“Onlar gayba inanır, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler” (Bakara 2/3). “Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin” (Bakara 2/254).

“…Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun…” (Kasas 28/77).

İnfak; Rahman’ın bize verdiklerinden, kendisinin doğrudan vermediklerine bizim vermemizdir. Bundaki hikmet, bizim mala olan sevgimizin kırılması, dünyaya olan bağlılığımızın azalması, âhirete ilgimizin ve sevgimizin artması ve Rahman’ın bizi denemesidir. Çünkü insan infak ettikçe Şeytan’dan uzaklaşır, Allah’a (c) yaklaşır. Bir de bizim kazancımız içinde başkasına ait olan miktarın hak sahibine verilip verilmediğini Rahman’ın görmesidir. Çünkü kazandığımız malların ve gelirlerin tamamı bize ait değildir:

“Ve onların (Müslümanların) mallarında belirli bir hak vardır. İsteyenler ve isteyemeyip mahrum kalanlar için” (Me’aric 70/24-25).

“Onların mallarında isteyebilen ve isteyemeyen muhtaçlar için belirli bir hak vardır” (Zâriyât 51/19).

Bu âyetler bize açıkça gösteriyor ki, Allah (c) yoksulun ve isteyebilen ya da isteyemeyen muhtaçların rızkını, bizim rızkımızın içersine koymuştur. Biz onu oradan çekip alır ve ihtiyaç sahibi kişiye verebilirsek, imtihanın sırrına vakıf oluruz. Ancak kazancımızın tamamının bize ait olduğunu zannederek, emanet olarak bizim rızkımız içersine bırakılmış belli bir miktarı ayırmazsak, kul hakkı yemiş oluruz.

İnfakın diğer bir yönü ise, Allah yolunda (fisebillilâh) harcamaktır. Yani sadece ihtiyaç sahibi kişilere vermek değil, hayır çalışması yapan kurum ve kuruluşlara da malî ve bedenî destek içersinde olmaktır. Yapılması gereken birçok hayırlar vardır ve bunlar imkân sahibi kimselerin destekleriyle olmaktadır. Yapılan her hayır, yapan kişiye ecir (mükâfat) kazandırır. Hayırlar birer âhiret yatırımlarıdır. İnsan dünyadayken yaptığı infakların karşılığını hemen göremediği için bir süre sonra infakta yorulma ve usanma başlar. Halbuki Rahman insanların yaptığı her türlü iyiliği bilir ve kayıt altına alır. İmandaki Allah’a güven de burada başlar. Kaldı ki kişinin yaptığı her infak, mutlaka daha hayırlısı ve fazlası ile iade edilir. Ancak insan çoğu kez bunu fark edemez ve kendiliğinden geleni kendisinden (kişisel başarısından) zanneder.

Kitabullah bu konuda şöyle söyler:

“Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsini bencil tutkularından korursa işte onlar felah bulanlardır. Eğer Allah’a güzel bir borç verecek (infak edecek) olursanız, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur, Halîm’dir” (Teğâbun 64/16-17).

“Her neyi infak ederseniz, O (c) yerine bir başkasını verir. O (c), rızık verenlerin en hayırlısıdır” (Sebe’ 34/39).

Anlıyoruz ki bizim endişelerimiz, haklı değildir, yersizdir. Rahman’a verdiğimiz hiçbir şey zayi olmaz. Aslında imanın iç göstergesi Allah’a güvenmektir. Allah’a güvenemeyenin imanı kemâle ermez.

İnfakın diğer bir yönü ise, verdiklerimizi, sevdiklerimizden ve değerli gördüklerimizden vermektir. Gözümüzü yumup almayacağımız değersiz şeyleri vermek ahlakî değildir. Maldan vermek insanın nefsine zor gelir. Vermeye kendisini ikna ettiğinde de bu sefer en iyi olmayanı vermek, adeta ince bir iç kâr elde etmek ister. Halbuki gerçekte kişi sadece kendisine verir.

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla iyiliğe eremezsiniz. Her neyi infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir” (Âl-i İmran 3/92).

İnfakı en çok olumsuz etkileyen ve yavaşlatan hal ise cimrilik marazıdır. Cimri insan, sakladıklarının ve vermediklerinin kendisine kâr kalacağını zanneder. Gerçekte cimrilik, kişinin geleceğini kendisinden sakınma halidir.

CİMRİLİĞİN PSİKOLOJİSİ

“İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz, buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise ğanî’dir (zengindir). Fakir olan sizlersiniz. Eğer yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip/değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar” (Muhammed 47/38-39).

