Şekli ve yapısı belirlenmiş olan bu düzenli ibadetler arasında ise özellikle dua, oruç, kurban ve hac öncelikli bir yer tutar. Bu ibadet biçimlerinin şekli ve muhtevası her inanç sisteminin kendi özelliklerini yansıtır. Örneğin tevhid merkezli din anlayışını temel alan İslam’da bütün ibadetlerin merkezinde bu akidenin yansıması bulunur. Allah’ın mutlak birlik ve tekliğiyle kişi yaşamında Allah’ın iradesinin merkeziliği İslam ibadetlerinin de özünü oluşturur. İsa Mesih merkezliliği ya da Kristosentrizmi temel alan Hıristiyanlığın ibadetlerinde ise İsa merkezlilik öğretisi esas alınır. Buna göre örneğin duanın amacı Mesih’te olmanın ya da Mesih aracılığıyla arınmanın salğanması, kurban ritüelinin amacı ise Mesih’le birleşmenin gerçekleşmesidir. İsrailoğullarının seçilmişliğine dayalı bir etnosentrisizmi esas alan Yahudiliğin ibadet anlayışına da bu merkezi doktrin damgasını vurur. Bu doğrultuda her bir dinin yaklaşımının kendine özgü olduğu ve taşıdığı amaç ve fonksiyonlar açısından dinin öngördüğü ibadetlerin bir diğerinden bağımsız yapıda olabileceği söylenebilir. Bununla birlikte bu ibadet tarzları arasında yapılacak bir karşılaştırma farklılıklar yanında birçok benzerliği de ortaya koyabilir.

Kadim dini geleneklerden Yahudilik, Hıristiyanlık ve Budizm gibi günümüzde de varlığını sürdüren birçok İslam dışı dini geleneğin ibadet anlayışında kurban ve haccın önemli yeri vardır. Kur’an-ı Kerim çeşitli ibadet biçimlerinin tarih boyu insanlığa Allah tarafından emrolunduğunun altını çizer. Oruç ve namaz gibi ibadet biçimleri yanında kurban ve hac da geçmiş dönemlerden itibaren Allah’ın insanlara vaz’ ettiği ibadet biçimleri arasında zikredilir. Kurbanla ilgili olarak Allah’ın kendilerine rızk olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmenin her ümmete meşru kılındığı (Hac 34) vurgulanır. Bu doğrultuda düşünüldüğünde hemen hemen bütün dini geleneklerde kurban ibadetine bir şekilde yer verildiği dikkati çeker. Her gelenek kurbanın şeklini ve çerçevesini kendi yapısına göre belirlemiştir; ancak bütün dini gelenekler kurban ibadetini günahlardan arınma, tövbe, şükür ve kefaret gibi amaçlarla ifa etmektedir. Bu ibadette insan değerli gördüğü bir varlığını, bir hayvanı ya da mahsule ait bir ürünü tapındığı, tazimde bulunduğu yüce varlık ya da varlıklar için feda etmektedir. Hac konusunda da Kur’an’da geçmiş döneme ilişkin anlatılarda özellikle Kâbe ve Hz. İbrahim ön plana çıkarılır. Kâbe’nin tavaf edilmesi vurgulanarak “İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler” denilir (Hac 27). Geçmiş dönemlerden itibaren insan hayatında önemli yer tutan bu ibadet, çeşitli yorum farklılıklarına rağmen bugün de hemen her dini gelenekte bir şekilde mevcuttur ve dolayısıyla evrensel bir karakter taşımaktadır.

Kurban ve Haccın gayesi[1]

Kurban ve hac diğer ibadet biçimlerinde olduğu gibi çeşitli amaçlara yönelik olarak ifa edilir. Kurban ile hac ibadeti çoğunlukla iç içe olan ritüellerdir. Hac töreni kurban ritüelini de içerir. İslam dışı dinlerde kurban her inanan kişinin yaptığı bir ritüel olmakla birlikte bu ibadetin belirli ritüelleri sıradan herkes tarafından yapılmaz; genellikle din adamlarınca ya da bu törenler için özel olarak yetiştirilmiş ehil kişilerce idare edilir. Kurban törenleri bu bağlamda din adamları ya da kurban törenlerinde yetkili olan kişiler için bir kazanç kapısı işlevi de görür. Kurban törenlerini yönetme hizmeti karşılığında onlara bir ücret ödenmesi genel bir uygulamadır. Bu konuda birçok dini gelenekte benzer durumlara rastlanır. Törenler genellikle tapınaklarda ifa edilir ve tören sonrası rahipler verdikleri hizmet karşılığı bir ücret alırlar. Örneğin Yahudi geleneğinde kurban törenleri tapınakta rahiplerce yönetilen bir tören olarak ifa edilirdi. Benzer şekilde Hıristiyanlıkta bir çeşit kurban töreni olan Evharist ayini de kiliselerde rahipler tarafından idare edilir.

Kurban ibadetinin en önemli amacı kutsal varlıkla irtibat kurmaktır. Bu vasıtayla ona tazimde bulunmanın, tapınmanın, onu yüceltmenin ve onunla yakınlaşmanın mümkün olduğu düşünülür. Kutsal varlığa ya da varlıklara kurban sunulurken kutsiyetin çeşitli özelliklerinin göz önünde bulundurulması gerekir. Bazı dinsel geleneklerde en üstün olduğu kabullenilen yüce varlığa doğrudan tazimde bulunmanın mümkün olmadığına inanıldığından ona doğrudan kurban sunmanın ya da kurban üzerine onun adını anmanın doğru olmadığı düşünülür. Örneğin Ortaçağ Harranlılarının tanrılar panteonunun en tepesinde yer verdikleri yüce varlığa bu sunumlar doğrudan takdim edilmez, kurban sunumu esnasında onun adı anılmazdı. Zira bu üstün varlık adeta Eliade’nin deus otiesus olarak tanımladığı bir üstün güç olarak düşünülürdü. Kendisine doğrudan ulaşılamayan ve tapınılamayan bu üstün varlığın aracısı olduğuna inanılan diğer tanrısal varlıklara ancak kurbanlar sunulabilirdi. İbn Nedim’in görüşlerini rivayet ettiği Sarahsi’ye göre, Harranlıların bazıları yüce üstün gücün/yaratıcının adına kurban sunmanın kötü bir şey ve talihsizlik olacağını düşünürlerdi; zira onların düşüncesine göre yüce tanrı sadece önemli işleri yürütür, sıradan işleri ise yeryüzünün yöneticiliğini de kendilerine bıraktığı diğer aracı varlıklara bırakırdı (İbn Nedim, Fihrist, 318). Benzeri bir geleneğin cahiliye dönemi Arap putperestleri arasında var olduğu da bilinmektedir. Zira onlar da üstün varlık olduğuna inandıkları Allah’ın doğrudan adını anmaz ve ona doğrudan tazimde bulunmazlar; ancak bazı aracı kutsal varlıklar yoluyla ona ulaşmaya çalışırlardı.

Özellikle putperest geleneklerde kurban ibadetinin genellikle tapınaklar ya da benzeri kutsal mekânlarda kutsiyeti temsil eden semboller önünde yapılmakta olduğu dikkati çekmektedir.

Kurbanın önemli bir amacı da günahlara kefaret olmasıdır. Birçok dinsel gelenekte işlenen günahların, suçların ya da manevi kirlenmelerin karşılığı olarak kurban sunulur. Sunulan kurban bazı dinlerde işlenen günahtan rahatsız olan, öfkelenen ya da kızan tanrının ya da tanrıların öfkesini dindirmek, onları yatıştırmak amacına yöneliktir. Bazı inanç sistemlerinde ise tanrısal varlıklara ya da ruhlara sunulan kurbanlar onların açlığını gidermeye ve böylelikle onları memnun etmeye yöneliktir.

