Bilginin tarihi insanın tarihi kadar eskidir. İnsan doğası gereği çevresini ve kendisini bilmek ister. Yaşadığı dünyada ve kendinde olup biten değişmeleri bilmek, kontrol etmek ve emin olmak ister. İnsan daima güç arzusunu ve merakını bilgiyle tatmin etmek istemiştir. Bazen bilgiye bir fazilet, değer atfedilmiş bazen de bilgi güç olarak algılanmıştır.

İnsanın en önemli niteliklerinden biri bilgi üretmesi ve bilgi sahibi olmasıdır. Hatta Allah bu nitelik bağlamında insanı ve melekleri adeta sınava tabi tutmuştur. Bu sınavda insan, meleklerde bulunmayan bilgi edinme ve üretme yeteneği ile başarı kazanmıştır. Meleklerin tanımlayamadıkları ve tanımlamada aciz kaldıkları eşyayı, insanı, tanımlamış ve ayrıcalıklı olduğunu ispatlamıştır. İnsanın yapıp meleklerin yapamadığı meleklere verilmeyip insana verilen bu üstün nitelik onun bilgi üretme yeteneğidir. Bundan dolayıdır ki meleklerin yapısal üstünlüğüne rağmen, insan daha üstün tutulmaktadır. Yani asalet ve üstünlük, soyla değil, ilim ve bilgelikle olur. Ali Şeriati’nin belirttiği gibi insanın hayvan karşısındaki varlıksal üstünlüğü tekâmül değil bilme; hayati üstünlüğe de medeniyet değil kendini bilmedir.[1]

Peki varlıksal olarak insanı üstün kılan bilgi nedir?

Bilgi kelimesi Arapça ‘’a-l-m’’ kökünden türetilmiş mastar şeklinde olan ‘’ilim’’kavramıyla ifade edilmektedir.[2]

Bilgi lügatte “şuur’’[3] “eser ve alamet”, “iki şeyi birbirinden ayıran alamet”, yola dikilmiş olan ve yolculara doğru yolu gösteren alamet’’ anlamına gelir.[4]

İslam terminolojisinde genel olarak “el-ilm” ve “el-marife” olarak ifade edilir.[5]

Bilgi ile ilgili verilen genel tanımları şöyle sıralamak mümkündür:

1- Bilen /özne ile bilinen/ nesne arasındaki bir ilişki.

2- Bilme eyleminin belli bir ifade şekline bürünmüş olan bir sonuç, öğrenilen, bir şeyin farkına veya bilincine varma, bir şeye ilişkin açık algı.

3- Temellendirilmiş doğru inanç.

4- Doğruluğu ve geçerliliği delillerle ortaya konulmuş olan gerçekliğin ifadesi.

5- İdrak olunan şeyin, idrak eden benlikte mahiyetiyle temsil olunması.[6]

Kur anda bilginin açık bir tarifi yoktur. Ancak Kur’an’da bilgi vasıtalarına dikkat çekilip duyuları ve aklı kullanmayı onlardan faydalanmayı öğütlediğini görmekteyiz. Kur’an-ı Kerim’de bilgi kaynakları kelamcılarda ol2 İbn Manzur Lisânü’l-Arab, Beyrut 1995, 12 /417 3 ZebÎdi, Tacu’l-Arus, 17/495 4 Mohd Nor.b Daud Wan İslam Bilgi Anlayışı Trc. Fuat Aydın, Ankara 2002, s.86. 5 Necip Taylan, “Bilgi’’ Mad. DİA, İstanbul 1992, 6/157 6 Takiyyettin Mengüşoğlu Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul, s.48-54; Taylan, Bilgi Mad, DİA, 6-157 duğu gibi üçe ayrılmıştır. Bunlar da; madde âleminde geçerli olan duyular, ruhi âlemden akıl ve üçüncü olarak da vahiydir.[7]

Bunların hepsi müşterek ve birlikte çalıştıkları zaman elde edilen bilgi insanı yanıltmayan doğru ve kesin bilgidir. İnsana yakışan ve insanlık şerefine uygun olan gerçeği ve gerçeğin kendisi olan doğru ve kesin bilgiye uymaktır. Kur’an kesin bilgiye uyanları ilmin çocukları olarak nitelendirmiş, ilmi ve ilim adamını övmüştür. Elbette ki Kur’an’ın tüm insanlardan istediği ve müminler için olmazsa olmaz şart olarak ifade ettiği şey bilim adamı olmaları, din konusunda uzmanlaşmaları değil, imanlarını ve hayat tarzlarını ilme dayandırmalarıdır. İlme dayanan bir iman derde derman, gönle ferman, göze ışık, kulağa duyuş olur. Yine Kur’an, bilgi olarak vehme uyanları uyarmış, onları zannın çocukları olarak nitelendirmiştir. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.[8]