Bu âyet, cimrilik kavramının Kur’an’da yapılan en iyi tanımlarından birisidir. İnsan yaşarken karşılaştığı şeylere ilgi duyar, onları elde etmek ister ve bunun için mücadele eder. Bu mücadele ihtiyaç duyulan şeylere, meşru daire içersinde bir yöneliş ise bu belki biraz haklı görülebilir. Ancak ne var ki durum bu şekilde kalmaz ve gelişir. Artık ihtiyaçlar karşılanmaya başlamış ve üzerine sahiplenme duygusu da beraberinde gelmiştir. Bu duygu da yerini zamanla sevgiye bırakır. İşte kırılma noktası burasıdır. Artık kişi sevdiği şeyleri vermemeye başlar, sözüm ona onları muhafaza eder ve esirger. Elindekinin hiç bitmemesini ister.

Cimri insan bencil ve nefsîdir. Cimri insan malının ona mutluluk vereceğini sanan insandır. Cimri insan infakla ilgili sürekli mazeretler ileri süren insandır.

Cimri insan dünyayı ve kendini seven insandır. Cimri insan kazandığı malın ancak kendi hakkı olduğuna inanan insandır. Çocukken, paylaşmanın normal, paylaşmamanınsa anormal bir durum olduğu anlayışıyla yetiştirilmiş insanlar, infakı en iyi anlamış insanlardır. Bir insanın infakı iyi kavrayabilmesi için kazandığı her şeyin ona ait olmadığını hiçbir zaman aklından çıkartmaması gerekir. Allah (c), başkalarına ait kazançları bizim kazancımızın arasına bizi denemek için katıyor. Böylece bize ait olmayanı, başkasının hakkını ihtiyaç sahiplerine iade edip etmediğimizi sınıyor.

Kazandıklarımızın tamamı bize aittir değildir.

CİMRİLİĞİ DOĞURAN SEBEPLER

1.Kazandıklarının tamamının kendi hakkı olduğu düşüncesi

İnsan yapısında çevresindeki şeyleri sahiplenme duygusu vardır. Bu eğer kontrol altında tutulamaz ve iyi bir şekilde terbiye edilemez ise kişide bencillik duygusunu da beraberinde getirir. Halbuki sahip olduğumuz hiç birr şey gerçekte bize ait değildir! Kişinin bunu unutmadan yaşaması büyük bir erdemdir.

2. Uzun süre yokluk çekmek

Allah (c) insanları bazen yoksullukla imtihan eder. Yoksulluk, birçok şeyden yoksun olma durumu olduğu için yaşanması zordur. İnsan istediği bir şeyi elde edemediği zaman, bu onda artık bir saplantı ve hırs haline gelir. Uzun yıllar yokluk çekmiş insanlarda dünya arzusu bir saplantı haline dönüşebilir. Sahip olduğu hiçbir şeyi paylaşmaya yanaşmaz. Çünkü paylaştıkça, malının azalacağına ve çektiği sıkıntının daha da artacağına inanır. Halbuki İslam, varlıkta da yoklukta da infakı teşvik etmiştir, cimriliği yasaklamıştır: “Onlar, bollukta da darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler, insanlardan bağışlama ile vaz geçenlerdir. Allah iyilik yapanları sever” (Âl-i İmran 3/134). Sahabenin yokluk içinde dahi cömertliğinin sebebi âhirete bakarak yaşama, Allah’a yakınlık ve takva bilincidir.

3) Malıyla kendini güvende hissetme duygusu

Mal menfaattir. Mal istenen, arzu edilendir. Mal insana güç veren, yalancı bir güven veren, ama çabuk kaybolan, denizdeki köpük misalidir. İnsan malı ve makamı varsa kendisini üstte ve güvende hisseder. Olgun şahsiyet, eşyayı ihtiyacı nispetinde arzu eder. Olgun olmayan ve kompleksleri olanlar ise, malın kendi içindeki boşlukları dolduracağını ve kendisini başka insanlardan üstte, hatta en üstte göstereceğini sanır. Bu yanılgı arttıkça mala olan ilgi de artar. Şahsiyet oturdukça kişinin mal ile olan ilişkisi azalır, sadece ihtiyaç düzeyinde kalır. Dünyayı kucaklayan onu paylaşmaz, âhireti kucaklayan ise dünyaya sarılmaz.