Kurbanın bir diğer amacı olarak ise şükretme ön plana çıkar. Birçok dinde kişiler kendilerine bahşedilen nimetlere teşekkür etmek amacına yönelik olarak kurban sunusunda bulunurlar. Örneğin hasadın ilk ürününün kutsal varlıklara sunulması ya da kurban amacıyla kesilip veya toplanıp fakirlere dağıtılması bu doğrultudadır.

Kurban törenleri bazı kutsal hadiselerin anılması ya da bazı önemli olayların hatırlanması bağlamında da düzenlenir. Doğum, ölüm, evlilik, önemli bir göreve gelme ya da atanma gibi durumlarda kurban sunmaya yaygın şekilde rastlanır. Atalar ve imparator kültünün yaygın olduğu antik ve günümüz geleneklerinde atalarla ilgili özel günlerde ya da imparatorların doğum günleri ve benzeri zamanlarda kurban sunma geleneğine rastlanmaktadır. Örneğin Miladi ilk yüzyıllarda Anadolu, Makedonya, Yunanistan ve benzeri bölgelerde imparatorluk kültünün oldukça yaygın olduğu ve imparatorların doğum tarihleri ya da iktidara geliş yıldönümlerinin kurbanlar ve benzeri törenlerle kutlandığı bilinmektedir (Horsley, 1997: 20-22).

Bundan başka kurban töreni ilahi güçle birleşme, sırlara vakıf olma, kutsiyete katılma, büyü ve sihir amaçlarına yönelik olarak da düzenlenir. Örneğin Hıristiyanlıktaki Evharist (ekmek-şarap ayini) töreni temelde İsa Mesih’e katılma ve onunla birleşmeyi simgelemektedir. Hıristiyanlığın en önemli şahsiyeti olan Pavlus’a göre bu sakramentte bölünüp yenilen ekmekle ve içilen içkiyle Mesih’in kanına ve bedenine katılım sağlanmaktadır (1 Korintliler 10:16, 11:23-25, 29). Zira –yukarıda da değindiğimiz gibi- bu yemekte yenilen ekmek Mesih’in bedenini, içilen içki ise kanını temsil etmektedir. Evharist’in Pavlus tarafından, günahlara kefaret olarak çarmıhta kurban edildiğine (1 Korintliler 5:7) inanılan İsa Mesih’in ölümü ritüeline katılma töreni olarak algılandığı dikkat çekmektedir. Hıristiyanlığın neşet ettiği dönemde çeşitli sır dinlerinde de kurban ritüelinin kutsalla birleşme amacına yönelik olduğu görülmektedir.

Kurbana paralel tarzda hac ibadetinde de benzeri amaçların öngörüldüğü görülür. Bütün dinlerde hac, kutsal bir seyahat olarak değerlendirilir. Bu açıdan o profan bir yolculuk değildir; sıra dışı ve olağanüstü bir tecrübedir. Bu olağanüstülüğünden ve kutsiyetinden dolayı birçok inanç sistemi hac seyahatini kişinin kutsalla buluşması veya kutsala yakın olması tecrübesi olarak görür. Mabet öncesi dönemde Yahudi geleneğinde hac, tanrıyla bir şekilde buluşmanın ya da tanrının ilahi gücünün tecellisinin gerçekleştiği yerlere yapılan bir ritüel olarak karşımıza çıkar. Bu çerçevede haccın teofanik bir karaktere sahip olduğu dikkati çeker. Hıristiyan geleneğinde de benzeri bir yaklaşım görülür. Her ne kadar zorunlu bir ibadet olarak görülmese de Ortaçağdan itibaren Hıristiyanlıkta hac ritüelinde, özellikle Filistin-Ürdün bölgesinde, Tanrı oğlu olduğuna inanılan Hz. İsa’nın yaşamıyla ilişkili yerler ön plana çıkarılır. Bu bağlamda özellikle İsa’nın inkarnasyonunun gerçekleştiği düşünülen Beytüllahim, onun halka yönelik faaliyetlerinde merkez edindiği Zeytin Dağı ve yine Hıristiyan inancına göre çarmıha gerilme olayının gerçekleştiği Golgota önemli hac mahalleridir. Bu yöreleri ziyaret eden kişi tanrı oğlu ile bir şekilde irtibat kurduğuna ve böylelikle kendisine yönelik bir kutsamanın gerçekleştiğine inanmaktadır.

Benzer amaç Hinduizm, Budizm ve Şintoizm gibi uzak doğu inanç sistemlerinde de görülür. Başta Banaras ve Kaylan Dağı olmak üzere çeşitli hac mekânları Hindularca ilahi varlıklarla ve kutsalla temas kurulduğu ve böylelikle takdisin sağlandığı yerler olarak düşünülür. Bu yerlerin önemli bir kısmı çeşitli tanrısal varlıkların avataralarının, yani çeşitli varlıklar şeklinde bedenleşmelerinin gerçekleştiği düşünülen mekânlardır. Dolayısıyla bu yörelere yapılan ziyaret bizzat ilgili ilahi varlığı ziyaret anlamına da gelmektedir. Şinto geleneğinde de en önemli hac mahalli olan İse, birçok tapınağın bulunduğu ve kutsiyetin had safhaya ulaştığı bir bölgedir. Budizmde de başta Buddha’nın aydınlanma tecrübesinin gerçekleştiğine inanılan Bodh Gaya olmak üzere birçok hac mahalli kutsalla bir şekilde temasın sağlandığına ve dolayısıyla bireysel aydınlanma amacına doğru bir mesafe daha kat edileceğine inanılan yerlerdir.

Bütün bu örnekler doğrultusunda düşünüldüğünde kutsal bir yolculuk olan hac kutsalla buluşmanın ya da kutsala yakın olmanın gerçekleştiği bir ritüel olarak algılanmaktadır. Kutsala yakın olmadaki en önemli amaç ise hacceden kişinin ilahi güçle birleşmesi, sırlara vakıf olması ve kutsiyete katılmasıdır. Böylelikle kişinin takdisi yani kutsanması gerçekleşecektir.

Çeşitli inanç sistemlerinin hac ritüelinde hac mekânlarının çeşitli doğaüstü güçlerin hacceden kişiye gözüktüğü mekânlar olarak algılanması da dikkat çekicidir. İnanılan ilahi varlık ya da varlıklarla, din kurucularıyla, aziz ya da azizelerle ilişkilendirilen bu mekânlar sahip olduğu yüksek manevi hava nedeniyle birçok mucizenin gerçekleştiği, doğaüstü güçlerin daha bir aktif olduğu mekânlardır. Bu mekânları ziyaret eden kişi bu mekânlardaki olağanüstülüğe birebir şahit olmaktadır. Bu bağlamda bu mekânların ziyaretindeki önemli bir amaç, bu olağanüstülüklere şahitlik etmek suretiyle hem imanın güçlenmesi hem de şahit olunan doğaüstü güçler ve mucizevî olaylar vasıtasıyla manevi şifa elde etmektir. Hatta yalnızca manevi şifa değil, kötü ruhların etkisinin bir sonucu olduğuna inanılan hastalık ve afetlerin de iyileştirilmesi amaçlanır. Özellikle Hıristiyan, Hindu ve bazı Budist geleneklerde bu tarz amaçlar daha bir ön plana çıkar. Aziz ve ermiş olduğuna inanılan kişilerin türbe ve yatırları hacılar tarafından hastalık ve belalara şifa amaçlı olarak ziyaret edilir; ziyaret esnasında bu mekânlara çeşitli takdimlerde bulunulur ve böylelikle şifa mucizesinin gerçekleşmesi beklenir.

