Sahih-i Buhâri mütercimi Ahmet Naim’in aynı başlığı taşıyan eseri ilk olarak 1963 yılında Abdullah Işıklar Yayınevi tarafından yayımlandı. Eserin ilk konusunu oluşturan bu kısım, İhvan Neşriyat tarafından 2005 yılında İstanbul’da yapılan 2. baskısından iktibas edilmiştir (s.3-12). 53 sayfalık kitapçığın diğer konu başlıkları şöyle:

 

Irkçılık Taassubu ve İslam, Irkçılığın Zararlarına Dair İslâm Tarihinden Örnekler, Soy-Sop Taassubu ve Bununla Öğünmenin İslâm’daki Durumu, Baba ve Dedelerle Öğünme Hakkında Hadis-i Şerifler.

Müslümanlar arasında ırkçılık davasının, diğer bir deyimle, ırka ve cinse bağlı taasubun belirlenmesi ve memleketin ölüm ve dirim meselelerinden biri haline getirilmesi meşrutiyetten başlar. Bu cehalet sebebiyle, Avrupa’dan aldığımız yabancı ve zararlı bir bid’attır. Zaten Avrupa’nın daima en zararlı şeylerini almak, iyi şeylerini de bozmadıkça tatbik etmemek bizim dikkati çeken en büyük felaketlerimizdendir.

Irkçılık davası dinen kötüdür ve benimsenemez. Dinin tabiriyle bir cahiliyet davasıdır. İslam’ın beka ve kıyamına, Müslümanların refah ve saadetine en müthiş darbedir.

Hemen hemen bütün Müslüman memleketleri ehl-i küfür eline geçmişken, bir avuç Müslümanın ben Türküm, ben Arabım, ben Kürtüm, ben Lazım gibi iddialarla birbirine karşı bağlarını gevşetmeleri hele düşmanlarımızın tecavüzkâr ayakları ta kalp evimize bastığı sırada deliliktir. Din ve iman, akıl ve muhakeme alanından uzaklaşarak, ırkçılık davasının aldatıcı serabı ardında koşan Arnavut kardeşlerimizin başına gelen büyük musibet bize ibret verici korkunç bir derstir. “Aynı sebepler aynı neticeleri doğurur” akıl ve tabiat kaidesine binaen bu gidişte devam ettiğimiz taktide bizim de başımıza gelecek musibet budur. Bu gidişle son İslam sığınağı olan bu memleket –Allah korusun- Arnavutluk gibi, küfür memleketi haline gelecektir.

Bazı Arap kardeşlerimizin ırkçılık davasıyla takip ettikleri gayeyi bilemezsek de “Türkçü” namını şiar edinen Türk kardeşlerimizle temasımız çok olduğu için takip ettikleri yol ve mesleklerini biliyoruz zannındayız. Kürt kardeşlerimiz ise –anladığıma göre- henüz bu hastalıkla hastalanmamışlardır. Bundan sonra da hastalanmamalarını Cenab-ı Hak’tan niyaz ederim.

Türkçülerle vaki olan münazara ve münakaşalarımızdan –beş senelik çalışmaya rağmen- hala kendilerine sağlam bir gaye seçmekte anlaşamadıklarını anlıyoruz. Nereye ve niçin gittiğini idrakten aciz ve bütün yaygaraları ‘uydum kalabalığa’ demekten ibaret olan toplumun ekseriyeti bir tarafa bırakılırsa Türkçülük öncüleri, büyüklerini, liderlerini, reislerini ikiye bölünmüş görüyoruz. Bir kısmı öz ‘Türkçü’ diğer bir kısmı ise ‘Türkçü-İslamcı’dır.

Öz Türkçüler tamamen yeni bir  ‘ideal’ icat etmek, biraz eski gelenekleriyle ilgi bağlarını kopararak yeni gelenekler meydana getirmek, ‘yeni bir iman’ ile ‘yeni bir kavim’, ‘yeni bir millet’ ortaya çıkarmak davasındadırlar. Bunların sohbet ve konuşmaları arasında en samimi ve makul olarak söyledikleri sözler, aşağı-yukarı şöyle özetlenebilir:

“Bizi ırkçılık gayesini takibe sevkeden şey, Türklerin içerden ve dışarıdan maruz kaldıkları tehlikelerdir. Şimdiye kadar bu devletin temel ve bekasını temin için can ve mal vergisini en bol olarak ödeyen Türklerdir. Bunca ıstırap, bunca belalar sonunda Türk unsuru zayıf düşmüştür. Maarifi, ticareti, sanatı ve hatta ziraatı mahvolmuştur. Bir vatanda yaşayan Müslim ve gayr-i müslim milletlerden ise, bu fedakârlıklarının şükranesi olarak daima cefaya, gönül kırmaya maruz kalmıştır. Artık kendisini toplayıp biraz da kendisine bakması, fedakârlıklarını diğer milletlere karşı kendine biraz kısarak hasretmesi zaruridir. Buna ise, yeni bir ideal, Türklük esasına dayanan bir mefkûre lazımdır. Her şeyden önce buna ihtiyacımız var. İslami bağ ise ancak ikinci derecede kalır. Ahret işlerini dünyada kendimize dert edinmekle bilmeyiz ki, o kadar büyük bir iş manası var mıdır? Biz bu dünyadaki saadetimizi temin etmenin yolunu arayalım. Din mefkûresi bizi mesut ettikçe biz arkasından koşabiliriz. Biz ise görüyoruz ki din hissiyatı gevşemiştir. Allah adının yüceltmekte Avrupalının sillesi manidir. Demek ki eski iman ile kurtulacağımız yok. Kurtaracak bir şey olaydı zaten bu hale gelmezdik. Milliyetçilik Avrupa’dan kopup gelen bir seldir. Bunu durdurmak, sirayetine engel olmak mümkün değildir. ‘Modernleşerek’ ilerleyeceksek Avrupa toplumundan ayrılamayız. Avrupa din ehramı ile hudut çizme modası çoktan geçmiştir. Biz de böyle antika ideallerden vazgeçmezsek müzelerdeki antikalar gibi namımız yalnız tarih sayfalarında okunur. Bunun için bu halk evvela Türk, sonra Müslüman olmalıdır. Böyle olmakla başka bir faydamız da vardır: Malumdur ki, Avrupalıların eline düşen İslam memleketlerini birleştirmeye imkân yoktur. Dâhilindeki İslam unsurları da İslam kardeşliği namına zannettiğiniz kadar yapışık değil. O halde Türkçülük mefkûresiyle Boğaziçi’nden ta Büyük Okyanus’a kadar aynı ırka bağlı ve aynı dili konuşan seksen milyon halkın bir vahdet bayrağı altında toplanması mümkünken buna neden çalışmayalım?”

Nasıl, mantık parlak, hülya tatlı değil mi? İtiraf ederiz ki ırkçı önderleri içinde böyle düşünen mefkûreciler ekseriyeti teşkil etmezler. ‘Türkçü-İslamcı’ olan diğer önderler ise, ne serden ne yardan geçmiyorlar. İslam mefkûresi ile ırkçılık mefkûresinin hiçbirinin feda etmek istemezler. Birincilerle burada uzun uzadıya münakaşa etmeyi lüzumsuz görüyoruz. Aşılamak istedikleri şey açıkça dinsizlik idealidir. Haktan dini alıp yerine, ona denk başka bir şey koyamayacağını; Allah kelimesini yüceltmek uğruna kılı deprenmeyen bir herifin tâ (Kamçatka) yaylalarındaki ırkdaşları için silaha sarılamayacağını; bin yıldan beri kardeşimdir dediği, bin yıldan beri sevinç ve kederine iştirak ettiği, uğruna hayatını fedadan çekinmediği din kardeşini bırakan bir kimsenin, Sibirya’nın bilmem hangi buz ovalarında Hıristiyan mı, Şâmâni mi belli olmayan yahut kardeşini sevemeyeceğini düşünemeyen; Türklerin ikbal devrinin İslam’a sarılma devrine tesadüf ettiğini, gerilemesi ise iman ve akidenin gerilemesinden itibaren başladığı hakikatini gizleyen kimselerle münakaşa yeri herhalde bu makale değildir. Biz yalnız ‘Türkçü-İslamcı’larla dertleşebiliriz. Çünkü bunlarla İslam dairesinde anlaşmak onlara hakikati, din namına kabul ettirmek daha kolaydır kanaatindeyim.

