İnfak, kişinin sahip olduğu mal, bilgi, emek gibi değerleri başkalarıyla paylaşması demektir. Kültürümüzde daha çok başkalarına mali yardımda bulunmak anlamında kullanılmıştır.

İnfak, Allah’ın Verdiğinden Yapılmaktadır

Yüce Allah, bütün zenginlikleriyle tabiatı herkesin yararlanması için musahhar kılmıştır. İnsanlar imkân ve emeklerine göre tabiattaki zenginliklerden kazanır ve yararlanırlar. Bu anlamda mülkün sahibi yüce Allah’tır. Onun için örneğin, “Onlara rızık olarak verdiklerimizden infak ederler” (Bakara 2/3), “Ey iman edenler! Kendisinde artık alışveriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler elbette zalimlerdir” (Bakara 2/254) gibi âyetlerde belirtildiği gibi, kişilerin tabiattan kazandıkları bütün şeyler, kendilerinin yarattığı yahut var ettiği şeyler değil, Allah’ın onlara verdiği şeylerdir.

Onun için evren üzerinde otorite ve hâkimiyet anlamında mülk Allah’ın olduğu gibi, mal ve servet anlamında da mülk Allah’ındır. Çünkü her şeyin yaratıcısı ve sahibi odur.

“Yerin, göklerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah’ındır, dönüş onadır” (Maide 5/18).

“Göklerin, yerin ve içlerindeki her şeyin mülkiyeti Allah’ındır, O, her şeye hakkıyle kadirdir” (Maide 5/120). “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Buna karşın kâfirler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar” (Enam 6/1).

Yüce Allah’ın yarattığı ve insanların yararlanmasına sunduğu bu mülk, bireyler kazanıp özel mülkiyet olarak ellerine geçirmeden önce ilke olarak toplumun ortak mülkiyetidir ve herkes onda ortak olup yararlanma hakkına sahiptir. İnsanlar yasal ölçüler içinde bu mülkten emek, imkân ve becerileri oranında yararlanır ve özel mülkiyet edinirler. Tıpkı herkesin ortak mülkü olan bir denizden şahsına aldığı bir kova suyun onun özel mülkü/ mülkiyeti olduğu gibi, tabiattaki zenginliklerden kişiler de yasal/meşru kurallar çerçevesinde yararlanarak özel mülkiyet edinirler. Bu artık onların özel mülkü/mülkiyeti olup dokunulmazdır. İnfak edecek kişilerin servetlerini kimin mülkünden kazandıklarını bilmemiz açısından İslam’a göre kişilerin mülkiyetinin bu şekilde oluştuğunu bilmemiz gerekir.

İslam’a göre bu özel mülkiyete birtakım yükümlülükler düşmektedir ki zekâttan sonra en önemlisi infaktır. Onun için infak ederken kişiler, yoktan var ettikleri ve mülk yaptıkları servetten değil, Allah’ın yarattığı ve herkesin ortak yararlanmasına sunduğu tabiattaki zenginliklerden kazandıkları şeylerden harcama yaptıkları bilinciyle infak etmeleri gerekir. Aksi halde, yaratanı ve mülkün sahibini unutarak sadece kendi emekleriyle sahip oldukları boyutunu göz önünde bulundurur ve bundan dolayı infak edip etmemeyi kendi keyiflerine göre düşünürlerse, “…Allah sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarma. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez” (Kasas 28/77) diyenlere, Karun’un “O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi” (Kasas 28/78) dediği gibi yapmış ve Karunlaşmış olurlar.

İnfak etmek, keyfe bağlı bir iş değil, farz bir ibadettir

Bilindiği gibi malın üzerindeki en büyük yükümlülük, İslam’ın üzerinde kurulduğu beş temelden biri olan zekâttır. Zekâtın mallardan hangi oranlarda alınacağı ve nerelere harcanacağı belirlenmişken, (bkz. Tevbe 9/60) daha genel bir kavram olarak infakın miktarı, zamanı ve harcama yeri sınırlandırılmış değildir. Sadaka isteyen bir dilenciye yapılacak yardımdan, “Allah yolunda infak edin ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara 2/195) âyetinde belirtildiği üzere Hz. Peygamber zamanındaki gibi hazır askeri, silahı, araç gereci, bütçesi vd. unsurları belli olmayan ordu donanımı ve savaşmak için yapılacak her türlü harcamaya kadar bütün harcama şekillerini kapsar. İnfak etmek, yapılıp yapılmaması kişilerin zevkine veya keyfine bırakılan bir iş değil, gücü olanlar üzerine farz bir ibadettir.

“Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış-veriş, dostluk ve şefaatin bulunmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler elbette zalimlerdir” (Bakara 2/254).

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır” (Bakara 2/267).

“İman eden kullarıma söyle: Namazlarını dosdoğru kılsınlar, kendisinde ne alış-veriş, ne de dostluk bulunan bir gün gelmeden önce, kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah için gizli-açık harcasınlar” (İbrahim 14/31).

İnfak müminlerin olmazsa olmaz niteliklerinden biridir. (bkz. Bakara 3, 262, Ra’d 22, Fatır 29, Hadid 7 vd).

Mazi, muzari, emir her kipte belirtildiği birçok âyetin yanında, kimi vaizler haksızlıklara, baskılara, zulümlere, adaletsizliklere, ayrımcılıklara, bozgunculuklara ve bütün şekilleriyle kötülüklere sözlü veya fiili olarak tepki göstererek kişilerin kendi elleriyle başlarına iş açmamaları veya başlarını belaya sokmamaları anlamında bir emniyet sübab yahut koruyucu olarak bağlamının dışında kullansalar da, gerçekte “Allah yolunda infak edin ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara 2/195) âyeti infakla ilgili olup tek başına infakın ne kadar gerekli ve önemli olduğunu göstermeye yeterlidir. Çünkü âyet, düşmanın saldırıları ve müminleri dinlerinden döndürme baskı ve zulmüne karşı Müslümanların savaşmasını öngören Bakara/190-195 âyetleri bağlamında geçmekte ve konusu kişileri sıcaktan, soğuktan, trafik kazalarından, domuz gribinden, statükonun hoşuna gitmeyecek söz ve eylemlerden sakındırmak yahut pasifize etmek değil, düşmana karşı mücadele etmek ve savaşmak için Allah yolunda malı infak etmektir. Çünkü inanmış insanları dinlerinden döndürüp kâfir yapmaya çalışan yahut Müslümanlara saldıran düşmana karşı savaşacak gücü hazırlamak için gerekli infakı/harcamayı yapmamak birey ve toplum olarak insanın kendi elleriyle kendisini tehlikeye atmasının başında gelir. Gerçekten inanan insanların din ve inanç özgürlüğünü sağlayacak ve düşmanın saldırılarından koruyacak bir orduyu oluşturmak ve donatmak için harcama yapmamak/infak etmemek, düşmanın saldırısı karşısında dinin de, mal ve canın da ortadan kalkması sonucunu doğurur. Bu da en büyük tehlikedir. Onun için infak etmek, kişilerin zevkine kalmış bir iş değil, farz bir ibadettir.