Hac ibadetindeki bir diğer amaç ise bu ritüel ile ilahi güce ya da güçlere şükranın ifa edilmesidir. İnanan birey, ilahi güç tarafından kendisine ihsan edilen nimetlere, sağlığa, zenginliğe, güce ve kudrete bu kutsal yolculuğa çıkma fedakârlığıyla cevap vermektedir. Bu anlamda hac yolculuğu, nimete şükran bağlamında ilahi davete bir icabettir.

Hac ibadetiyle ilgili son bir amaç olarak, bu ibadet vasıtasıyla toplumsal hafızanın sürekli canlı tutulmasının sağlanmaya çalışılması zikredilebilir. İslam dışı dinler arasında özellikle Yahudilikteki hac ritüelinde bu amacın ön plana çıktığı söylenebilir.

Kurban ve Haccın Sosyo-Kültürel Yaşamda Taşıdığı İşlevler

Hac ve kurban ritüelleri insanın sosyo-kültürel yaşamında önemli işlevlere sahiptir. Öncelikle bu ibadetler inanan bireyin “ben” duygusundan daha da arındırarak “biz” bilincine kavuşmasına katkı sağlar. İnananlar arası toplumsal birlikteliği ve buluşmayı ifade eden hac, cemaat duygusunun güçlü bir şekilde yaşandığı fenomendir. Bu ibadetlerin ifası esnasına inanan birey paylaşmaya, yardımlaşmaya ve fedakârlığa kişisel yaşantısında daha fazla yer vermektedir.

Hac ibadeti vasıtasıyla toplumsal bilinç daha canlı şekilde tezahür etmektedir. Örneğin Yahudi geleneğinde her Yahudi için zorunlu olan Kudüs’teki mabedi ziyaret, Yahudi bireyler için geçmişle bugünün buluşması, tarihin tekrar tekrar yaşanması ve hatıraların canlı tutulması anlamına gelmektedir. Ayrıca ziyaret esnasında yapılması gerekli olan yardımlar ve sadakalar, toplumsal yardımlaşma ve dayanışma açısından önemli bir işlev görmektedir.

Hac ritüelleri cemaat için gerekli olan eğitim-öğretim ortamının sağlanması açısından da önemli bir işleve sahiptir. Bu vesileyle bir araya gelen inananlar belirli konularda eğitilmekte, inanç ve dini duygu açısından ihtiyaç duydukları destek ve teşvik ortamını burada daha fazla tecrübe etmektedirler. Örneğin Budda’nın ayak izlerini sürdüğüne ve böylelikle hac ibadetini yerine getirdiğine inanan Budist hacıların hac yolculuğuna keşişler de rehberlik ederek katılırlar ve hac ziyareti esnasında katılımcıları Budda, Dharma ve Sangha hakkında bilgilendirirler. (Yitik, “Budizm”, 335-336)  Hac seyahati dini eğitim ve öğretimin yalnızca inananlar arasında değil inanmayan kişiler/topluluklar arasında yürütülmesine de imkân sağlamaktadır. Dini tebliğe ve misyona yer veren evrensel dinlerde hac seyahatleri aynı zamanda dini inancın ötekilere ulaştırılmasını sağlayan gezilerdir. Örneğin Hıristiyan geleneğinde hacılar, Ortadoğu’daki kutsal topraklara ya da dünyanın dört bir tarafında bulunan kutsal mekânlara yapılan hac ziyaretlerini Hıristiyan misyonunu Hıristiyan olmayan halklara ve bireylere ulaştırma konusunda bir ortam olarak da değerlendirmektedirler.

Hac ritüelinin ihtiva ettiği bu önemli sosyo-kültürel işlevler nedeniyle dinlerde hac seyahatlerinin ifasındaki süreklilik oldukça önemli görülmüştür. Hac yollarının güvenliği ve hacıların faaliyetlerinin serbest şekilde gerçekleşmesi amacı, zaman zaman bazı çatışmaların da nedeni olarak karşımıza çıkar. Örneğin Hıristiyan toplumların yüzyıllarca İslam dünyasına karşı sürdürdükleri Haçlı Seferlerinin öne sürülen nedenlerinden birisi hac yollarının ve mahallerinin güvenliğinin sağlanmasıdır.

Çeşitli dini geleneklerde çoğunlukla hac ritüeliyle iç içe olan kurban ibadetinde de yukarıda zikredilen sosyo-kültürel işlevlerin birçoğu geçerlidir. Bu ibadette de sosyal dayanışma, yardımlaşma ve fedakârlık gibi hususlar önemli yer tutar. Bundan başka kutsal varlıklara sunulan kurbanların en önemli işlevlerinden birisi olarak, bunların sihir, büyü ve astroloji malzemesi olarak kullanılmalarından bahsedilebilir. Özellikle çeşitli Ortadoğu dini geleneklerinde kurban olarak sunulan canlı varlıkların, sunum öncesinde, sunum esnasında ve sonrasında yaptıkları tavırları veya çeşitli organları incelenip yorumlanarak, bunlardan gerek büyü ve sihre gerekse geleceğe yönelik çeşitli anlamlar çıkarılırdı. Bu durum, genelde birçok Ortadoğu topluluğunda görülmekle birlikte özellikle Ortaçağ yazarlarınca Harraniler olarak adlandırılan eski Harranlıların bu konudaki adet ve törenleri dikkat çekicidir. Harranlılar tanrısal varlıklara yakın olmak amacıyla onlara kurbanlar sunarlardı. Ayrıca, kurban ile kişinin ya da kişilerin talihlerinin öğrenilmesi ve çeşitli problemlerine ve sorularına cevap aranması da amaçlanırdı. Kurbanın gerek sunum esnasındaki hareketleri gerekse sunum sonrası çeşitli organları incelenerek geleceğe ilişkin yorumlamalar yapılırdı (Bkz. Makdisi, Kitabu’l-Bed’i, IV:23; Biruni, The Chronography, 188).

Özellikle şiddete dayalı bazı kültlerde ise zayıf varlıkların kurban olarak sunulması (kesilmesi ya da öldürülmesi) güç ve kudretin bir göstergesi olarak kabul edilir. Örneğin Satanistlerin yaptıkları ayinlerde civcivlerin ayaklar altında ezilmesi ve kedilerin öldürülmesi bir tarz güç gösterisi ve hayvani duyguların tatmini amacını taşımaktadır. Şiddet bağlamında yapılan bu davranışların amacı ve bağlamı dikkate alındığında diğer inanç sistemlerinde yer verilen kurban törenlerinden oldukça farklı olduğu dikkati çeker.

Hac ve kurban ibadetlerinde yüklü metaforik anlamlar

Birçok ibadette olduğu gibi hac ve kurban ibadetinde de çeşitli metaforik anlamların ve sembolik değerlerin yüklü olduğu bilinmektedir. Örneğin hac ibadeti, yukarıda değindiğimiz gibi kutsalla sembolik olarak da olsa bir araya gelme ya da birleşme ritüeli olarak görülebilir. Hac esnasında yapılan birçok davranışın özel anlamları vardır. Kutsal sularda yıkanma, kutsal mekânlarda yürüme, belirli bir zaman geçirme, kutsal mekânlara el ve yüz sürme, etrafında dönme, hac ibadeti esnasında belirli giysiler giyme, asa ve benzeri belirli objeler taşıma gibi fenomenler görünür anlamları dışında çeşitli metaforik anlamlara sahiptir.

