, ne de bunlara neden olabilecek herhangi bir etken vardır. Çünkü İslam dini tamamen merhamet, birlik, sevgi ve barış sembolüdür. Bu sebeple insanları da barındırdığı bu hasletlere davet etmektedir: “Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi uzlaştırdı. O’nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz. (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz.”[4] Fakat tefrika veya parçalanmışlık tarih boyu İslam adına ortaya çıkmış ve maalesef Müslümanların saflarına nüfuz edebilmiştir. Tefrikanın sebeplerini araştırırken onun temel ve tali sayılabilecek etkenlerden oluştuğunu görürüz. Temel sayılabilecek tefrika etkeni şüphesiz vahdet etkeni ile uzlaşmamaktadır. Temel sayılan tefrika etkenlerine makalemizde temas edeceğiz. Temel sayılmayan ve tefrika özelliğine sahip olmayan etkenlere geldikte ise, bunlar vahdete hiçbir halel getirmemekte, fakat tefrikayı arzulayanlar bundan kolaylıkla yararlanabilmektedirler.

Temel sayılmayan, fakat tefrikaya neden olan etkenlerden bazıları:

-Mezheplerarası ihtilaflar;

İslam vahdetinden bahsederken İslam mezhepleri ve aralarındaki ihtilaf akla gelmektedir. Genellikle bu vahdet yolunda engel gibi görülmektedir. Gerçekte ise Müslümanlar Peygamber’in (s) vefatından sonra aralarında inanç ve şeriat meselelerinde fikri ayrılığa düşmüşler, sonradan bu çok sayıda medresenin meydana gelmesine getirip çıkarmıştır. Prof. Seyas’ın kaydettiğine göre, İslam dünyası ikinci asrın başlarından dördüncü asrın ortalarına kadar, yüz otuz sekiz hukuk mektebinin şahidi olmuştur. Hatta İslam ülkelerinin her birinin kendine has hukuk mektebi vardı.[5]

Fakat işin ilginç tarafı şudur ki, mezhepler arası ihtilaflar niçin tefrikaya neden olmaktadır?! Bizzat bu nedenin araştırılması doğru olurdu. Acaba bu neden inanç ve şeriat meselelerinde ortaya çıkan fikri ayrılıklara göre midir, yoksa daha doğru bakacak olsak onun sebebini başka şeylerde mi göreceğiz?! Aslında tefrikaya neden olan etkenler iki meselede odaklanmaktadır: Cehalet ve siyasi maksatlar. Belki de tarihe nazar yetirecek olsak, söylenenlerin sebebini daha açık bir şekilde göreceyiz. Cehaletleri yüzünden hariciler Hz. Ali’ye (a) karşı çıkıp, kendisini doğru karar vermemekle suçladılar ve peşinden onu şehit ettiler. Oysaki Peygamberden (s) sonra ümmetin en âlimi olan Hz. Ali, (a) onları muhaliflerin tuzağına karşı uyarmış ve kendileriyle barış yapmamayı emretmiştir. Onlar ise Hz. Ali’nin (a) emrine itaatsizlik ettiler ve sonunda istenmeyen sonuçla karşılaştılar. Hariciler günümüzde de mevcuttur ve onlar cehaletleri yüzünden Müslümanları kâfir sayarak onların kanını helal görmektedirler. Cehalet İslami açıdan menfur kabul edilmektedir. İslam yayıldığı zamandan itibaren cehaletle mücadele etmektedir.

Siyasi amaçlar da bu kabildendir. Nitekim tarih boyu milletler arasında yaşanan savaşların ekseriyeti siyasi maksatlardan ötürü meydana gelmiştir. Fakat Hz. Peygamber döneminde onun sahabesi, onların peşinden giden tabiin ve mezhep kurucuları kendi aralarında ihtilaf etmiş, biri diğerinin düşüncesine hikmet ve güzel delillerle cevap vermiştir. Tarihten anlaşılmaktadır ki, aralarındaki bu ihtilaflar, asla düşmanlık ve tefrikaya, küfretmeye, iftiraya neden olmamıştır. Onlar Kur’an’ın tarif ettiği gibi, “kâfirlere karşı şiddetli, birbirlerine (kendi aralarında) ise merhametlidirler.”[6]

