ANALİZ

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE DENGE ÇİZGİSİ ŞÜRA VE ALLAH’A DAYANMAK

Bünyamin DOĞRUER

     Kuran-ı Kerimde “ŞE” ve “RE” kökünden gelen (şûra-müşavere-istişare) kavramları Mekkî surelerde bir ayette (Şûra 42/38), medeni surelerde ise iki ayette (Bakara 2/233-Ali İmran 3/159) kullanılmaktadır.

Şûra/istişare herhangi bir konuda doğruya ulaşmak veya yaklaşmak için bir başkasının görüşüne başvurmaktır. Toplanıp meşveret eden cemaate şura denir. İstişarenin lügat manası ile ıstılah manası arasında yakın bir bağ vardır. Çeşitli görüşlere başvurmak suretiyle doğruyu elde edebilmek veya ona yaklaşmak, arının çeşitli çiçeklerden gerekli malzemeyi alıp işledikten sonra ortaya çıkardığı balı kovadan alması gibidir.

Kuran-ı Kerim olayın ehemmiyetini şu şekilde ortaya koymuştur. “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlara affedilmeleri için Allahtan mağfiret dile ve iş hususunda onlarla müşavere et. Karar verince de Allah’a dayan, çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever” Ali İmran 3/159

    “Onlar ki, rablerinin çağrısını kabul ederler namazı dosdoğru kılarlar, işleri de aralarında istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler.” Şura 42/38

Allah, işleri müşavere (danışma) ile yürütmeyi sırf kendisinden sonraki kuşaklar, müminler istişare konusunda peygamberin yolunda gitsinler, ümmet için bir sünnet olsun diye emretti. Hz. Peygamber Uhud savaşında ashabı ile istişare etti. Bunun sonucu Hz. Peygamber’in görüşü aksineydi. Çünkü ashabın çoğu Medine’den çıkmak ve açık alanda savaşmak görüşündeydiler. Hz. Peygamber ise Medine’den çıkılmaması düşmanın şehirde karşılanması görüşündeydi. Sonuçta Uhud da ağır bir yara alındı.Buna rağmen inen ayette müşavereye devam etmesi emredildi. Onlarla bir daha müşavere yapma denmedi. Kararlar ortak alınmışsa sorumluluklar da ortak paylaşılmalıydı. Yine Hz. Peygamber Uhud savaşından sonra ashaba hiç sitem etmemiş. Beni dinlemediniz, sizin yüzünüzden oldu gibi bir havaya girmemiş yenilginin faturasını onlara kesmemiştir. Daima ortak karara saygılı hareket etmiş, hoşgörülü ve yumuşak davranmıştır.

Müminlerin ferdi ve ictimai işleri şura iledir. Yani işler hem aralarında istişare ile hem de şûra denilen bir heyetin kararıyla yürütülür. Toplumsal, ekonomik ve siyasal bütün işlerini müşavere ile yürütürler. Şûranın esası ve işleyişi de kamunun görüşlerini temsil edebilecek içtihad sahibi (hallü akd) erbabının toplanıp müzakere etmesiyledir. Fakat kendi işlerine de kendileri sahip ve hakimdirler. Başkalarının elinde esir değildirler. Aralarında dayanışma vardır ve dağınıklık yoktur. Toplanıp söz birliği etmesini bilirler. Bir zulme ve saldırıya uğradıkları zamanda kendilerini savunurlar. (Şura42/36-39) Yardımlaşır ve gerektiğinde düşmandan intikamlarını alırlar. Haklarını müdafaa eder haksızlığa boyun eğmez zilletten hoşlanmazlar. Düşmanlık ve tecavüz edenin cezasını verirler. Aşırıya gitmeyip adaletle hareket ederler. Ve bunun için başka bir milletin himayesine sığınmazlar. Kendi milletlerinin güç birliği ile zalimlerin ve tağutların hakkından gelirler.

Bütün bunlar gösteriyor ki müminleri müstakil bağımsız bir dünya siyaseti olmalıdır diyoruz. Çünkü hali hazırda halkı Müslüman olan devletlerin siyasi durumlarına ve dünya düzenine bu Müslüman halkların nedenli bağımlı bulunduklarına baktığımız zaman gerçek mümin bir yapı/ümmet özelliklerini taşıyan siyasal bir yapının bulunmadığını görüyoruz.

Yani olan ile olması gereken arasında büyük bir aykırılık mevcut. Müslümanlar kendi işlerine kendileri sahip değil. Hep başkalarının yönlendirilmesi ve güdümüyle vaziyet alıyorlar. Bu zillete düşmelerinin asıl sebebi, İslam’a olan bağımlılıklarının, rablerine olan güvenlerinin azalmış olmasıdır.