Benzer şekilde kurban da günaha üstünlük, yaratılış, ölüm ve doğum, özgürlük ve benzeri çeşitli hususların vurgulanmasına yönelik sembolik bir ritüel olarak görülebilir. Kurban bazı geleneklerde ilk yaratılışın hatırlanmasına ya da sembolik olarak tekrarlanmasına yönelik bir ibadettir. İnsanın da içinde bulunduğu evren, başlangıçta bazı ilahi varlıkların kurban edilmesiyle yaratılmıştır, dolayısıyla yapılan kurban töreni bir bakıma bu hadisenin tekrar tekrar hatırlanmasına yönelik bir anlam taşımaktadır. Bazı geleneklerde ise kurban, ölüme ve günaha üstün gelmeyi ifade etmektedir. Örneğin Hıristiyanlıkta İsa Mesih’e katılmak anlamına gelen evharist töreni bu yolla günahı ve ölümü yenme ve dolayısıyla kurtuluş amacını taşımaktadır. İsa Mesih, insanları lanetten kurtarmak için onlar uğruna kendisinin lanetlenmesine katlanmış ve çarmıhta ölümü göze almıştır.

Kurban ve Hac çeşitleri

İslam dışı dinlerde kurban ve haccı bu ritüellerin şekli, yapısı, muhtevası, diğer ibadetlerle ilişkisi ve amaçları dikkate alınarak çeşitli sınıflamalara ayırmak mümkündür. Örneğin kurban ibadetinde önemli yer tutan kan akıtılması ve kurbanın hayatının sonlandırılması bağlamında dinlerde kurban ibadetini “kanlı kurban” ve “kansız kurban” şeklinde genel anlamda iki kategoride ele almak mümkündür.[2] Birçok kurban töreninde kan akıtılması yanında kurban olarak sunulan canlının yaşamının sonlandırılması söz konusudur. Çoğu zaman kurbanla kan arasında doğrudan bir ilişki görülür. Bu gelenek kanla ilgili inançlarla yakından ilgili olmalıdır. Zira kan birçok gelenekte hayat sıvısı olarak adlandırılmakta ve canlının yaşamının ana unsuru olarak görülmektedir. Özellikle kanın hayat unsuru olarak algılanmasına dayalı olarak yapılan kurban töreninde kan akıtılması hayatın tanrıya sunulmasını temsil etmektedir. Zira hayatı veren ve hayata egemen olan kutsal güce (Tanrıya, tanrılara ya da benzeri kutsal varlıklara) sunulabilecek en güzel takdime hayatın ta kendisidir. Kurbanda canlının yaşamının sona erdirilmesinde de böylesi bir anlamın olduğu söylenebilir. Bundan başka özellikle pagan geleneklerde görüldüğü gibi hayatla yakından ilişkili olan bu sıvı bazen tanrıların yiyeceği ya da içeceği olarak da değerlendirilmektedir (Smith, 1894:233-234).

Kanlı kurban, kurban amacıyla sunulan hayvan ve insan gibi varlıkların yaşamlarının bir şekilde sonlandırılmasına ya da kanlarının akıtılmasına yönelik törenleri içerir. Kutsal varlıklara kurban olarak sunulan kanlı kurbanlar kesilmek, yakılmak veya kısmen kanını akıtmak tarzında olabilir. Kansız kurban ise yiyecek, içecek, bitki, tahıl, tütsü, süs ve mücevherat gibi nesneleri kapsar. Ayrıca kurban, kutsala tapınan ya da onunla irtibat kurmaya çalışan kişinin kendi vücudundan bazı organları kesmesi ya da işlevsiz bırakması yanında kişinin kendisinin tanrı hizmetine adanması gibi durumları ya da kişisel arzu ve ihtiraslarını sınırlaması şeklinde de olabilir.

Başta yaygın dünya dinleri olmak üzere birçok inanç sistemi ibadetleri arasında kanlı kurban törenlerine yer verir. Kanlı kurban törenlerinin en yaygın şekli, kurban olarak sunulacak olan hayvanın usulüne uygun şekilde kesilerek öldürülmesidir. Bir hayvanın kesilip öldürülmesi şeklinde yapılan kurban ibadetine geçmişten günümüze birçok inanç sisteminde rastlanır. Antik dönemde hangi dinsel geleneğe bağlı olurlarsa olsunlar Sami kavimlerin hemen hepsinde buna yer verilmektedir.[3] Tarihsel süreçte Hinduizmde de kanlı kurban törenlerine yer verilmiş ve çeşitli hayvanlar kurban olarak sunulmuştur. Hiçbir canlıyı incitmeme şeklinde özetlenebilecek olan Ahimsa ilkesine rağmen bazı hayvanların nasıl kurban olarak sunulabildiği bir problem olarak dursa da Hindulara göre kurbanın ölüp yok olma değil aynı zamanda yeniden hayata başlangıcın yolu olarak görülmesi kurban törenlerinin temel çerçevesini oluşturmuştur (Michaels, 2004: 153). Çin ve Japon dinsel geleneklerinde de özellikle atalar kültü bağlamında kanlı kurban törenlerine yer verilmiştir.

İslam’daki kurban ibadetine benzer uygulamalara Yahudilik, Mecusilik ve Sabiilik gibi diğer Ortadoğu dinlerinde de rastlanır. Örneğin tarihte Yahudi geleneğinde çeşitli vesilelerle yapılan kurban sunularının önemli rol oynamış olduğu bilinmektedir. Bet Amikdaş olarak adlandırılan Kudüs’teki tapınağın MS 70’te yıkılışına kadar kanlı kurban törenleri yoğun şekilde icra edilmiş, tapınağın yıkılışı sonrası kanlı kurbanın yerini önemli ölçüde dua almıştır. Mabette yapılan kurban sunuları başlıca 4 gruba ayrılmaktaydı. Bunlardan yakma kurbanını ifade eden “ola” doğum, belirli hastalıklar ve benzeri durumlar sonrası ifa edilirken, kesilerek belirli organları yakılan ve diğer etleri yenilerek tüketilen “şelamim” genelde barış ve esenlik amacıyla, “hatat” ve “aşam” diye anılan kurbanlar ise günahlara kefaret ve suçların bağışlanması amacıyla sunulurdu (Basalel, 2001, 2:340-341). Kefaret, şükran, günahların affı ve benzeri birçok amaçla Yahudilerce tapınakta sunulan kurbanların etleri duruma göre ya töreni idare eden kohenlerce ya da kurbanı sunan kişilerce tüketilirdi. Fakat etlerin elden geldiğince kısa zamanda bitirilmesine çalışılırdı. Yahudi geleneğinde tapınaklarda çeşitli şekillerde yapılan kurban sunuları o kadar yaygın bir hal almıştır ki, Hıristiyanlığın başlangıç dönemlerinde Nasuralar ve Esseniler gibi Yahudilik içerisinden neşet eden bazı mezhepler Yahudilerin kanlı kurban törenlerine çeşitli eleştiriler getirmişlerdir (Bkz. Epiphanius, Panarion, I:43). Tapınakta sunulan kurbanların, özellikle de Fısıh (Passover) bayramında kesilen kuzunun kanları tapınağın kapılarına ve bazı bölümlerine serpilirdi (Maimaonides, The Guide for the Perplexed, 359). Tapınakta bulunan sunak taşı kurban seremonilerinde önemli bir işlev görürdü.