Hakikat bakımından bir şey ifade etmeyen zannı, hayatlarının merkezine koyanlar, felaha eremezler. Felaha erenler hayatlarının merkezine Allah’ı koyanlardır. Hayatın merkezine Allah’ı koymanın yolu ise vahiydir. Çünkü Allah, vahyi ilim olarak nitelendirmiştir.[9] İlim ise yüzde yüz bilgidir. Bu bilgiye uyanlar varlığını her türlü kölelikten kurtarıp özgürleştirirler. Bundan dolayı Kur’an, insanı tutsak edip köleleştiren ve bir tür bilgi kalpazanlığı olan müneccimlik, kâhinlik ve sihirbazlığı yasaklamıştır. Çünkü müneccimlik, kâhinlik ve sihirbazlık el-alîm olan Allah’tan rol çalmaktır. Gerçek bilginin kaynağı vahiy olduğu için zanna uyan müneccimleri doğrulamak hakikatin bilgisi olan Kur’an’ı yalanlamak anlamına gelmektedir. Aynı şekilde müneccimleri doğrulamak, insanı Allah’tan bağımsız bir alan düşüncesine sevk edip haddini aşmasına sebep olmaktadır. Bu hususu Hz.Ali şöyle açıklar: “Ey insanlar! Karada ve denizde yol bulmaya yarayanı hariç, yıldızları öğrenmekten sakının! Zira bu kehaneti davet eder. Müneccim, kâhin gibidir. Kâhin sihirbaz gibi, sihirbaz da kâfir gibidir. Kâfir ise cehennemdedir. Allah’ın adı üzere yürüyün!”[10] Yine Kur’an’ın tanıklığıyla öğreniyoruz ki müşrikler inanç ve hayat tarzının dayanağı olması gereken bilgiyi geleneklerinde bulmuşlar ve geleneği ilim olarak kabul etmişlerdi. Onlara göre ilim gelenekti; geleneğin dışında veya ona aykırı bir bilgi hiçbir şekilde ilim niteliği kazanmazdı. Böylelikle geleneğin bilgisini gerçek ilim olan vahyin karşısına yerleştiriyorlardı. Kur’an bu hususu şöyle açıklar: Ey Muhammed! Senden önce hangi memlekete bir uyarıcı gönderdiysek, oranın hali vakti yerinde olan eşrafı şöyle dedi: Doğrusu biz babalarımızı bir hal ve inanç üzerinde bulduk ve biz de onların izinden gideriz. Peygamberleri onlara dedi ki: Ben size, babalarınızdan kalma dininizden daha doğrusunu getirecek olsam da, yine babalarınızın yolunu mu tutarsınız? Onlar da: Biz senin getirdiğin şeyleri tanımıyoruz dediler.[11] Peygamberlerin getirdiği hakikatleri tanımayan heva ve hevesine uyan müşriklerin hayat ve inanç referansları gelenekleriydi. Putları ve kâhinleri ise bu 10 Hz. Ali, Nehcü’l-Belağa, (Çev. Prof. Dr. Adnan Demircan) Beyan Yay. İst. 2009, s.78 11 Zührüf 43/23-24 geleneği meşrulaştırmanın yoluydu.” Çünkü kâhinlikle putperestliğin arasında sıkı bir ilişki vardı. Kâhinler işlerini yürütürken, bir putu kendilerine dayanak olarak kullanırlardı. Yaygın inanışa göre, putun içerisinde bir cin bulunuyor ve bu cin o puta hizmet eden kâhinin bilgi kaynağını teşkil ediyordu.”[12] Bu niteliğe sahip bir bilginin, insanların hüsranını artırmaktan başka bir işe yaramadığı, onların istiz’afına (zaaf) sebep olup sürüleşmelerini sağladığı, bilinen bir gerçektir. Buna karşın, iç ve dış tabiatın bilgisiyle uyumlu olan vahyin bilgisine uymak, insanı başka birine kul olmaktan kurtarıp özgürleştirir ve ona istikamet kazandırır. Bu gerçeği Hz. Ali şöyle açıklar: “İlimsiz amel işleyen kişi, yol dışında giden gibidir. Açık yoldan uzaklaşması, sadece ihtiyacına olan uzaklığını artırır. İlimle amel işleyen kişi, açık yoldan giden gibidir. Bakan kişi gidici mi yoksa dönücümü olduğuna baksın.”[13]