‘Türkçü-İslamcı’ olan öderlerle yaptığımız konuşmalar diğer arkadaşlarından nispet kabul etmeyecek derecede insaflı olduklarını ispat ediyor. Bunlar vakıa Türk unsurunun zayıf olduğundan, yardıma muhtaç bulunduğundan bahsediyorlar. Fakat İslam camiasını kırmak istemezler. Bu camia hem diğer İslam unsurlarının ayrılmaması, hem de Türklerin kolaylıkla gelişmesi ve ilerlemesi için lüzumlu sayarlar. Yalnız bir noktada yanılıyorlar: “Türklük camiası İslam camiasını kuvvetlendirir. Irkçılık davası İslam davasına aykırı değildir. İki ideal birbirine karşı durmaz. Aksine olarak biri diğerini tamamlar ve biri ötekinin husulünü kolaylaştırır. Maalesef iman ve inançtan nasipsiz olan birçok gençleri hiç olmazsa vatan ve millet sevgisi namına İslam camiasına ısındırmaya çalışabiliriz” diyorlar ve ‘din imanı’ yanı başına bir de ‘ırkçı iman’ yerleştiriyorlar. Hatta içlerinde iman ve İslam bağlılığında hiç şüphe etmediğim bazı kimselere rastladım ki, kavmiyetle övünmesi İslami duyguya hiç zarar vermez, bilakis bir insan velev Müslüman olan diğer milletlere karşı varlık gururu hissesiyle öğünürse pek yüksek bir mertebeye yükselmiş olur diye cidden inanıyor.

İşte bu kimseler bir münazara sonunda davayı kaybederek açık hakikate karşı takatsiz kalınca özür makamında: “Ne yapalım? Biz bu propagandamıza son verirsek Türklük mahvolacak. Arnavutlar, Araplar bizden önce bu davaya kalkıştılar. Biz nefis müdafaası mevkiindeyiz. Bu savunmamızdan Müslümanlara bir zarar geliyorsa kabahat bizde değil, ilk başlayanlarda, taarruz edenlerdedir. İlk başlayan daha zalimdir” diyorlar.

Arap milliyetini güdenlere: “Niçin böyle yapıyorsunuz?” diye sorarsanız onlar da bin dereden su getirerek haklı olduklarını ve müdafaa mevkiinde bulunduklarını söylerler. Ve ayniyle Türk kardeşlerimiz gibi ‘İşe evvel başlayan daha zalimdir’ sözünü tekrar ederler.

Kim kime zulmetmiş, bunu araştıracak değiliz. Biz her iki tarafta da dine aykırı, İslam ruhuyla bağdaşmaz kötü bir iş görüyoruz.

Unsur ehake zalimen ev mazlûmen: Kardeşine zalim olsun, mazlum olsun yardım et” hadis-i şerifine uyarak hepsine yardım etmekle yani doğru ve hak yola çağırmakla kendimizi sorumlu görüyoruz. Bunun için ‘Türkçü-İslamcı’ kardeşlerimize deriz ki:

Türk’ün yardıma muhtaç ve sizlerin irşat himmetine hakikaten muhtaç olduğu inkâr edilemez. Türk’ü, bundan sonra da zarara sevk edecek yorgunluklara bırakıp dünya ve ahiret saadetini düşünemeyecek hale getirmek hakka uygun değildir. Onun içtimai hallerini yükseltmek, verim kuvvetini çoğaltmak, maneviyatını takviye etmek, iyi hasletlerini çoğaltmak, kötü hallerini gidermek cidden takdire değer, Allah ve insanlar katında makbul ve güzel bir iştir. Buna ulaşmak için diline hizmet etmek, edebiyatını ruha gıda alacak hale getirmek, ilmi ve ameli kuvvetini artırmak pek mübarek bir vazifedir. Hatta bu vazifede aslen Türk olmadığı halde Türk lisanı ile konuşan diğer Müslüman kardeşlerin de yardıma koşması dini bir vazifedir. Nitekim bizim yaptığımız başka bir şey değildir. Fakat bu içtimai hizmetlerin görülmesi hiçbir vakit sizleri cevaz hududu ötesine geçerek cahiliyet davasına, soyla ve geçmiş atalarla öğünmeye götürmemelidir. Dil, lûgat bir karşılıklı anlaşma vasıtasından ibarettir. Bunu güzel kullanınız da fenalıklara alet etmeyiniz. Türk’ü, muhtaç olduğu dini ve dünyevi ilimlerin hepsine anlayacağı basit veya yüksek bir dil ile aşina ediniz. Kütüphanesini dünyanın en zengin kütüphanesi haline koyunuz.