Tapınakta sunulan kurbanlardan başka Yahudi geleneğinde günahların defedilmesi amacıyla sunulan “kaparot” denilen bir uygulama da dikkati çekmektedir. Yom Kipur öncesi gün bir kümes hayvanı kesilerek fakirlere verilir ve bununla günahkâr kişinin günahlarının o hayvana geçtiğine inanılırdı.

Yahudi geleneğinde kanlı kurban törenlerinde sunulan hayvanlar 3 gruptan oluşmaktaydı. Tevratta Tanrıya yapılacak takdimelerin sığırdan, küçükbaş hayvanlardan ve kanatlı hayvanlardan olması istenir (Levililer 1:2). Bu bağlamda Yahudiler kurban ibadetlerinde sığır, erkek ve dişi koyun, erkek keçi, güvercin ve kumru takdimesinde bulunurlardı; ayrıca günahlarından arınmak ve sadaka amacıyla horoz da kurban ederlerdi.

Hz. İsa’nın yaşadığı dönemde Yahudi restorasyon eskatolojisinde tövbe oldukça önemli bir fenomen olarak algılanmaktaydı. Bu bağlamda bir tövbe ritüeli olarak kurbana önemli bir yer verilmekteydi. Hıristiyan geleneğine göre her ne kadar İsa Mesih, Yahudi restorasyon eskatolojisi geleneğini sürdürse de öğretilerinde bu geleneğin bir yönü olan bütün İsrail’in kurban sunarak ve yasaya bağlı kalarak tövbe etmesi gereksinimini vurgulamadı. Ayrıca o bütün kötüleri ya da günahkârları -davetine olumlu cevap vermek suretiyle- yaklaşan tanrı krallığına dâhil etmeyi vaat etti. İsa Mesih’in günahkârlara tövbe gerekmeksizin, yani kurban sunmaksızın ve hukuka bağlanmaksızın kurtuluş vaat etmesi zamanın Yahudileri için kabul edilemez bir şey olarak algılandı (Sanders, 1995: 58–59).

Dönemin benzeri diğer bazı akımları gibi Yahudilikteki kanlı kurban törenine karşı çıkan Hıristiyanlık, Yeni Ahit geleneğinde çarmıh öğretisi ve İsa’nın Son Yemeği bağlamında kurban ritüelini yeniden yorumlamıştır. Yeni Ahit metinlerinde Pavlus’un yaşamına ilişkin bazı kurban hadiselerinden bahsedilir. Örneğin misyon amacıyla Listra’ya gelen Barnaba ile Pavlus’un faaliyetleri ve gösterdikleri olağanüstülükler karşılığında halkın kurban takdimesinde bulunmasına değinilir. Buna göre Listralı halk Pavlus’la Barnaba’yı kendi yerel inançlarına ait tanrılar panteonundaki Zeus-Hermes ikilisine benzeterek Barnaba’yı Zeus, Pavlus’u ise Hermes’le özdeşleştirirler ve Zeus rahipleri onlar için kurban olarak sunulmak üzere boğalar ve çelenkler getirirler (Resullerin İşleri 14:11-13). Bir başka rivayette de bizzat Pavlus tarafından tapınakta yapılan kurban sunusuna değinilir. Luka’nın rivayetine göre havarilerden Yakub, Pavlus’a karşı Kudüs’teki cemaatin tepkisini önlemek için ona Musa hukukuna bağlı olduğunu gösterebileceği bir öneri sunar; ondan, o sırada Kudüs’te bulunan adak adamış 4 kişiyi yanına almasını, onların kurban masraflarını ödemesini ve onlarla birlikte Musa hukukuna uygun olarak yapılan arınma törenlerine iştirak etmesini ister. Yakub, “böylelikle herkes seninle ilgili duyduklarının asılsız olduğunu, senin de Kutsal Yasa’ya uygun olarak yaşadığını anlasın” diyerek, Pavlus’a, tanrısal hukuk karşıtı olduğu yönündeki ithamlardan çıkış yolunu gösterir (Resullerin İşleri 21:22-24).

Hıristiyan geleneğine göre İsa Mesih bir kurban kuzusu gibi çarmıha gerilerek insanların kurtuluşları için ölümü göze almıştır. Dolayısıyla insanların günahlarından arınmaları için tövbe amacıyla yaptıkları kurban adeta İsa Mesih’in şahsında yerine getirilmiş oldu. Bunun yanı sıra Hıristiyan geleneği İsa’nın havarileriyle yediği son yemeğinden mülhem olarak yer verdiği evharist ayinini de aşağıda değineceğimiz gibi bir kurban töreni olarak değerlendirmekte ve burada İsa Mesih’in çarmıhta kurban edilmesine inananların iştirak ettikleri düşünülmektedir.

Sabiilik ve Mecusilik gibi diğer Ortadoğu dinlerinde de kanlı kurban törenlerine yer verilir. Örneğin Sabiiler kurban ibadetinin ışık elçisi Hibil Ziva tarafından emredildiğini düşünürler ve kurban hayvanı olarak güvercin ve koç kullanırlar. Dişi koyunun kurban edilmesine izin verilmez. Kurban töreni bir rahip gözetiminde yapılır ve kesim işini yapan rahip hayvanın kulağına hafif sesle okuduğu duada Manda d Hayye’nin adını zikreder (Gündüz, 1995: 161-162). Mecusi geleneğinde de kurbanın tarih boyu önemli yeri olmuştur. Mecusiliğin yaygın olduğu dönemlerde İran’da ve civar bölgelerdeki Mecusi kolonilerde çeşitli hayvanların kurban edildiği bilinmektedir (Bkz. Zeahner, 1961: 165-167; Boyce, 1979: 75). Günümüzde İran’da ve Hindistan’da yaşayan Mecusi cemaat kurban ibadetini devam ettirmektedir. Hindistan’da yaşayan ve Parsiler olarak adlandırılan cemaat Hindu bir çevrede yaşadıklarından sığır ve boğa kurbanına geleneklerinde yer vermemekte; ancak keçi kurbanını sürdürmektedirler (Boyce, 1979: 173vd).

Kanlı kurban törenine yer veren bütün dini geleneklerde törenin usulüne uygun şekilde yapılması oldukça önemlidir. Kesim ya da yakım işlemleri esnasında uyulması gereken bir dizi kural ve okunması gereken çeşitli dualar vardır. Örneğin Yahudi geleneğinde kurban esnasında sunak taşının kullanılması oldukça önemlidir. Kurban özel bir bıçakla kesilir ve hayvanın belirli uzuvları yakılır ve kanları belirli yerlere serpilir ya da sürülür. Sabiilikte ise kesim yapan rahip kesim için sapsız bir demir bıçak kullanır. Kesilen hayvanın kanlarının toprağa karışmamasına özen gösterilir. Kesim esnasında rahip parmakları arasında yeşil bir dal parçası tutar ve bunu kesim sonrası dualarla nehre atar. Bu bir çeşit kefaret ayini olarak algılanabilir (Gündüz, 1995:162).

Kesilerek öldürülen kurban hayvanlarının etlerinin ne yapıldığı konusunda dinlerde farklı uygulamalar dikkati çekmektedir. Birçok dinsel gelenekte kurban edilen hayvanların etleri ya rahipler gibi belirli kişilerce ya da kurban sunan kişilerce yenilerek tüketilir. Bazı geleneklerde ise kurban hayvanlarının etleri yapılan törenlerin ardından toprağa gömülür. Örneğin Sabiilikte kurban edilen güvercinin eti tören sonrası kült kulübesi avlusuna gömülür (Gündüz, 1995: 162).