Fakat Müslümanlar, sonralar aralarındaki mezhep farklılıklarını büyüterek dinler arası ihtilafa benzetmişler. Cehaletleri yüzünden düşmanlık ederek kan dökmüşler. Ümmetin vahdetini parçalayıp, güçten düşürerek İslam düşmanlarının egemenliğine revaç vermişlerdir. Rahmet ve nimet olarak görülen, aklın ürünü olan ve içtihat sonucunda kazanılan düşünce hazinesini cehalete, siyasi maksatlara dönüştürmüşlerdir. Ümmetin ıslah edilmesinin yolu, onu zorunlu olarak yeniden dinin temel çizgilerinde birleşmesi ile mümkündür. Dinin temelleri ve imanın hakikatlerinde birleşmekle istediklerimize kavuşabiliriz.

Halklararası farklılıklar: Allah (c) insanları farklı kabile ve halklara ayırmış, bunun hikmetini ise Kur’an’da şöyle açıklamıştır: “Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (günahlardan) en çok korunanınızdır. Allah bilendir, haber alanadır.”[7] O halde halklar ve kabileler birbirlerini tanısınlar diye yeryüzüne dağılmış ve her bir halkın kendi dili, milli mensubiyeti, ırkı ve değerleri vardır. Bu farklılığa rağmen Allah (c) insanlar arasında en saygın olanları en takvalılar olarak açıklamıştır. Irkından, cinsinden, milliyetinden asılı olmayarak üstünlük Allah’ın emirlerini yerine yetirmekte, yasaklarından sakınmaktadır. Milletlerin ve ırkların varlığı, aralarında farklılık ve ihtilafa getirip çıkarması gerektiği söylenemez. Bu tür farklılıkta hedef tanışlıktır. Halklar ve kabileler arasında tanışma, kültürlerin, düşüncelerin, ilişkilerin gelişmesi ile sonuçlanmaktadır. Hz. Peygamberin sahabelerine bakacak olsak, aralarında Fars asıllı Selman el-Farisi, Rum asıllı Süheyb, Habeş asıllı Bilal gibilerin olması, Asya, Avrupa, Afrika kültürlerinin İslam çerçevesinde kavuşmasının en büyük sembolüdür. Hz. Peygamber bu kimselerin Müslüman olmalarına gerektiği şekilde değer vermiş ve onları Arap asıllı sahabelerden ayırmamıştır. Bu açıdan Kur’an’da farklı sosyal birlik şekilleri olarak “kavim”, “şa’b” (halk) ve “kabile” kavramları kullanılmaktadır. Örneğin Ad kavmi, Semud kavmi, Nuh kavmi vs. Bu da, Kur’an-ı Kerim’in milli özellikleri, ırk ve renk farklılıklarını, psikolojik özellikleri inkâr etmediği, tam tersi tüm bunları Kitapta Allah’ın (c) insanlara bahşettiği özellik şeklinde açıkladığı anlaşılmaktadır: “O’nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır.”[8]

İslam kan bağını, soy birliğini kötülemekte, toprağa, yurda, el obaya olan sevgiye, olumlu anlamda milli gurur duygusuna da karşı değildir. Hz. Peygamberin, vatanı Mekke’ye olan sevgisi hem Kur’an’da, hem de hadis ve haberlerde son derece etkili bir dille beyan edilmiştir.

Tüm insanlar Hz. Âdem’dendirler ve köken itibariyle bir birlerinden ayrılamazlar. Burada İslam’ın önerdiği birlikten maksat, insanların tek bir imana hizmet etmeleri temeli üzerinde kurulmaktadır. İslam’a göre, kardeşler nasıl aynı rahimden doğdukları için bir birlerinin ortağıysalar, insanlar da aynı dine hizmet ettikleri için bir birlerinin ortağıdırlar. Yine dinimize göre din kardeşliği, kan kardeşliğinden daha güçlüdür.

İşte bu sebepten insanları birbirinden ayıran temel ölçüt, fıtri özellikler değil, iç, manevi özelliklerdir. Bu özellikler arasında takva, yani Allah korkusu ve Allah’a itaat başta gelir. Kur’an-ı Kerim’de bildirildiğine göre, “Allah katında en üstün olanınız, (günahlardan) en çok korunanınızdır.”[9] Hz. Peygamber ise bu konuda şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar Âdem’den, Âdem ise topraktandır. Arap’ın aceme, beyazın siyaha her hangi bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük takva iledir.”[10] Öyleyse halklar arasındaki farklılıklar, ayrımcılık, tefrika veya düşmanlık konusu yapılamaz. Tam tersi bu tanışma ve dostluk, karşılıklı ilişkilerin gelişmesine ve terakkiye yol açabilir. Fakat tarihte bunun tersi olarak dünyevi amaçlardan ötürü halklar birbirlerini katletmiş, birbirlerine hâkim olma maksadını gütmüşlerdir.