Hidayet rehberi olan vahyi referans almak yerine, zannın çocuklarının heva ve hevesine uymak insanı haktan, adaletten, doğruluktan, güzellikten, iyilikten, akıllılıktan ve bilinçlilikten uzaklaştırarak cahiliyenin karanlık girdabına sokmuştur. Bu girdapta debelenen insan, hareket ettikçe hüsranı artmış, kalbi mühürlenmiş, dili lal, gözleri kör ve kulakları sağır olmuştur. Neticede hayvandan daha aşağı bir konuma düşerek en büyük dostu, yardımcısı ve koruyucusu olan Allah’la bağını kopardığı için hayatı anlamsızlaşmıştır.

İnsanın hayatının yeniden anlam kazanması için Allah’ın kurulmasını emrettiği bağları yeniden kurması gerekmektedir. Peki Allah’ın kurulmasını emrettiği bağlar nelerdir?

1- İnsanın kendisiyle olan bağı

2- İnsanın Allah’la olan bağı

3- İnsanın insanla olan bağı

4- İnsanın tabiat ve evrenle olan bağı

“Bu ana şıkların altına akıl-vahiy, dünyaahiret, lafız-anlam, madde-mana, bireytoplum, zengin-yoksul, karı-koca, yönetenyönetilen vb. birçok bağ dizilebilir.

Öncelikle anlıyoruz ki Allah’ın koparılmamasını emrettiği bağlar, bütünüyle insanı ve insan hayatını ilgilendiren bağlardır ve bu bağların korunması ferdi ve toplumsal barış ve huzuru garanti ederken birbirinden koparılıp ayrılması bunları yok etmektedir.”[14]

Peki bu bağları kurmanın yolu nedir?

Allah’ın emrettiği bu bağları kurmanın yolu bilgidir. Lugat anlamından da anlaşılacağı üzere bilgi, iz, işaret ve alamet olduğuna göre, insanın kendisiyle olan bağının alameti şehadet, Allah ile olan bağının alameti iman; insan tabiat ve evrenle olan bağının alameti ise adalettir. Tanık olmak ve tanık kılmak anlamına gelen şehadet bir “ben” bilincidir. İnsanın rabbini bilmesi kendisini bilmesine, kendisini bilmesi ise vahyi bilmesine bağlıdır. Çünkü vahiy, insanları gerçekten en doğru yola iletir.[15] Kur’an kendisi ile insanlığa sunulan bilgilerin gerçek olduğunu ve onları en doğru yola ilettiğini Allah’ın tabiat ve insandaki ayetle14 İslâmoğlu, Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yay. İst. 2008, Cilt 1., s.13 15 İsra 17/9 rini şahit tutarak ispatlamaktadır. Şöyle ki: Vakti geldikçe insana kâinatın uçsuz bucaksız ufuklarında ve bizzat kendi iç dünyasında ayetlerimizi göstereceğiz. Ta ki bu vahyin tartışmasız bir gerçek olduğu herkes için ortaya çıksın. Her şeye şahit olan senin rabbin (insana) yetmedi mi?[16]

Kesin olarak insanlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?[17]

Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere, vahyin bilgisi ile, âlem-i kübra olan evren ve âlem-i suğra olan insanın bilgisi örtüşmektedir. Çünkü Kur’an, fiili vahiy olan insana inmiş sözlü vahiydir. Bu vahiyleri birlikte okumak insana “ben’’ şuuru kazandırır. Bu şuur da insanı imanın kapısına götürür. Sınırsız olanı kavramanın tek yolu olan iman, bir ön bilgidir. Küfür ise bir ön yargıdır. İman vahye yani bilgiye dayanır. Küfür ise heva ve hevese, zanna, aldanışa ve aldanmaya dayanır. Zanna dayanan inancın (küfrün) misali, gövdesi yerden koparılmış köksüz bir ağaca benzer ki ayakta durması imkânsızdır.[18] Çünkü zan, ilimden hiçbir şeyin yerini tutmadığı gibi doğruluğu konusunda kesin bir delili olmayan bir kanaati ifade etmektedir. İlme dayanan inancın (imanın) misali ise kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzer ki o ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir.[19] Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi iman ağacının kökü marifettir. Marifet: Bir şeyi bilmek ve tanımak anlamlarına gelmektedir. İnsanın kendisini bilmesi ve tanımasıyla başlayan bu süreç onu, Allah’ı bilme ve tanıma noktasına getirmiştir.