Türk’ün tarihini İslam tarihinden ayırmayınız. Biraz kendinize gelip insaf ederek düşününüz. Dört beş senedir bu ham davanın arkasına düştünüz. Hesap ederek Türklere yaptığınız hizmetlerin yekûnunu toplayınız. Edebiyata, din kaidelerine, lûgatına, ilmine, sanatına, ticaretine, ziraatine, ilave ettiğiniz şey nedir?

Ona kuru bir benlik davasından fazla olarak biraz da öteki kardeşleriyle bozuşmaktan başka ne kazandırdınız? Bir kere gayenizi ‘Öz Türkçüler’le tamamıyla birleştiremediğiniz için ne demek istediğiniz layıkıyla anlamayan halk tabakası ne yapacağını bilemiyor. Kendilerine, “Sizin atalarınız kahramandır, Bozkurthan’dır, Oğuzhan’dır, Cengizhan’dır, Hülagühan’dır, bilmem ne handır” dediniz. Onlar da inandılar. Bin yıldan beri diğer milletlerin kanıyla karışa karışa Türklüğe lisandan başka bir nispetleri kalmadığını, hatta birçoklarının Türklüğü –sonradan öğrenilmiş lisandan dolayı- sırf arizi bir şey olduğunu akıllarına bile getirmeyerek kendilerini hakikaten bu saydığımız müşriklerin öz evladı zannediyorlar. Ve deliliğin son gayesi olmak üzere Cengiz’in ‘Muhaddes toprağına!’ ‘Mukaddes zararına!’ kasem (yemin) ediyorlar.

Bu dava sahiplerinin kaç tanesinin üçüncü batına kadar muhlis Türk çıkacağı cidden merak edilecek şeydir.  Bununla beraber sizin bize tanıttığınız gayenizden cidden uzaklaşan bağlılarınız, ayrılığı isimleri değiştirmeye kadar vardırıyorlar. İslamî olan isimleri Gündüz Beyler, uyanık beyler, Gök Beyler, Konur Beyler, acayip değişikliğe uğruyor. Şanlı Peygamber Efendimiz Hazretleri tebliğ buyurdukları dine giren Müslümanlara tebdil namı takmamışlarsa da sevdikleri bazı kimselerin isimlerini, kötü bir manayı taşıyan cahiliyet isimlerini değiştirirlerdi. Mesela: Zeyd-ül-Hayl ismini Zeyd-ül-Hayr’e, Abd-ül-uzzâ ismini Abd-ür-Rahman’a, Asi ismini Muti’e, Asiye ismini Cemile’ye çevirdiler. Bundan dolayı olacak ki, sonradan İslam dinine girerek ihtida edenlerin isimlerini değiştirmek adet oldu. Sizinkiler ise o güzelim İslam adlarını güya Türklük aşkına kulaklarının duymadığı bugünkü tuhaf isimlere çeviriyorlar. Müşrik olan sahte ecdada (atalara) intisabın, yeni bir dine girmişlerin vaftiz adını andıran isimlerin Türk’ün yükselme ve ilerlemesiyle olan münasebetini –ayıp değil â- anlamıyoruz.