İnfak, İnanç, Kültür ve Medeniyet İşidir

Belirttiğimiz gibi infak etmek, Allah’ın emri olarak inancın gereğidir. Bu inanç İslam kültür ve medeniyetinin ruh dokusu, dünyaahiret anlayışı, hayat felsefesi, sosyal ilişkisi ve insan anlayışının temelini oluşturur. Onun için infak anlayışı, bir kültür ve medeniyet anlayışıdır. Dünya hayatının yanında ahiret hayatının varlığına, onun daha kalıcı ve önemli olduğuna, oradaki kurtuluşun veya mutluluğun burada Allah’ın öğretilerine uygun olarak hazırlık veya yatırım yapmaktan geçtiğine inanan, bunun da insana iyilik demek olan infaktan geçtiğini kabul eden bir insanın sahip olduğu inanç, kültür ve medeniyet işidir. Bu kültür ve medeniyet tarih içinde bireysel hayır işlerinin yanında, aşevinden darulücezeye, çocuk yuvasından okula, vakıf çeşitlerinden hastaneye ve ordu donatmaya kadar hayır hizmetlerinin gerçekleştirildiği bütün çeşitleriyle hayır kurumlarının oluşmasını sağlamıştır. Bütün bunların beslendiği ve yaşatıldığı kaynak infak inancı ve kültürüdür. Kültür ve medeniyet tarihçisi değilim ama yönetimin bozukluğundan, eşitliğin, hak ve hürriyetlerin ihlaline kadar bütün olumsuzluklarına rağmen infak inancı ve kültürünün dokuduğu İslam medeniyetiyle bu alanda başka bir medeniyetin boy ölçüşeceğini sanmıyorum. En azından tarihinde veya pratiğinde İslam medeniyeti kadar infakı yansıtan eserler ve uygulamalar olsa bile, başka bir medeniyetin kutsal kitabında infakın bu kadar önemsendiği ve topluma boyasının vurulması gerektiğinin vurgulandığını bilmiyorum. Onun için İslam inanç, kültür ve medeniyetinin ayırıcı niteliklerinden biri de infak anlayışıyla dokunmuş olmasıdır.

İnfak, Toplumun Güvencesidir

Toplumun selamleti ve devamı iyi ilişkilerle mümkündür. İyi ilişkilerin başında, muhataptan maddi bir karşılık beklemeden gönülden yapılan yardım ve paylaşım gelir. Dikkat edilirse Kur’an’da infakın hep fi sebilillah/Allah için, Allah yolunda yapılması gerektiği belirtilir. Çünkü Allah için veya Allah yolunda yapılmayan infak Allah’ın rızasını kazandırmaz ve yapana ahirette bir yarar sağlamaz. Nitekim kâfirler de hayatta pek çok iyi işler yapar veya başkalarına yardımlarda bulunurlar, ama Allah için, rızasını kazanarak ahirette kurtulmak için yapılmadığından yaptıkları iyilikler veya işledikleri ameller heba olup gider.

“İşledikleri bütün amelleri alır, toz duman ederiz/değersiz kılarız” (Furkan 25/23). “Onların amelleri hem dünyada hem ahirette boşa gitmiştir” (Bakara 2/217; Âl-i İmran 3/22 vd).

Onun için yüce Allah, karşılığını mupatap kişilerden bekleyerek başa kakma, aşağılama, dedikodusunu yapma, ondan karşılığını bekleme gibi nedenlerle yapılan infakın boşa götürülmemesini ister (Bakara 2/264).

Yapılan infakı şu veya bu şekilde boşa götürecek şeylerden kaçınmak gerektiği gibi, kişilerin kendileri için sevdiği ve alırken iğrenmeden alabilecekleri şeylerden infak etmedikçe hayır işlemiş olmayacakları da belirtilir.

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan infak edin/hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır” (Bakara 2/267).

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyilik işlemiş olamazsınız. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir” (Âl-i İmran 3/92).

İnfak, bireylerin birbirlerini sevmesini, karşılıklı sorumluluk bilinciyle hareket etmesini, bir vücudun organları gibi yardımlaşma ve dayanışma içinde olmasını, iyilik ve insanlık duygularının gelişmesini, birbirlerini koruyup kollamasını sağlar. Bütün bunların ortak paydası olarak sevinçte ve tasada paylaşmayı sağlar. Paylaşmayı bilmeyen yahut ahlak olarak yaşamayan bir toplumda bencillik, cimrilik, egoizm, hırs, başkalarına karşı duyarsızlık, mal ve servetle üstünlük kurma, başkalarına tahakkum etme, malı hayatın hedefi ve amacı yapma, dünyevileşme/sekülerleşme, ahiret hayatını göz ardı etme, kısaca Karunlaşma gibi hastalıklar meydana gelir ve bunlar sosyal hayatı çürütür. İnfak bütün bu hastalıklara karşı panzehir olduğu gibi, paylaşma, dayanışma, yardımlaşma, huzur ve refah sağlama, acıları dindirme erdemlerini kazandırır ve geliştirir. Çünkü paylaşma ve ihtiyacı giderme olduğu zaman insanlar birbirlerini daha çok sever, birbirine saygı gösterir, birbirini koruyup kollar, birbirine güvenir, iyilik ve güzellikler üzerinde, yani takva üzerinde yardımlaşırlar. İnfak bireylerin birbirini kıskanmasını, elindeki servete göz dikmesini, sahibine karşı kin ve nefret duyguları beslemesini ve servetinin yok olmasını önler, sosyal ayrışma ve kamplaşmaya, çatışmaya ve toplumun altını üstüne getirmeye meydan vermez.