Peki Allah’ı bilmenin ve tanımanın yolu nedir?

Kuşkusuz Allah’ı bilme ve tanımanın yolu vahiydir. Şöyle ki: Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.[20] Bil ki Allahtan başka ilah yoktur.[21] Bilesiniz ki Allahın huzuruna toplanacaksınız.[22] Bilesiniz ki Allah çok güçlü ve her şeyi yerli yerince yapandır.[23]

Eğer sen sözü açıktan söylersen bilesin ki o gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.[24]

Allah’ı tanıdıkça imanı artan insan, hayatının merkezine Allah’ı koyar. Hayatının merkezine Allah’ı koyunca da kâinatı, hadisatı, insanı ve Kur’an’ı Allah’ın birer ayeti olarak görür. Çünkü Kuran açıklıyor ki, vahyin bilgisi olan kendisi iç ve dış ‘tabiatın’ bilgisiyle uyumludur; onları aşar ama onlara aykırı değildir. Tabiatın bilgisi de ayettir, aynen kendisinin olduğu gibi. Ve ayetler birbiriyle çatışmazlar; birbirlerini desteklerler. Bu nedenle Kuran, doğruluğunun delillerinin bir kısmını dış tabiattan (afakî ayetler), bir kısmını ise iç tabiattan (enfusi ayetler) hareketle sunmuştur. Bu delillerin düşünülmesini, akledilmesini, fıkhedilmesini, tedebbür edilmesini istemiştir. Şöyle ki: Şüphesiz gökte ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınız da ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır. Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten indirmiş olduğu rızık vasıtalarında ve ölümünden sonra yeri onunla diriltmesinde, rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde aklını kullanan toplum için dersler vardır. İşte bunlar, Allah’ın hakikati sana kendisiyle aktardığı ayetleridir. Peki, Allah ve O’nun ayetleri değilse, kimden (gelen) hangi habere inanacaklar? Kendini aldatarak günaha gömülenlerin topuna birden yazıklar olsun. (Bu tip) Allah’ın kendisine okunan ayetlerini işitir de, sonra onu hiç işitmemiş gibi küstahça bir direnişi sürdürür: Artık böylesini acıklı bir azapla müjdele.[25] Kuşkusuz göklerin ve yeryüzünün yaratılışında gece ile gündüzün birbirini izlemesinde derin kavrayış sahipleri için ayetler vardır. Onlar ki; ayaktayken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah’ı anar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: Rabbimiz! Bütün bunları anlamsız ve amaçsız yaratmadı! Yücelikte eşsizsin! Bizi ateşin azabından koru.[26]

Bu ayetlerden şu dersleri çıkarmamız mümkündür:

1- İmanın temeli bilgidir.

2- Bilginin kaynağı Allah’tır.

3- Vahiy, akıl ve duyular bilginin vasıtalarıdır.

4- Bilgi vasıtalarının birbirlerini anlaşılır kılıp birbirlerini tamamlamaları Rabbimizin muradıdır.

5- Duyu organları aracılığıyla elde edilen bilgi ile vahiy yoluyla Allah’tan gelen bilgi hiçbir şekilde birbirlerinin karşıtı değildir, bu iki bilgi asla çelişmez.

6- İmanın ikan derecesine (şüphesiz inanç) ulaşmasının yolu varlık kitabıdır. Varlık kitabını okumanın vasıtası ise aktif bir akıldır.