Kavmiyet (Milliyet) hesabına dalaletin bu kadarı ile yetinilse yine öper başımıza koruz. Siz, bir de ‘Ergenekon’dan kurtuluş bayramı’ diye yeni bir bayramı dirilttiniz, hatta icat ettiniz. Kulüpleriniz gazetelerle birbirlerini hararetli hararetli kutladı. Türk ile Türk olmıyan, müslim ile gayri müslim bu beklenilmeyen emr-i vakı karşısında susup hayretler içinde kaldı. Siz eğer eski müşrik Şâmâni’lerin eski hatıralarını dirilterek bu bayramı millete peşkeş ediyorsanız söz ve hareketlerinizde mühim bir tenakuza (çelişmeye) düşmekle ayıplanmış oluyorsunuz. Çünkü ‘ilerlemek için gözünüz istikbalde olmalı’ dediğiniz halde, bugün hiçbir Türk’ün kalbindeki his tellerini oynatamayacak olan bilmem kaç bin senelik efsanevi hurafeleri boşuna canlandırmaya çalışıyorsunuz. İtiraf ederim ki, yine bu mevsime tesadüf eden paskalya yortuları beni ne kadar duygulandırmışsa ‘Ergenekon’ da o kadar mütehassıs oldum. Hatta paskalya ismine bile kulağımız daha ziyade alışkındı. Yok, eğer bu bayramı hiç yoktan icad ve ihdas ediyorsanız bu icadınız her halde boşa gidecek bir şey değildir. En az bin yıldan beri bayramlarına, matemlerine iştirak eden; saadetlerinden, kederlerinden, felaketlerinden hissedar olan Türk kardeşlerinin bugünden itibaren yalnız başlarına bayram yaparak sevinç göstermede yalnız kalmaları, hiç şüphe yok ki diğer Müslüman kardeşlere bir ayrılık hissi verir. Kalplerini incitir. Şikâyetlerim bunlarla kalsa yine iyi. Sizin açtığınız o kavmiyet (milliyet) bayrağının gölgesine sığınanlar arasında öyle çılgınlar vardır ki, ‘en önce vatan hissini kalplerine aşılayan’ meşhur edibimiz merhum Kemal Bey’i ‘Celâl’ piyesinde ‘Türklük gayesini İslamiyet’e feda ettiğinden dolayı’ tenkid ediyor (hatalı buluyor) ve ham iddiasına göre bu büyük hatasını (!) bunca vatan hizmetlerini bile affettiremeyecek kadar ağır buluyor. Bir diğeri de zavallı Türk kavminin bütün felaketlerini kendisine yabancı olan İslam dininde bularak ‘şamani’ mezhebine dönmeyi tesviye ediyor.

Ey Türkçü-İslamcı kardeşler, işte görüyorsunuz ki ne kadar iyi niyetle çalışsanız Hak tarafından yasak edilmiş yollardan maksada ulaşmak mümkün değil. Bütün iyi niyetleriniz korktuğunuz ters neticelerin vücut bulmasına engel olamaz. Sizler, öz Türkçüler gibi insafsız da değilsiniz. O halde felaket büsbütün sarpa sarmadan geçmişi telafi etmek, İslamiyet namına, insaniyet namına, hatta bu gidişle geleceğimden pek ziyade korktuğum Türklük namına sizden niyaz ederim, istirham ederim, halkı ‘Çifte mefkûre (ideal) sahibi etmeyiniz. İçinizde üç vatan sahibi olmak isteyenleriniz de varmış. Hâlbuki yine Türk atasözüdür: “Çatal kazık yere girmez” derler. Siz bu çatal mefkûreyi, üç başlı vatan kaygısını kimin kalbine sokabilirsiniz? Siz yine halis İslam gayesinden şaşmayınız. İslam gayesi Türklüğü kurtarır. Çifte gaye ile de hiçbir iş görülemez.

İki gaye takip eden kimse mutlaka birini daha ulvi bir gaye edindikten sonra, diğerini onun içinde eritecek, kaynatacak ve iki gayeden, düşük olanını en ulvi tanıdığı gayeye olan ilgisi nispetinde sevecektir. Birine olan sevgisi diğerinin hatırı için olacak. Öyleyse Allah rızası için, Türklerin yüzünü Kâbe’den Turan’a çevirmekten vazgeçiniz. Her iki tarafa bakmayı kimseye tavsiye etmeyiniz. Çünkü yönler birbirine zıttır. Aynı zamanda her ikisi birden görülemez. Türkler ya Kâbe’ye dönüp –bin yıldan beri olduğu gibi- Turan’ı arkada bırakacaklar, ya Turan’a bakıp Kâbe’yi unutacaklar. Bazen birine, bazen diğerine bakanlar ise “Ne ondan ve ne de bundan olmayan, ikisi arasında bocalayanlar” zümresine gireceklerdir. Tereddütlü zümreden ne hayır geleceğinin lüzumlu açıklamasını umarım ki bana bırakmazsınız.