Paylaşım olmayan yerde kıskançlık, nefret ve düşmanlığın yol açtığı sınıf bilinci oluşur ve servet sahiplerine karşı kin, nefret ve düşmanlık zamanla örgütlü hale gelerek sosyal patlamalara, ayaklanma ve devrimlere yol açar. Kapitalizmin sekülerizmine, bencilliğine ve acımasızlığına karşı zamanla sosyalizm ve komünizmin ortaya çıkıp devrim yaptığı gibi bunların acımasızlık ve haksızlıklarına karşı da zamanla kapitalizm ortaya çıkarar ve devrim yapar. Bu sürecin tez-antitez şeklinde işlediği bilinmektedir. Ayrışma, sınıflaşma ve sosyal patlamaların servetin belirli ellerde toplanmasına (bkz. Haşr 59/7) ve sahiplerinin toplumda bozgunculuk çıkarmasına karşı tepki olarak meydana geldiği bir gerçektir. Karun’a insanların “Allah sana verdiği gibi sen de ver, yeryüzünde bozculuk çıkarma” (Kasas 28/77) demesinin sebebi budur. Birbirinin tez-antitezi olan Kapitalizmin ve Komünizmin serüveni araştırıldığında ikisinin de bu sürecin ürünü oldukları görülür. Onun için yüce Allah bu sürecin ülkeleri helake götürdüğünü belirterek şöyle buyurur:

“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur, biz de orayı yerlebir ederiz” (İsra 17/16).

Yani ülkede sahip oldukları zenginliği iyilik ve ıslah etmek için değil, acımasızlık, adaletsizlik, haksızlık, ahlaksızlık, ayrımcılık, zorbalık, ayrımcılık, vd. kötülükler için görevlendirilmiş/kendilerine emredilmiş gibi kullanarak ifsad ettikleri toplum sünnetullah gereği çok geçmeden yıkılır.

“Allah, bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı” (Nahl 16/112).

“Biz, refahından şımarmış nice memleketi helâk etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra oralarda pek az oturulabilmiştir. Onlara biz vâris olmuşuzdur” (Kasas 28/58).

Allah’ın öğretilerini ölçü yapmayan, inanç, ahlak ve uygulamalarını, sosyal ilişkilerini bunlara göre düzenlemeyen toplumlarda amaç için meşru-gayri meşru ayırımı yapmayan birtakım insanlar, haklı haksız yollarla servet sahibi olurlar. Yardımlaşma, dayanışma, ihtiyacı giderme, elinden tutup kaldırma, iş ve aş sahibi yapma, okutup yetiştirme, iyilik ve güzellikleri yayma, gibi duygularla paylaşrak serveti kullanmadıklarından her türlü olumsuzluğun tohumlarını eker ve kötülüğe ortam hazırlarlar. Malı ve serveti bencil çıkarları ve hevesleri tatmin etme, başkalarına hava atma ve üstünlük kurma, bunun için de toplum düzeninin ve hukuk sisteminin çıkarlarına hizmet edecek şekilde oluşmasını sağlama, gibi her şeyi çıkar çarklarına hizmet edecek şekilde ayarlama yoluna giderler.