Temel sayılan ve aynı zamanda tefrikaya neden olan etkenlerden bazıları:

Cehalet; Tarihte cehalet hem genel anlamda, hem de mezheplerarası zeminde din adına çok sayıda çatışmalara neden olmuştur. Cehaletin bir türü de din konusunda bilgisizliktir. Bu ise beğenilmeyen taassuba, Müslümanların vahdet safının bozulmasına neden olmaktadır. Sözkonusu cehalet, yalnız geçen asrların konusu ve olayı değil, tam tersi günümüzde de mezheplerarası taassup, cehalet mevcuttur. Seyyid Şerefuddin’in şöyle diyor:

“Eğer mezhepler birbirlerini tanısalar, mehriban olacaklardır.”[11] Bir mezhebin diğeri ile ilgili yanlış tasavvur ve bilgileri, onları bir araya gelmekten uzaklaştırmaktadır.

– Yakin elde etmeden fikir bildirmek; Ortada dolaşan söylentiler, temeli olmayan haberler hayatın diğer alanlarında olduğu gibi, dinde de mezhepler arasında yer almaktadır. İlim ehli söylentilere göre değil, kati ve yakin hâsıl olmuş haberlere göre hüküm vermekte, fikir bildirmektedirler. Bazen araştırma adı altında mezheplerarası öyle konular ortaya atılmaktadır ki, sözkonusu mezhebin bu konudan haberi bile yoktur. Bundan amaç ise mezhebi gözden düşürmek, onun takipçilerine iftira atmaktır. Hak arayışında olan kimseler, her mezhebin kendi kaynaklarını araştırmalı ve kendisine kapalı kalan ve mezhebine muhalif olan meseleni ise o mezhebin âlimleri ile müzakere etmeli ve onların düşüncelerini öğrenmelidir. Nefsine uyup düşünceleri tahrif etmek, kendi şanını yüceltip diğerlerini gözden salmak şeytana has bir adımdır. Bu azmış gibi, bazı araştırmacılarımız Batılı Oryantalistlerin araştırmalarından faydalanarak, onlardan alıntı yapmaktadırlar. Oysaki Batılı Oryantalistlerin İslam’a kendi amaçları doğrultusunda bakmaktadırlar.

– Alay etmek; Bazı Müslümanlar diğer mezhep takipçilerine beğenilmeyen lakaplarla hitap etmekle, onlarla alay ediyor ve kızdırıyorlar. Buna cevaben karşı tarafın da alayı ile karşılaşmaktadırlar. İslam dini bize bunu emretmemektedir. İslam dini kardeşine, razı olacağı bir isimle, lakapla hitap etmeyi bize tavsiye etmiştir. Hadis ve din kitaplarının bazılarında “amme”, “hasse”, “rafizi”, “vehhabi” gibi lakaplar, Müslümanlar arasında ve dillerinde dolaşmaktadır. Fakat Kur’an ışığında bunun hükmünü bilmek istersek:

Birbirinizde kusur aramayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.”[12] Allah (c) bu tür insanları beğenmemektedir. Hatta bazı âlimler bu şekildeki alaycı lakaplarla ilgili kitaplar kaleme almıştır. “Veşia”, “Faysalu’t-Tefrika Beyne’l-İslam ve’z-Zenadika”, “İlzamu’nNevasib” gibi kitaplar İslam’ın ruhundan, ahlakından, vermiş olduğu terbiyeden uzak olmakla birlikte, Müslümanların safını daha fazla parçalamaktadır.

– Zatı itibariyle ihtilaflı olan meseleleri gündeme getirmek; Bazı insanlar yapısı itibariyle çatışmayı, kavgayı sevmekte, yaptıklarıyla da ihtilafları körüklemektedirler. Amaçları hiç de ihtilafları İslam ruhunda ve onun faydası doğrultusunda anlamak değildir. Onlar bölücülükten başka bir şey bilmezler. Böyleleri mezheple ilgili olarak konuşmaya başlarken, ittifak ve ortak meseleleri de ihtilafa dönüşmektedirler. Hatta Arap grameriyle ilgili bazı fikri ayrılıkları da mezheplerarası ihtilaf zannetmektedirler.