Kanlı kurban törenlerinde kurban edilen hayvanların canlı canlı ya da kesildikten sonra ateşte yakılması şeklinde uygulamalara da rastlanılır. Antik dönemde pagan topluluklarda canlı olarak yakma şeklindeki kurban törenlerine sıkça rastlanılır. Örneğin Eski Anadolu pagan halklarından olan Harranilerin inancında tapınılan tanrısal güçler arasında yer alan Şamal için sıklıkla kesilen ya da yakılan kurbanların sunulduğu bilinmektedir. Yine Harranilerin cumartesi günleri siyahlar giyerek ve ellerinde zeytin dalları taşıyarak Satürn tapınağında, Satürn’e yakma kurbanı şeklinde öküz sundukları anlatılmaktadır (Dımaşki, Nukbetu’d-Dehr, 40; Mesudi, Murucu’z-Zeheb, IV:62).

Tarihsel süreçte Yahudi geleneğinde kesilerek öldürülen hayvanların bazı uzuvlarının yakılması şeklindeki bir uygulamaya yer verilirdi. Örneğin Tekvin kitabında Patriarkların (ata peygamberlerin) yaşamından bahseden bölümlerde sıkça kurban sunularından bahsedilir. Bunların arasında hayvanın çeşitli organlarını yakmak suretiyle yapılan kurbanlar ayrı bir önem taşır. İbrahim, İshak ve diğer patriarklar sıkça tanrıya kurbanlar sunarlar. Tekvinde Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme kıssası da bir yönden yakma kurbanı ile ilişkilidir. Bu kıssada oğlunu bir kurban kuzusu gibi tanrıya sunmak isteyen İbrahim’e tanrı bir koç gönderir ve İbrahim oğlunun yerine koçu yakma kurbanı olarak sunar (Tekvin 22:8-14). Yakılarak yapılan kurban sunusunda kurbanın yakılmasının ateş kültüyle yakından ilgisi olduğu açıktır. Çünkü çeşitli dinlerde ateşin kutsal bir obje olarak kabul edilir ve tanrısal saflık ve temizlik yanında temizleyicilik gibi bir özelliğinin olduğuna inanılır. Bundan başka ateş aynı zamanda tanrısal güç ve kudretin, yakıp yok ediciliğin sembolü olarak da görülür. Bu nedenle birçok dinsel gelenek ateşi aslında tanrısal âleme ait bir obje olarak görmektedir. Bu bağlamda tanrısal âleme ait bir obje olan ateşin yeryüzüne nasıl indiğine ve insanlarca nasıl elde edildiğine yönelik çeşitli mitoslar anlatılır. Örneğin Eski Yunan geleneği Prometheus’un ilahi âlemden ateşi nasıl çaldığını ve bunun sonucunda gelişen olayları konu alan ilginç bir mitosa sahiptir (Graves, 1955, 1:144-145).

Kanlı kurban törenlerinde canlı varlıkları kesip öldürmeden ya da yakmadan, yalnızca bazı uzuvlarını kesip kan akıtarak yapılan törenlere de rastlanılır. Vücudun belirli yerlerini keserek akıtılan kan, içilmek ya da ayinde kullanılmak suretiyle bu tören yerine getirilir.

Dinlerde hangi hayvanların kurban olarak sunulacağı ve hangilerinin sunulamayacağı konusu her dinin kendi özelliklerine göre değişir. Küçükbaş hayvanlar, sığır ve bazı kümes hayvanları yanında güvercin ve kumru gibi kuşların kurban edilmesine sıkça rastlanılır. Bunun dışında bazı inanç sistemlerinde at, köpek ve benzeri hayvanların kurban edilmesine de rastlanılır. Yenilmesi haram sayılan hayvanların kurban edilmesi mümkün değildir. Bazı dinlerde kurban edilecek hayvanların özellikleri konusunda detaylı hususlara yer verilir. Harranilerin kurban olarak sundukları hayvanlar arasında koyun, kuzu, erkek sığır, keçi, tavuk, horoz ve çeşitli kuşlar sayılabilir. Harranilerin domuz ve fare gibi hayvanları da kurban olarak sunduğuna dair bazı rivayetler bulunmaktadır (Chwolsohn, 1856, II:456; İbn Nedim, Fihrist, 326). Sabiilerde koyun ve güvercin kurban olarak kesilirken sığırların kurban edilmesine karşı çıkılır.

Kanlı kurban yerine kansız kurbanı tercih eden bazı dinsel geleneklerde kanlı kurban törenlerine farklı gerekçelerle itiraz edilir. Hint dinlerinde “Hiçbir canlıya zarar vermeme ya da incitmeme” ilkesi bu itirazın en temel gerekçesini oluşturur. Budizm, Caynizm ve benzeri inanç sistemlerinin temel ilkeleri arasında bu ilke belirleyici bir yer tutar. Bu bağlamda bu dinsel geleneklerde canlıların (özelde insanların ve hayvanların) herhangi bir nedenle öldürülmemesi bir kural olarak kabul edilir. Bu doğrultuda hayvansal diyete yasaklama getirilir ve bunun yerine bitkisel diyet önerilir. Bazı akımlar, özellikle yeni dinsel akımlar arasında yer alan bazı kültler de kanlı kurban törenlerini bir şiddet eylemi olarak görürler ve bundan uzak durduklarını ifade ederler. Örneğin Neopagan akımlar olarak bilinen kültlerden Wiccacılar, kendilerinin asla hayvan ya da insan kurbanı gibi şiddet içeren eylemlerde bulunmadıklarını; zira kendilerinin “hiç kimseyi incitmeme” ilkesine sadık olduklarını belirtirler.

Kanlı kurban törenlerine çeşitli gerekçelerle karşı çıkan akımlarda çeşitli kansız kurban ritüelleri dikkati çeker. Ayrıca kanlı kurban törenlerine yer verilen dinlerde de kansız kurban olarak sınıflanan sunular ve takdimeler bulunur. Kutsal varlıklara sunulan bitki, tahıl, zinet eşyası, yiyecek ve içecekler yanında kişinin kendisini tamamıyla dini yaşantıya adaması tarzındaki bir asketisizm de kansız kurban geleneği içerinde değerlendirilebilir. Örneğin gerek Budizmde gerekse Caynizmde sıkı asketik kurallara dayalı keşiş yaşamı bir çeşit kansız kurban törenidir. Burada kendisini dine adayan kişi evlenmeden, mal-mülk edinmeden, hatta elden geldiğince yemeden, içmeden ve insanlarla irtibat kurmadan kaçınır ve bu suretle kutsala yakınlaşmaya ya da günahlardan arınarak kurtuluşa ulaşmaya çalışır. Bu tarz bir yaşamı benimseyen kişiler insanlarca kutsal olarak kabul edilir. Zira kendisini kutsala adamak kutsiyetle iletişim kurma açısından sıra dışılığın ifadesidir ve kutsal bir davranıştır.

Benzer geleneğe yani kişilerin kendilerini ve çocuklarını tanrıya ya da kutsiyete adamaları geleneğine diğer bazı dinsel geleneklerde de rastlanılır. Örneğin Yahudi geleneğinde ilk doğan çocuğun tapınağa adanması uygulamasında da böylesi bir durum söz konusudur. Yahudiliğin kutsal kitabı içerisindeki Tekvin’de Hz. İbrahim’in ilk doğanını, oğlunu tanrıya bir kurban olarak takdim etmek istemesi ve buna mukabil tanrının gönderdiği bir koçla onu taltif etmesi bu bağlamdadır. Yahudi geleneği bugün de ilk doğan’ın kutsiyete adanması geleneğini “pidyon” adı verilen kefaret töreniyle sürdürmektedirler.