Merhum Seyyid Kutub’un, toplumda sosyal adalet, sosyal refah, fırsat eşitliği, ahlak ve yardımlaşma sağlanmadan bir ülkeye demokrasi gelse bile, karınlarını doyurmak için çöp bidonlarından topladıkları yemek artıklarındaki kurtçukların barsaklarını kemirdiği yığınla insanın yaşadığı bir ülkede ekonomik gücü ve sosyal nüfuzu ellerinde bulunduran ların yapacakları küçük bir maddi fedakârlık yahut verecekleri bir rüşvetle hepsinin oylarını alarak parlamentoya seçileceklerini ve yasaları kendi çarklarını koruyarak her seçimde tekrar tekrar seçilmelerini sağlayacak şekilde oluşturacaklarını söyleyerek demokrasinin işe yaramayacağını belirttiği gibi, bu şımarık zenginler servetleriyle har vurup harman savurunca toplumu ayakta tutan bütün değerler dumura uğrayıp işe yaramaz olur. Yüce Allah bu gerçeği Karun örneğinde çok güzel tasvir eder (bkz. Kasas 28/76-83).

Âhireti göz ardı eden, eline geçirdiği mal ve imkânları kendisi yaratmış gibi her şeyi kendinden bilen veya düşünen, malı ve serveti toplumda ahlak ve faziletin, iyilik ve yardımlaşmanın, dayanışma ve paylaşmanın hâkim olması için değil, şımararak onunla hırsını, egosunu, zevkini, şehvetini tatmin etmek, başkalarına hava atmak, üstünlük ve tahakkum kurmak, sömürmek, ahlaksızlığı ve kötülüğü yayayarak bozgunculuk yapmak için kullananların egemen olduğu toplum, Karun ve Firavun toplumu gibi içten içe çürür, çatlar ve gerek içeriden ezilen tabanın başkaldırmasıyla, gerekse dışarıdan düşmanın bir darbesi ile yıkılır gider. Yukarıda verdiğimiz İsra/16, Nahl/112, Kasas/58 âyetlerinde olsun, Karun’nun ve Firavun toplumunun durumunu ve akitebini anlatan âyetlerde olsun anlatılan ve tasvir edilen gerçek budur. Yüce Allah bunu helak etmek ifadesiyle belirtir. Geçmişte ve çağımızda Karun gibi halkına karşı tağutlaşan bu şımarıkların toplumlarını nasıl helake götürdüklerini Kur’an çokça anlatır.

“Yeni sınıftan” birisi bana “Ebuzer ismini duymak bile beni ürkütüyor” demişti. Bu gayet “rahatsız edici” ve “içe batan” söyleme verilen tepkiden de anlaşılacağı gibi, bu türden söylemler bıçakla keser gibi safların ayrışmasına neden oluyor. Bakıyorsunuz, bir anda birçok kişi ve grup aynı koroya katılmış. Eski radikali, tarikatçısı, nurcusu, eskisi yenisi bütün “yeni sınıf korosu” hep bir ağızdan “Ne yani Müslüman zengin olamaz mı, Hint fakiri mi olacağız” nakaratını tekrar ediyor.

Abdurrahman bin Afv’a sarılmalar, Hz. Süleyman’dan örnek vermeler, rızkın onda dokuzunun ticarette olduğuna dair hadisler, mülkiyetin kutsal olduğundan dem vurmalar, bu söylemlerin solculuk ve komünistlik olduğunu ileri sürmeler. Bir yerde “Peygamberimiz diyor ki: Üç şey ortaktır; su, ateş ve mera…” hadisini okuyunca “cipli” (jeepli) hacı abilerden birisi bana “karılar da ortak olacak demene az kaldı hoca” dedi. Sol kökenden gelenler bu tartışmaları sanırım nostaljik bir gülümsemeyle izliyordur… Görüldüğü gibi daha on kamyon ekmek yememiz lazım. Bu konularda adeta yerlerde sürünüyoruz. Kur’an’da infak, kenz, istiğna, tekasür, tezkiye, arınma, mal, mülk, emek nedir? Ekonomi-politik neye denir? Mülkiyet, temellük, toprak, insan, toplum ilişkisi nasıl olur? Kamu nedir? Küresel kriz neden oluyor? Sovyetler niye çöktü? Marx kim? Kapitalist çağa Muaviye (Emevi) İslam’ından cevap çıkar mı? vs. bütün bunlara hacı abi tepkisiyle “İslam o değildir, bu değildir, İslam gelince her şey hallolur, beşeri sistem bunlar” mantığı ile tepki vermek Müslüman zihni güdükleştiriyor. Hem kendine, hem dinine, hem de çağa yabancılaştırıyor, başka bir gezegende gayet âsûde (mutlu) hacı abim. (…)

Halbuki esas çizgi (sünnet) bu değil. O çizgi “Peygamberin kokusu kaybolmadan şeriatı kayboldu” (Hz. Aişe) sözünden de anlaşılacağı gibi unutulmuş, yenilmiş, gömülmüş bir çizgidir.