– Avamın söylediklerinden ve yaptıklarından delil getirmek; Şüphesiz Müslüman ülkelerde halk tarafından korunan çok sayıda gelenek ve görenek vardır ki, halk tarafından korunmaktadır. Bazı alışkanlıkların İslam’la bağlantısı olduğu halde, bazılarının hiçbir alakası yoktur. Bazı alışkanlıklar da vardır ki bunlar insanların cahillikleri yüzünden gelenek halini almışlardır. Bazıları ise siyasi oyunların kurbanı şeklinde alışkanlık haline gelmiştir. Benzeri sebeplerden ötürü bu alışkanlıklara bazen İslam kisvesi giydirilmiştir. Oysaki İslam dini buna karşıdır. Bu yüzden de İslam’a ters olan alışkanlıklarla karşılaşıldıkta, bunları yaşayanların mezheplerini değil, bu alışkanlıkları bizzat eleştirmek gerekir. Bilindiği gibi İslam mezheplerinin hiçbiri İslam’a zıt olan alışkanlıkları ne kabul etmekte, ne de onu desteklemektedir. İslam mezheplerinin hiçbirinde şirk, bidat, fısk denen ameller bulunmamaktadır. Çünkü bunlar İslam’ın özünde yoktur. Eğer herhangi bir mezhepten olan Müslüman, bu gibi bir eyleme bulaşmışsa, bu onun mezhebinden değil kendi cahilliğinden kaynaklanmaktadır. Biz onun amelini eleştirmeli, mezhebine ise dokunmamalıyız.

Tarih boyunca benzeri tefrika etkenleri Müslümanları birbirlerinden o kadar uzaklaştırmıştır ki, hatta bir camide birkaç mezhebe mahsus mihraplar olmuştur. Bunların her biri, cemaat namazını kendi mezhebine uygun kılmışlardır. Sanki onlar farklı dinlerin temsilcileri gibidirler. Hatta cehalet ve taassup o hadde ulaşmıştır ki, mezhebini her şeyden üstün tutan taassupçulardan bir grup şöyle bir ifade kullanmıştır:

Her hangi bir âyet veya hadis mezhep âlimlerimizin söyledikleriyle çelişirse, o âyet veya hadis ya tevil edilir veya mensuh kabul edilir.”[13] Tarih boyunca İslam’a karşı baskılar yapılmış ve hala devam etmektedir. Herkesçe bilinen, “böl parçala yönet” siyaseti daha etkin bir şekilde İslam’a karşı uygulanmaktadır. Siyonist güçler bu siyasetten yararlanmakla mezheplerarası ihtilafları alevlendirerek Müslümanları karşı karşıya getirmektedirler. Günümüzde Irak, Pakistan ve Afganistan’da dökülen kanlar, yarın başka Müslüman ülkelerde de dökülebilir. Başımızı okşamakla tahrif edilmiş reform sloganlarını Müslümanlara aşılayan emperyalist güçler, acaba ne zaman kendi mekrlerinden, tuzaklarından el çekecekler?! Kur’an’ımız onların kendi tuzaklarından ne zaman el çekecekleri ile ilgili şöyle buyuruyor:

“(Ey Rasulüm) Sen onların, kendi dinlerine uymadıkça ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden razı olmazlar. “Asıl doğru yol, Allah’ın yoludur de.” Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur.”[14]