4) İnfak ettikçe malının biteceğini zannetme duygusu

İnfak etmek, bu dünyayı merkez almış bir insan için kolay bir şey değildir. Çünkü aklı, bir şeyden verdikçe onun azalacağına inanır. Hâlbuki bu, insanın matematiğidir. Allah’ın matematiğinde ise infak ettikçe mal artar ve kişi eğer cimrilik yaparsa kendine cimrilik yapmıştır. Yani aslında kendisine vermemiştir: “Hayır olarak her ne infak ederseniz kendi nefsiniz içindir. Zaten siz, ancak Allah’ın rızasını aramak için harcarsınız. Hayırdan ne infak ederseniz size eksiksizce ödenir, haksızlığa uğratılmazsınız (Bakara 2/272).

CİMRİLİKTEN KURTULMANIN YOLLARI

  • Mülkün yalnız Allah’a ait olduğunu unutmamak

İnsan kendisine verilenlerin, kendisinin olduğuna inandığında yanılır. Doğrusu ise, onların gerçekte her şeyin sahibi Rahman’ın mülkü olduğudur. Bu, verilenlere, ancak âhiret tarafından bakıldığında anlaşılan bir durumdur. Kişi bunu unutmadığında cimrilik yapamaz ve her zaman elinde olana da ve elinden çıkana da rıza gösterir.

  • Kendisine verilenin bir imtihan vesilesi olduğunu unutmamak

Allah zengindir, fakir olansa bizleriz. Fakat çoğu kez elimizde olanın, neden bizim elimizde olduğunu unutuyoruz. Bu bizim, başkalarına bakarak yaşama hastalığımızın bir sonucudur. İnsan kendisini başkalarıyla kıyas yaparak bazı kararlar alır. Alınan bu kararlar çoğu kez karşımızdakileri geçme üzerine kurulmuştur. Halbuki kişiler verilene rıza gösterip kanaatkâr olabilseler ve hayatın rızık da dâhil her anının bir imtihan olduğunu hatırda tutsalar, mevcut sorunların bizim büyüttüğümüz kadar büyük olmadığını anlayabilirler.

  • Elindeki her şeyi paylaşıp bolca infak etmek

Kur’an’ın nüzûl sırasını dikkate aldığımızda, paylaşmanın çok ön sıralarda olduğunu görürüz. Çünkü “Gerçekte insan bencil ve haris yaratılmıştır” (Me’aric 70/19). Bencillik bizim özümüzde olan bir hastalıktır. İnsanın bencillik marazından kurtulmasının en sağlıklı yolu paylaşma (infak) bilincinin oluşmasıdır. İnsan paylaştıkça dünya sevgisi yüreğinden alınır, nefsini terbiye olur, paylaştıkça olgunlaşır, paylaştıkça malın gerçek sahibinin Allah olduğunu hatırlar ve anlar. Paylaşan insan âhiretin tadını alan ve âhirete bakarak yaşayan insandır.

  • Allah’ı çok sevmek ve âhirete bakarak yaşamak İnsan sevdiğini dikkate alır. Sevdiğine değer verir, sevdiğini önemser, onu kırmamaya özen gösterir. Ancak insan tanıdığını sever, tanımadığına ise biraz mesafeli ve ilgisiz durur. İşte bizim Rabb’imizle olan ilişkimiz de çoğu kez böyledir. O’nu (c) çok az tanıyoruz ve doğal olarak da hakkıyla sevmiyoruz. O’nu tanıdıkça sevgimiz de artacak, O’na sevgimiz arttıkça, anlamsız olan şeylere olan sevgimizse azalacaktır. Rahman’ın bizden beklediği hakiki iman da budur. Bu bilinç bizde olgunlaştıkça Allah’a yaklaşan kullardan olabiliriz.

Âhiret bizim gerçek evimiz ve geleceğimizdir. Bu dünyada bizler kalıcı olarak var değiliz. Âhirette birçok zenginlik, orayı hak edenleri bekliyor. Sadece bu dünyanın gayrimenkullerine koşan ve sadece burayı isteyene oradaki zenginlikler verilmeyecektir. Âhiretin zenginlikleri dünyada yapılacak infaklar yoluyla ve Rahman’ın rızası ile alınabilir.

Âhirete talip olanlara ve orayı isteyerek yaşayanlara selâm olsun. Onların hep yolu açık olsun…

Allah kendisine “firar edenleri” ve “kendi dinine yardım edenleri” hiçbir zaman yalnız bırakmaz…

ABDÜLHAMİT KAHRAMAN