Kansız kurban törenleri arasında bazen kişinin yalnızca bazı arzu ve isteklerini sınırlaması bağlamında yaptığı uygulamalara da rastlanılır. Bu bağlamda bazı dinlerde insanların kendilerini hadım etmeleri gibi adetler bulunmaktadır. Örneğin kaynakların verdikleri bilgilere göre Hıristiyanlık öncesi Urfa’da (Edessa’da) tanrıça Atargatis’e tapınan bazı erkeklerin tanrıça için kendilerini hadım ettikleri anlatılır. Hıristiyan olan kral Abgar’ın halk arasında yaygın olan bu âdeti yasakladığı söylenir.[4]

Kansız kurban töreni olarak sunulan şeyler arasında sahip olunan hayvanlardan ya da bitkisel ürünlerden bir kısmının sunulması oldukça yaygındır. Bunun yanında kutsal sayılan içeceklerin ve ateşle ilgili bazı ritüellerin de kurban bağlamında değerlendirildiği dikkati çeker. Örneğin Hinduizmde yemek takdimesi, ateş ve kutsal içecek Haoma’nın kurban olarak sunulması yaygındır (Michaels, 2004: 246-294). Benzer kurban törenleri Hindistan’da yaşayan Parsiler arasında da bulunmaktadır (Bkz. Bausani, 2000, 59-60). Tekvin’de insanlık tarihindeki ilk kurban töreni olarak Âdem’in iki oğlunun Tanrıya yaptıkları takdimelerden söz edilir. Hıristiyanlık ve İslam geleneklerinde de yer verilen bu olayda Hz. Âdem’in oğullarından çobanlıkla meşgul olan Habil sürüsünden bir hayvanı tanrıya takdime olarak verirken çiftçilik yapan Kabil tahılından bir miktar sunar. Tanrının Habil’in takdimesini kabul ederken Kabil’inkini kabul etmemesi Kabil’in kardeşine öfke duymasına yol açar ve sonunda Kabil, Habil’i öldürür (Tekvin 4:1-8).

Çeşitli dini geleneklerde tapınılan ya da tazimde bulunulan ilahi varlıklara yönelik olarak tapınaklarda veya kült merkezlerinde yapılan ayinlerde sunulan yiyecek ve içeceklerle giyecekler, ziynet eşyaları ve benzeri şeyler kansız kurbanlar olarak değerlendirilir. Yahudi geleneğinde kanlı kurbanın yanı sıra tahıl sunusuna da sıklıkla rastlanmaktaydı. Günümüzde ise gerek kanlı kurbanın gerekse tahıl sunusunun yerini duanın aldığı görülmektedir. Hıristiyanlıkta Evharist töreni bir çeşit kurban olarak kabul edilir. Zira bu tören, kendisini insanların günahlarından arınmaları için çarmıhta ölüme feda eden İsa Mesih’e katılma ayinidir. Bu ayinde yenilen ekmek İsa’nın etiyle, içilen şarap ise İsa’nın kanıyla özdeşleştirilir. Bu törende yenilen ekmek ile içilen şarabın nasıl İsa’nın etini ve kanını ifade ettiği (yani bunların bizzat gerçek olarak mı yoksa sembolik olarak mı İsa’nın etiyle kanını temsil ettiği) konusunda bazı görüş farklılıkları olsa da genellikle Hıristiyanlar bu törende aslında İsa’nın çarmıhta bir kurban kuzusu gibi kurban edilişini anmaktadırlar.

Çeşitli toplumlarda kanlı kurban törenlerinde köleler, esirler, çocuklar ve kadınların da kurban edildiğine yönelik çeşitli rivayetler ve belgeler bulunmaktadır. Özellikle Aztekler, Asur ve Babilliler ve benzeri antik dönem topluluklarının insan kurbanı törenlerine geleneklerinde yer verdikleri anlatılmaktadır. Kitabı Mukaddes’te yer alan Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme kıssası Hz. İbrahim döneminde civar toplumlarda insan kurbanı töreninin varlığına işaret etmektedir. Anadolu tarihinde ise insan kurbanı törenleriyle ilgili olarak MS. 13. yy’a kadar Harran’da varlıklarını devam ettirmiş olan Harraniler dikkati çekmektedir. Ortaçağa ait gerek İslami gerekse Hıristiyan ve Yahudi kaynakları tarafından Harranilerin çeşitli vesilelerle insan kurbanı törenleri düzenledikleri rivayet edilmektedir. Örneğin, 9. yy’da yaşayan Tell Mahreli Dionysius, Harranilerin insan kurbanı törenlerinden bahsetmektedir. Buna göre Harraniler Harran dışında yer alan bir tapınakta yılda bir kez insan kurbanı töreni düzenlemektedirler (Chabot, 1895: 68vd). İbn Nedîm’in Fihrist’inde de Harranlıların korkunç insan kurbanı törenleri düzenledikleri anlatılır (Bkz. İbn Nedim, Fihrist, 323). Macritî de Harranlıların çocuk kurbanlarından bahseder ve onların bu törenleri kendilerine Hermes’in emrettiğini söylediklerini nakleder (Macritî, Ğâyetu’l-Hakîm, 225, 228). Bîrûnî ise Abdulmesih ibn İshak el-Kindi’den naklen, Harranilerin insan kurbanı törenleri açısından yörede meşhur olduklarını, ancak onların bu törenlerini yapmalarının İslami dönemde yasaklandığını belirtir (Biruni, The Chronology, 187).

Bütün bu rivayetlere rağmen çeşitli kadim topluluklarda uygulanan insan kurbanı törenlerine ilişkin anlatılara ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Zira insan kurbanı törenlerine ilişkin anlatıların büyük kısmı ilgili toplulukların kendi kaynaklarından farklı referanslara dayanmaktadır. Örneğin Harranlı paganların insan kurbanı törenleri düzenlediklerine ilişkin rivayetlerin Müslüman veya Hıristiyan yazarlardan kaynaklandığı ve Müslümanlar ve Hıristiyanlarla paganistler ve paganizm arasında ciddi mücadelelerin olduğu bilinmektedir.

Kurban gibi hac ritüelini de çeşitli açılardan ele alıp incelemek mümkündür. Hac ritüelinin ifa edildiği mekânlara genel olarak baktığımızda bu mekânların dört ana kategoride toplandığını görürüz. Bunlardan ilki hac yapılan birçok mekânın ilgili dinsel geleneğe ait bir mabet ya da mabetler olmasıdır. Örneğin Yahudilikteki hac ritüelinde hac mahalli Kudüs’teki tapınaktır. İkinci olarak hac yapılan mekânlar tanrısal varlıkların ikame ettikleri veya avatara ya da hulul şeklinde inkarne olduklarına inanılan yerler şeklinde karşımıza çıkar. Hıristiyanlıkta tanrı oğlu olduğuna inanılan İsa Mesih’le ilişkili hac mekânlarıyla Hinduizmde Vişnu’nun avataralarının gerçekleştiğine inanılan mekânlar buna örnek olarak verilebilir. Hacla ilgili üçüncü bir grup mekân ise din kurucularının yaşamında önem arzeden yerlerdir. Budizmde Buddha’nın aydınlanma tecrübesini yaşadığı Bodh Gaya, ilk vaazını verdiği Sarnath gibi yerler bu bağlamda düşünülebilir. Son olarak din tarihinde dinin ilk öncülerinin ayak izlerini taşıyan mekânlar da birçok dini gelenekte hac mekânı olarak karşımıza çıkar. Yahudilikten Hıristiaynlığa ve Budizme kadar birçok dinde bunun sayısız örneklerine rastlanılır.