Eğer Müslümanlar uyanık olsalar ve mezheplerin sadece İslam dinine değil de, ondan önceki semavi dinlere de ait olduğunu kabul etseler, o zaman onlar İslam’a zıt güçlerin tüm çabalarını boşa çıkarmış olurlar. Yine kaydetmek gerekmektedir ki, mezheplerarası zeminde öyle bir mesele yoktur ki, mezheplerin onda birleşmesi mümkün olmasın. Bu yüzden İslam âlimleri birlik sağlanan meselelere üstünlük vererek onun ışığında ihtilaflı meseleleri açıklayabilirler. Herhangi bir fikir ayrılığına neden olan mesele ile ilgili orta yolu seçip bunda birleşmek, şüphesiz olumlu olarak karşılanır, bu mümkün olmadığı takdirde ise birbirine karşı anlayışlı olmaktan başka çaremiz yoktur. Bu hiç de üzerinde ittifak ettiğimiz sağlam değerleri aşamaz. Unutmamalıyız ki, bizi birleştiren değerler ve prensipler, ihtilafa neden olan etkenleri ortadan kaldırmaya muktedir. Burada kaydedilmesi gereken önemli meselelerden biri de müçtehit âlimlerin içtihatlarını değerlendirmek ve bu konuda taassuba kapılmamaktır. İçtihadın giriştiği alan şeriatin ikinci dereceli veya zanni delillere dayanan meseleleriyle ilgilidir. Bu açıdan içtihat sonucunda farklı fikir ve düşünceler şekillenebilir. Örneğin, “bismillah”ın kıraatin başında okunması veya okunmaması, yüksek veya kısık sesle okunması ihtilaflı meseledir. Fakat kimi hangi mezhep âlimlerinin görüşü tatmin ediyorsa, onunla amel edebilir. Fakat başkaları için bu görüşü zorunlu görmemelidir. Dr. Vehbe Zuhayli şöyle diyor:

“Sahabiler ve tabiiler, şer’i meselelerin ayrıntıya ait kısımlarında aralarındaki ihtilaflara rağmen birbirlerinin arkasında namaz kılıyorlardı. Bu açıdan, farklı mezhepten olan Müslümanlar birbirinin arkasında namaz kılabilirler.[15]

Taassuptan uzak duran, ilme değer veren her bir Müslüman, Hz. Peygamberin (s) pak Ehl-i Beytinden sayılan, nübüvvet mektebinin yetiştirmesi kabul edilen İmam Cafer es-Sadık’ın (a), ondan ilim öğrenen ve faydalanan İmam Ebu Hanife’nin, hicret diyarının imamı kabul edilen Malik b. Enes’in, dünyayı ilmi ile bezeyen İmam Şafii’nin, on binlerle hadis ezberleyen ve bizlere ulaştıran İmam Ahmet b. Hanbel’n içtihatlarına göre namaz kıldıran kimselerin arkasında cemaatle namaz kılma konusunda asla tereddüt etmez. Onların içtihatlarına göre namaz kıldıranın arkasında namazı caiz görmemekle, o mezhep imamlarının arkasında namaz kılmamak arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. İslam âlimlerinin bu meselede bize miras olarak bıraktıkları güzel örnekler bulunmaktadır. Rivayete göre, İmam Şafii Bağdat’ta iken Hanefi mezhebinden olan cemaatle sabah namazını kılmış ve namazda kunutu terk etmiştir. Bunun sebebi ise, Ebu Hanife’nin mezhebine göre sabah namazında kunutun olmamasıdır. Şafii de cemaatin Hanefi mezhebinden olduğunu dikkate alarak Ebu Hanife’nin görüşüne saygı göstermiş ve kunut yapmamıştır. Namazdan sonra ondan kunut yapmamanın sebebini sormuşlar. O cevabında, “O’nun karşısında ona hilaf mı çıkacağım?!, diye buyurmuştur.[16] Şüphesiz bu âlimleri birbirlerine karşı edep ve saygıdan kaynaklanmaktadır.