Şûra, istişare demek, nasla belirlenmemiş iş konusunda seçenekler ve ihtimaller belirlemektedir. Yani sabit helaller ve haramların söz konusu olmadığı her halde şûra söz konusudur. Allah, yönetimde şûra ilkesini getirmiştir. Yukarda belirttiğimiz ayeti kerimeler Müslüman ümmet için şûranın temel bir ilke olduğu ve İslam düzeninin bundan başka bir ilkeye dayanmadığı konusunun hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak kadar kesin olduğunu vurgular.

Şüphesiz İslam bir ümmet inşa edip eğitiyordu. Onu önderlik makamına hazırlıyordu. Bu nedenle olgunlaşıp pratik hayattaki davranışlarının üzerinden vesayetin kaldırılması için Resulullah’ın hayatındaki pratik uygulama ile eğitilmeleri gerekiyordu. Şayet olgun bir önderliğin varlığı şuraya engel teşkil etseydi, her yandan düşmanlar ve tehlikelerle kuşatılmış ve henüz yeni olgunlaşmakta olan İslam ümmeti için çok önemli bir sonucu getirebilecek Uhud Savaşı gibi en tehlikeli durumlarda buna başvurulmazdı. Ve yine pratik ve fiilen ümmetin oluşmasına engel olsaydı bunca tehlikeli bulunan bir işte önderlik kurumu şuradan bağımsız davranabilseydi olgun bir önderliğin varlığı en tehlikeli işlerde şuranın yerini tutabilseydi yüce Allah’tan vahiy olan Hz. Muhammed’in varlığı, Müslüman ümmeti o gün şura hakkında yoksun kalmasına neden olabilirdi. Özellikle Müslüman ümmetin oluşması için tehlikeli olan şartların gölgesinde ve beraberinde getirdiği bunca acıdan sonra Yüce Allah, sonuç ne olursa olsun, zarar ne derece büyük olursa olsun saftaki bölünme ne kadar tehlikeli olursa olsun verilen kurbanlar ne denli acı verirse versin tehlikeler her yanı sarmışta olsa en kritik işlerde bile şura ilkesinin uygulamasının gerekli olduğunu biliyordu çünkü bunların hiçbiri pratik hayatla pişmiş görüş ve uygulamanın sorumluluğunun bilincinde ve farkında olan bir ümmetin oluşmasına engel teşkil edemezler.

Şûranın görevi en isabetli görüşü ortaya çıkarmak ortaya atılan ihtimallerden birini seçmektir. İş bu noktaya varınca şûranın rolü biter artık uygulama fonksiyonu devreye girer. Allah’a güvenip dayanarak kararlaştırılan görüşü büyük bir azim ve kararlılıkla uygulama işi Allah’ın çizdiği kadere sonuçları dilediği gibi yönlendiren Allah’ın iradesine bağlar.

Rasulullah, Rabbani ve Nebevi zırhını giyerken ümmete şûrayı, görüş bildirmeyi en tehlikeli ve en büyük işlerde uygulama sorumluluğunu öğretiyordu. Şûradan sonra hareket etme Allah’a güvenip dayandıktan sonra kendini Allah’ın kaderine teslim etmekten ibaret ikinci zırhını da kuşanıyordu. Uhud Savaşı öncesi ve sonrası O’nu kararından döndürmemiştir. O sahabelerine muazzam bir ders vermek istiyordu.

İstişare ederken göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri kime veya kimlere danışılacağı konusudur. Bu husus yapılacak olan bir işin hayırla neticelenmesine önemli derecede etki eder. Bu yüzden danışılacak olan kişinin iyi bir Müslüman/dindar, zeki, tarafsız, sır saklayabilen, ferasetli, samimi, sağlam fikirli, basiretli, kıskanç olmayan, faziletli, insan psikolojisinden anlayan, doğruluk, güvenilirlik gibi değerlere sahip olmasına dikkat edilmelidir.

İstişare şüphesiz pişmanlığa karşı sığınaktır. İstişare zemini hür iradenin hür vicdanın baskı altına alınmadığı bir ortam olmalıdır. Şu kararı verirsek şunu kırmış oluruz, o rahatsız olur, şunu küstürürüz gibi ortamlarda istişare olmaz.

İstişare ortamlarında mutlaka ihtilaf olabilir. Ama bu ihtilaf canlılığın, ilerlemenin, düşünce zenginliğinin göstergesidir. Eğer muhalefet olmazsa, eleştiri olmazsa orada donukluk, durağanlık ve kokuşma başlar.

İstişare müminlerin bir vasfıdır. İstişare ben bilirim diyen insanın yönelmek isteyeceği mecra değildir. Ancak; ”Her bilenin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.” (Yusuf 12/76) diyebilen kişi yani kulluğunun, uluhiyete ait sıfatlardan uzaklığının gerçekten idrakinde olan biri hakkıyla istişare edebilir.

Velhasıl, ümmeti yeniden diriltmek, dünya halklarına İslami ve adaletli çözüm göstermek istiyorsak şûra ilkesi yeniden ele alınıp günümüz dünyasında uygulanabilirliği müzakere edilmelidir.