Bir başka açıdan hac zorunlu ya da isteğe bağlı bir ritüel olarak da sınıflanabilir. Örneğin İslam’da olduğu gibi Yahudilikte de hac zorunlu bir ibadet olarak kabul edilir. Yahudilikteki haccın İslam’dan farkı bu ibadetin yetişkin erkeklere farz olmasıdır. Yahudiliğin tarihsel gelişiminde hac ibadetiyle ilgili olarak, Kudüs’teki mabedin inşası öncesi dönem, mabed dönemi ve mabedin yıkılışı sonrası dönem şeklinde üç dönemden söz edilebilir. Kudüs’teki mabedin inşası öncesi dönemde hac Kudüs ve civarındaki çeşitli yörelerin ziyareti şeklindedir. Tekvin (ya da Yahudi geleneğindeki adıyla Beşarit) anlatısına göre partiarklar olarak adlandırılan İsrailoğullarının ata peygamberleri yaşamları esnasında çeşitli vizyonlar ve tanrıyla buluşma gibi olağanüstü olaylar tecrübe ederler. Bu tecrübeler anısına bu olayların geçtiği yerlere dikitler kurarlar ve buralarda adaklar adayıp sunular sunarak buraları takdis ederler. Sonraları nesiller boyu İsrailoğulları bu yöreleri birer ziyaretgâh ya da hac mahalli haline getirir. Örneğin Hz. Yakub, Harran’a giderken konakladığı yerde tanrıyı rüyasında görmesi anısına Luz yöresinde bir dikit kurar ve burada adak adar: “…bu tanrının evinden başka bir yer olamaz. Burası göklerin kapısı. Ertesi sabah erkenden kalkıp başının altına koyduğu taşı anıt olarak dikti, üzerine zeytinyağı döktü. Oraya Beytel adını verdi. Kentin önceki adı Luz’du. Sonra bir adak adayarak şöyle dedi:…” (Tekvin 28:17-20).

İsrailoğulları tarihinde Kudüs’te tapınağın inşası sonrası burası her Yahudi tarafından ziyaret edilmeye başlanmıştır. Tapınağın MS. 70’te yıkılışına kadar Yahudiler tapınağa ziyaret ederek tapınakta kurban sunusunda bulunmuşlar ayrıca bu vesileyle çeşitli ibadetler ifa etmişlerdir. Tapınağın yıkılışı sonrası hac ibadeti ise tapınaktan günümüze kadar kalan son kalıntı olan Batı Duvarı’nın ziyareti şeklinde bugüne değin devam etmiştir. Önceki kurban törenlerinin yerini günah itirafı, dua, sadaka ve tarihi olayları hatırlayıp ağlamak almıştır.

Yahudilikte Kudüs’teki mabedi yılda üç kez ziyaret etmek dini bir gerekliliktir. Tevrat’ta “bütün erkekleriniz yılda üç kez ben egemen Rabbin huzuruna çıkacaklar” (Çıkış 23:17, 34:23) denilmektedir. Buna göre Aliya Laregel (yayan gidiş) adı verilen hac ibadeti Sukkot, Fısıh ve Şavuot bayramlarında Yahudi erkeklerinin ifa etmeleri farz olan bir ibadettir (Tensiye 16:16). Bu bayramlar Yahudilikte aynı zamanda hac dönemidir. Mabedin yıkılışına kadar düzenli olarak yapılan bu ibadette hacca gelen kişiler aynı zamanda yanlarında getirdikleri kurbanları ve diğer sunakları da tapınağa sunarlardı. Mabedin yıkılması sonrası ise hac ibadeti mabedin yıkıntıları ve özellikle mabetten ayakta kalan tek duvar (Batı Duvarı) önünde günah itirafına dönüştü.

İlerleyen dönemlerde Yahudilikte Celile bölgesinde ve Batı Şeria’da yer alan ve çeşitli partiarkların mezarlarından oluşan çeşitli mekânlar Yahudi hacılar tarafından yaygın şekilde ziyaret edilmeye başlandı. Bu mekânlar arasında Kudüs’teki Davud mezarı yanında Hebron’daki Mahpela mağarası ve Beytüllahim’deki Pakel mezarı gibi yerler sayılabilir. Filistin bölgesindeki bu mekânlardan başka diyasporada yaşayan Yahudiler de yaşadıkları yörelerde kendi din tarihleri açısından önemli bazı mekânları ziyaret mahalli edinmişlerdir (Basalel, Yahudilik Ansiklopedisi, 1:58-59).

Hıristiyan geleneğinde ise hac zorunlu bir ibadet biçimi olarak kabul edilmez. Zira Hıristiyan geleneğine göre Kudüs’te mabedi ziyaret eden tanrı oğlu İsa’nın bu davranışı sonrası Hıristiyanlar için mabedin zorunlu ziyareti ortadan kalkmıştır. Bununla birlikte Ortaçağ’dan itibaren Hıristiyanlar yaygın olarak Filistin-Ürdün bölgesinde İsa Mesih’in yaşantısıyla ilişkili yerlere kutsal ziyaretler düzenlemişlerdir. Hıristiyan geleneğindeki hac mekânlarını üç kategoriye ayırmak mümkündür. Bunlardan ilki Hz. İsa ile ilişkili mekânlardır. İkincisi başta Mısır ve Suriye’deki ilk örnekleri olmak üzere dünya genelinde Hıristiyan monastik yaşantısının temsilcisi olan mekânlarla Hıristiyan mistiklerin yaşadıkları yörelerdir. Üçüncüsü ise dünya genelinde Hıristiyanlık tarihinde önem taşıyan çeşitli mekânlardır. Bu mekânlar arasında Roma’daki Petrus mezarı, dünyanın dört bir yanında Meryem’e atfedilen mekânlar ve Anadolu’da yer alan ilk kilise merkezleri sayılabilir. Hıristiyanlıkta dinen zorunlu olmayan hac ritüeli kişisel dindarlığın bir gereği olarak ifa edilir. Özellikle ziyaret edilen aziz ve azize yatırlarında azizler aracılığıyla tanrı ile iletişim kurma amaçlanır.

Dünyadaki yaygın evrensel dinlerden bir diğeri olan Budizmde de hac zorunlu bir ritüel değildir. Buna rağmen Buddha’nın doğduğu, aydınlanmaya ulaştığı, ilk vaazını verdiği ve öldüğü yerler olan Lumbini, Bodhgaya, Sarnath ve Kushinagar gibi merkezler hac mahalleri olarak ziyaret edilir (Yitik, “Budizm”, 335-337).

Şinasi GÜNDÜZ

[1] Bu çalışmada kurbanla ilgili materyal, önemli ölçüde Uluslararası Kurban Sempozyumu’na (8-9 Aralık 2007 Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, İstanbul) sunmuş olduğumuz “Dinlerde Tanrıya yakınlaşma aracı olarak kurban” başlıklı bildiriden uyarlanmıştır.
[2] Dinsel geleneklerde görülen kurban çeşitleri konusunda detaylı bir araştırma için bkz. Özkan, 2003: 45-94.
[3] İbraniler de dâhil Sami kavimlerin kurban ibadetleri hakkında bkz. Smith, 1894: 213 vd.
[4] “Suriye ve Urfa’da Tar’ata’ya tazim amacıyla kendini hadım etme âdeti vardı. Ancak Kral Abgar ihtida ettikten (Hıristiyan olduktan) sonra, kendisini hadım eden her erkeğin elinin kesilmesini emretti. O günden bu güne Urfa bölgesinde kimse kendini hadım etmemektedir” (Bardaysan, The Book of the Laws of Countries, 59).