İmam Rabbani, Hanefi olmasına rağmen Şafii cemaatinin olduğu yerde öne geçer ve cemaat namazında fatihayı okur, iki mezhebi birbiri – ne yaklaştırmaya çalışırdır. Yani hem imam, hem de memnum olduğu halde Şafiilerle namaz kılarken Fatiha’yı okurdu. Kunutta da bazen Hanefi, bazen de Şafii mezhebine göre amel ederdi.[17] Rivayet edildiğine göre Hanefi âlimi Kadı Ebu Usam, Kaffal’in bulunduğu camiye gitmiş, Kaffal onu görür görmez öne çekmiş ve mü – ezzine ikameyi Hanefi mezhebine göre okumasını söylemiştir. Kadı Ebu Usam kendisi Hanefi olmasına rağmen besmeleyi yüksek – ten okumuş ve namazı Şafii mezhebine göre kıldırmıştır.18 Müslümanların dikkatinin şu an yaşadıkları vahim duruma, yüzleştikleri problemlere, aralarındaki vahdet ve birliğin bozulmasına, zaruri olmayan meselelere boşuna ihtilafların yapılmasına yönelmesinin zamanı çoktan gelmiştir. Müslümanlar şunu da unutmamalıdırlar ki, parlak geçmişlerinde sahip olduklarına günümüzde de sahiptirler. Bu bitip tükenmeyen servet herhangi bir tahrife uğramadan bize ulaşan Kur’an-ı Kerim’dir. Müslümanları Kur’an yolunda sabitleştirecek temel bir etken vardır ki, o da vahdettir. Buna göre de yaşadığımız çağdaş asır, mutlaka Müslümanların uyanış asrı olmalıdır. Zamanın getirdiği zillet, tefrika ve parçalanmışlığın verdiği zarara dikkat ettiğimizde, yaşananlar vahdet meselesinin ehemmiyetini bize hissettirmektedir. Açıkça anlatmaktadır ki, kurtuluş yolu yalnız ve yalnız Allah’ın ipine yapışmakta ve birliktedir. Bu yüzden de İslam mezhepleri arasında var olan ortak prensiplere dayanıp sevgi, dostluk ve vahdete engel olacak küçük ve gereksiz ihtilaflara son verilmelidir.

EMİL RAHİMOV

KAYNAKÇA

  1. İslam Ümmetinin Hemreyliyi, Uluslararası Bilimsel Konferansın Tebliğleri, Bakü 20-21 Eylül 2005, 324 s.
  2. Al-fikh al-islami va adilatuh, http://taghrib.ir/russian/?pgid=63&scid=112&dcid=33955
  3. Abdulcelil Candan, Müslüman ve Mezhep, “Bir Mezhebe Bağlanmanın Tahlili, İstanbul 2004.
  4. استراتيجية التقريب بين المذاهب الإسلامية. مجموعة مقالات.نخبة من العلماء و المفكرين الاسلاميين. ط-المجمع العالمي للتقريب بين المذاهب الاسلامية.1427هـ-2006م.
  5. أحمد بن حنبل، المسند 5: 411
  6. رسالة التقريب- مجلة المجمع العالمى للتقريب بين المذاهب الاسلامية. جمادى الاولى و جمادى الآخرة. 16, 18/ 1427هـ – 2006م
  7. ما لا يجوز فيه الخلاف لعبد الجليل عيسى.65-71
  8. ابن قدامة، عبد الله بن أحمد بن قدامة المقدسي أبو محمد. المغني في فقه الإمام أحمد بن حنبل الشيباني. الناشر : دار الفكر – بيروت. الطبعة الأولى، 1405, عدد الأجزاء : 10

 

[1] Yunus 10/19.

[2] Bakara 2/213.

[3] İslam Ümmetinin Fikir Birliği, Uluslararası Bilimsel Konferansı Tebliğleri, 20-21 Eylül, Bakü 2005, s.324.

[4] Âl-i İmran, 3/103.

[5] استراتيجية التقريب بين المذاهب الإسلامية. مجموعة مقالات.نخبة من العلماء و المفكرين الاسلاميين.  ط-المجمع العالمي للتقريب بين المذاهب الاسلامية.1427هـ-2006م.

[6] Fetih, 48/29.

[7] Hucurat, 48/13

[8] Rum, 30/22.

[9] Hucurat, 49/13.

[10] أحمد بن حنبل، المسند  5: 411

[11] رسالة التقريب- مجلة المجمع العالمى للتقريب بين المذاهب الاسلامية. جمادى الاولى و جمادى الآخرة. c.16, 18/ 1427هـ – 2006م.

[12] Hucurat, 49/11

[13][13] ما لا يجوز فيه الخلاف لعبد الجليل عيسى, 65—71

[14] Bakara, 2/120

[15] Al-fikh al-islami va adillatuh, II, 281,  http://taghrib.ir/russian/?pgid=63&scid=112&dcid=33955

[15] ابن قدامة، عبد الله بن أحمد بن قدامة المقدسي أبو محمد. المغني في فقه الإمام أحمد بن حنبل الشيباني. الناشر : دار الفكر – بيروت. الطبعة الأولى، 1405 . عدد الأجزاء :10

[16] Abdulcelil Candan, Müsülman ve Mezhep, “Bir mezhebe bağlanmanın tahlili”, İstanbul 2004, s. 44

[17] Candan, Müslüman ve Mezhep, s. 45.