Kâinat Kitabı ve Bilgi

Kâinata ve içinde bulunanlara ayet gözüyle bakan bir insan, evren ve tabiatla olan bağını koparmadığı gibi onları bîşuur kardeşleri ilan eder. Kardeş ilan edilen evren ve tabiat artık Allah’ın ayetlerini keşfetmenin ve okumanın konusudur. Okuyan ise birleştirir ve toparlar yani vahiy, akıl ve duyularla elde edilen bilgiyi cem eder. Bilgiyi cem eden de varlığı Allah merkezli bir okumaya tabi tutup Allah’tan bağımsız bir bilgi ve bilim anlayışını reddeder. Çünkü Allah’tan bağımsız bir bilgi ahlaksız bilgidir. Allah merkezli bir bilgi ise ahlaklı bilgidir. Bu bilincini en güzel şekilde kuşanan ve bize örnek olan Hz. Muhammed (s) yeri geldiğinde bir dağ ile ünsiyet kurmuş, yeri geldiğinde ridasını yağan yağmura tutarak onun Allah ile olan sözleşmesi bizimkimizden daha yenidir demek suretiyle onlarla interaktif bir ilişki kurmuştur.[27] Adeta eşyaya canlı muamelesi yaparak onları kardeş ilan etmiştir. Bir insanın kardeşine gösterdiği şefkati, merhameti, inceliği ve duyarlılığı eşyaya göstermiştir. Bu bilgi kodlarıyla temeli atılan medeniyetimizin mensupları da Hz. Muhammed’i örnek alarak bilincini kuşanmış ve emrine amade edilen eşyaya sahip değil, şahit olmuşlardır.

Bu durum aynı zamanda bir değere bağlı olmak anlamına gelmektedir. Bir değere bağlı olan da kölelik zincirlerini kırarak hürriyetine kavuşur. Dolayısıyla hürriyet, sahip olmak değil, şahit olmaktır. Hayatını imanına şahit kılan şehidler şehidi imam Ali, şöyle diyordu: Mahlûkatının küçüğüne, yaratılışını nasıl muhkem kıldığına bakmıyor musunuz? Terkibini tamamladı; ona duyma ve görme özelliği verdi. Karıncanın cüssesinin küçüklüğüne ve yapısının inceliğine bakınız. Yemeğinin gittiği yerleri, yukarısını ve aşağısını, içindekileri, karnındaki kemiklerin ucundaki yumuşaklığı, başında bulunan gözünü ve kulağını düşünürsen, yaratılışından dolayı hayret eder, onu tasvir etmekten yorgun düşersin. Zirvesine ulaşmak için fikrinin yollarında yürürsen bir şeyin detayındaki incelik ver her şeyin farklı olmasındaki sırdan dolayı delil seni, sadece karıncayı yaratanın hurma ağacını da yaratan olduğu sonucuna götürür. O’nun yaratmasında, büyük ve zarif, ağır ve hafif, güçlü ve zayıf olan denktir. Takdir edeni reddedene ve düzenleyeni inkâr edene yazıklar olsun! Kendilerinin, ekicisi olmayan bitkiler gibi olduklarını, farklı sûretlerinin bir yapıcısı olmadığını iddia ettiler. İddia ettikleri şey hususunda bir delile sığınmazlar; ezberledikleri şeyin gerçekliği yoktur. Yapıcısı olmadan bir bina olabilir mi ya da işleyeni olmadan bir cinayet meydana gelebilir mi?”[28]

Evrendeki ayetleri keşfedip okuyan Hz.Ali, herhangi bir delile dayanmadan varlık hakkında konuşanları ağır bir şekilde eleştirmiş, onları duymaya, görmeye ve gördükleri üzerinde düşünmeye çağırmıştır. Böylece insan, bilginin ahlâkına sahip olmak suretiyle hakikati parçalamayacak ve zalimlerden olmayacaktır.

Öte taraftan bilginin ahlâkından yoksun batı medeniyeti, bilgi vasıtalarını parçalayarak kutsal ile olan bağını kopardılar. Kutsal ile bağı koparılan bilgi, sekülerleşti. Bilgi sekülerleşince hakikati arama ve bulma sevdasından vazgeçti. Bu anlayışın neticesi de kâinat kitabı, okumanın konusu olmaktan çıkarılarak gücün aracı haline getirildi. Bu hususu Bacon şöyle dile getirir.

“Bilgi ve bilim hakikati arama ve bulma sevdasından vazgeçmelidir. Bundan böyle bilgi ve bilim yalnızca gücün peşine düşmelidir.” İşte bilgi ve bilim hakikatten ayrılıp Allah’ın halkasından çıkınca ahlâksızlaştı. Ahlâksızlaşınca da iffetini ve saygınlığını yitirerek hayâsız, başıboş, acımasız ve imansız oldu. Hayâsız, başıboş, acımasız ve imansız olunca da Allah’ın kâinat kitabı, bilgi ve bilimle tahrip edildi, tahrip edilmeye de devam ediliyor. Günümüzde küresel ısınma, bazı türlerin yok oluşu, çölleşme, su kaynaklarının git gide tükenmesi, organik gıdaların azalması ve bazı hastalıkların yaygınlaşması bu tahribatın bir neticesidir.