Dinsiz olan gençliği, imana getirmek, onları din namına avlamak için ırkçılık oltasını kullanmaya hacet yok. Hatta bu hareket zarar bile verir. Zira ırkçılık av çengeli zehirlidir. Onu yutanlar zaten dinsizlikle malul hastalarsa, bu zehir ile şifa bulamazlar. Eğer dindar iseler o zehiri yuttuktan sonra kurtulamazlar. Her halde şuna emin olmalısınız ki, İslamiyet’i, şiddetle men ettiği şeylerle barıştıramazsınız. Soy taassubunun dinimizin yasakladıklarından olması, dünyada en son gaye olan Müslümanlar birliğini vücuda getirmek içindir. Siz ve hele öz ‘Türkçü’ olan çalışma arkadaşlarınız Türklük gayesine ne kadar düşkün ise dinin sahibi de Müslümanlık gayesine sizin tasavvurunuzdan bin kat daha düşkündür. İslam ağacının hoş meyvelerini taşıyan dal budakların baltalanması için yine şeraitin müsaadesinden medet umanlar, pek büyük gaflet gösterirler!

Bir anda hem İslam’ın hamd sancağı, hem de cahiliyet sancağı altında bulunmak muhaldir. İslamiyet’e ne kadar yapışsanız, Müslümanlarla ne kadar muhabbetli kardeş olsanız ‘Türkçü’ unvanı altında seçkinliği gösterir gaye edinmeniz, herhalde bir ayrılık fikri verir. Bu ayrılık da git gide diğer Müslümanlara karşı bir kaygısızlık, bu da zamanın geçmesiyle dargınlık ve düşmanlık doğurur. Ne yapsanız bundan kaçınamazsınız. “Bir insan kendi milletini (kavmini) sevmekle diğer Müslümanları niçin sevmesin? ” demeyiniz. Zira bu itirazınız çok su götürür. Öteden beri kendilerini kardeş bilenler arasına azıcık olsa bile bir ayrılık cefası girerse oradaki sevgi, düşmanlığa dönme ihtimali galiptir. Ve hepimiz biliriz ki aile tatsızlıklarından doğan dargınlıklar, yabancılara düşmanlıktan çok daha şiddetlidir. Bilirsiniz ki dünyadaki bütün bu ayrılık ve ihtilafların kaynağı ya iki batılın, ya da hak ile batılın ortaya çıkışıdır. İslam arasındaki ihtilaf ve ayrılıkların yekûnuna bir şey daha ilave etmeyiniz.

Binaenaleyh en doğruyu seçerek ‘Türk gelenekleri’ diye İslam binasını yıkmaya çalışmış bir takım müşriklere tapınmayı men etmek, vaftiz isimlerine benzeyen tuhaf isimlerden vazgeçmek, Ergenekon’ları bir daha tazelemeye ciddi bir tövbe ile tövbe etmek, ‘Türk ve Müslüman’ yahut ‘Müslüman ve Türk’ tabileri gibi ayrılık manasını vehme getiren çirkin atıflarda sarfınazar etmek, hülasa ayrılık kokusunu verecek her türlü tavır ve hareketlerden uzaklaşmak lazımdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in şeriatının çizdiği saadet ve selamet içinde Türkler için istediğiniz kadar çalışınız Türkleri istediğiniz kadar irşat ediniz. Cengiz’in yararını bilmek, İlhan’ın yurdunu tanımak, Altınordu’yu anmak bize lazım değil. Geçmişlere şirk koşmakla övünülmez. Bize, İslam dinini getiren Hz. Muhammed (a.s.)’ı, İslam yurdunu, İslam mücahitlerini bilmek, tanımak lazım. İslam şerefine karşı ırkın cinsiyet şerefi, dile bile alınmaz. (“Femâzâ ba’de’l-hakki ille’d-dalâl: Haktan sonra sapıklıktan başka ne var?”)

Türkçü-İslamcı kardeşlerimize samimi olarak nasihatımız budur. Irkçılık hevesiyle gözleri kararmış olan Arap kardeşlerimize de söyleyeceğimiz budur. Fakat bunların şu meziyet ve haklarını inkar etmeyelim ki, övünme şerefini İslam devrinin ötesine sıçratmadılar, ne Ebuleheb ile, ne Ebu Cehil ile, övünmeyi henüz akıllarına getirmedikleri gibi, cahiliye bayramlarından hiçbirini kutlamayı hatırlarına getirmiyorlar.

 

Ahmet NAİM