Sonuç olarak Allah’ın Adem’e isimleri öğrettiğinin işaret edildiği ayette de belirttiği gibi bilginin kaynağı Allah’tır ve her şeyi sadece bilen O’dur. “Allah Âdem’e bütün varlıklarını isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin’ dedi. Melekler, ‘seni bütün eksikliklerden uzak tutarız senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen her şeyi hikmetle yapan sensin’, dediler.”[29] Bu ayetten de anlaşılıyor ki: Bilmek içkin değil aşkın bir eylemdir. Bilgi “elde edilmiş” değil verilmiş bir şeydir ve kaynağı Allah’tır. İnsanın şerefi Allah’ın öğrencisi olmaktan kaynaklanır. Bu ayet, insanın da meleğin de bilgisinin “yoktan var edilmiş” (ibda) değil, alınmış ve keşfedilmiş (ahz ve keşf) olduğunu gösterir. Alınan her bilgi sonradandır, geçicidir, sınırlıdır.”[30]

Bu durum sadece kendi yöntemimizin ve bilgi içeriğimizin doğru olduğu yolundaki iddiaları geçersiz kılmakta, doğrunun değil, doğruların hâkim olduğu bir alanda bilgi ürettiğimizin farkında olmamızı sağlamaktadır. Bu bilgi üretme alanımıza ayette “esma yani isimler” olarak işaret edilmektedir. İsimler varlıklara işaret eder. Dolayısıyla bilgimize konu olacak alanların başında varlıklar gelmektedir. Allah bu varlıklardan sadece birer bilgi konusu olarak bahsetmekte onları ayet olarak adlandırarak bir de değer yüklemektedir. Dolayısıyla hem kendi içimizde, hem dışımızda olanlar salt birer varlık olmanın ötesinde kendi varlıklarının dışında bir şeylere götüren birer işaret ve sembol olarak önümüze konulmaktadır. İşaretler ve sembollerle konuşmanın da, din dilinin en temel özelliklerinden biri olduğu bilinmektedir.

İbrahim KOÇ

[1] Şeriati Ali, İnsan, Fecr Yayınları, Ankara 2008 s.32

[2] İbn Manzur Lisânü’l-Arab, Beyrut 1995, 12 /417

[3] ZebÎdi, Tacu’l-Arus, 17/495

[4] Mohd Nor.b Daud Wan İslam Bilgi Anlayışı Trc. Fuat Aydın, Ankara 2002, s.86

[5] Necip Taylan, “Bilgi’’ Mad. DİA, İstanbul 1992, 6/157

[6] Takiyyettin Mengüşoğlu Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul, s.48-54; Taylan, Bilgi Mad, DİA, 6-157

[7] Hüseyin Atay, Kuranda Bilgi Teorisi, A.U.İ.F.D., C, 16, s.167

[8] Necm 53/28

[9] Rad 13/37; Casiye 45/17

[10] Hz. Ali, Nehcü’l-Belağa, (Çev. Prof. Dr. Adnan Demircan) Beyan Yay. İst. 2009, s.78

[11] Zührüf 43/23-24

[12] Vatandaş Celaleddin, Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti, Pınar Yay. İst. Cilt 1., s.65

[13] Hz. Ali, Nehcü’l Belağa, (Çev. Prof. Dr. Adnan Demircan) Beyan Yay. İstanbul, Cilt 1., s.158

[14] İslâmoğlu, Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yay. İst. 2008, Cilt 1., s.13

[15] İsra 17/9

[16] Fussilet 41/53

[17] Zariyat 51/20-21

[18] İbrahim 14/26

[19] İbrahim 14/24-25

[20] Talak 65/

[21] Muhammed 47/19

[22] Bakara 2/203

[23] Bakara 2/209

[24] Taha 20/7

[25] Casiye 45/3-8

[26] Al-i İmran 3/190-191

[27] Ebu Davud, Edeb

[28] Hz. Ali Nehcü’l Belağa, (Çev. Prof. Dr. Adnan Demircan) Beyan Yay, İst. 2009, s.198-199

[29] Bakara 2/31

[30] İslâmoğlu, Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yay. İstanbul 2008, Cilt 1., s.16