Ve unutulduğu yerden hatırlanmayı, yenildiği yerden galebe çalmayı, gömüldüğü yerden de diriltilmeyi beklemektedir…

Bir zamanlar “İslam gelecek vahşet bitecek”, “sınırsız ve sınıfsız İslam toplumuna doğru” diye duvarlara yazı yazdığımız, eskilerde “mücahid” şimdilerde “müteahhit” arkadaşımız, “diri diri gömülen kız çocukları” âyetinin tefsiri sadedinde söylediğim “Tuzla’da ölen işçiler” konusuna “bunun din ile ne alakası var” diye tepki veriyor. Dikkat: Kıyas-ı gayr-ı mükabil (tefsirde yanlış kıyas/karşılaştırma) değil; bunun din ile ne alakası var! Bunu söyleyen Mevdudi’nin “Dört Terim”ini, Seyyid Kutub’un “İslam’da Sosyal Adalet”ini, Ali Şeriati’nin “İslam ve Kapitalizm” kitaplarını okumuş bir eski mücahit!

Artık bunlar öğrencilik yılları radikallikleri oluyor. Öğrenci evlerinin çay ve sigara dumanları arasında kalmış eski bir nostalji… Şimdi kariyerizm ve konformizm var; öyle ya artık onlar çok “ideolojik” şeyler ayol (!) Ona göre insanların zengin olmasının, mülk yığmasının, cipe binmesinin, yoksulluğun, açlığın dinle alakası yokmuş. Bunlar bir takım ekonomik sorunlarmış. Din böyle şeylerle ilgilenmezmiş. İnsanların o özel hayatıymış, kimse karışmamalıymış. Din bir vicdan işiymiş, kul ile Allah arasına kimse girmemeliymiş!

“Kenz’i” (yığmayı/biriktirmeyi),“tekâsür’ü” (çoğaltmayı/zenginlik yarışını) ve “istiğna”yı (zenginliğini her şeye yeterli görme küstahlığını) Allah’ı ve ahiret gününü inkar etmekle ve tağutlaşmayla ilişkili gören bir Kitabın mensuplarını, kariyerizm ve konformizm bataklığı nasıl paçavraya çeviriyor görüyorsunuz, değil mi?

R.İhsan Eliaçık’ın ifadesiyle “komşusu açken tok yatan bizden değildir” (mü’min değildir) diyen bir peygamberin günde kırk kez salavat getiricileri, “iktidar ve mülkiyet” denilen o ilişkiye girince ne hale geliyorlar görüyorsunuz, değil mi? Çünkü tâ ilk başta, tefsir hocalarından dersler dinlerken, şeyhlerinden el alırken, üstatlarının kitaplarını okurken Allah’ı, kitabı ve peygamberi açın ve yoksulun davası olarak görmediler. Hadi gördüler diyelim, ama bu hiç işlerine gelmedi. Hadi işlerine geldi diyelim, zamanla bundan nefret ettiler. Allah’ı açın, yoksulun, mağdurun ve mazlumun inleyen vicdanında değil; teoloji, kelam, tasavvuf, felsefe, fıkıh vs. vadilerinde dolanarak kariyer merdivenlerinde aramak işlerine geldi. Allah’a gücü ve zenginliği için taptılar. Eski Mısır’da gücünü ve zenginliğini yitiren Firavunların öldürülerek tanrılıktan düşürülmesi gibi, güç, zenginlik ve kariyer getirmiyorsa Allah’ı (dini, imanı) terk ettiler. Güç ve zenginlik neredeyse tanrıları oldu…”[1]

Şüphesiz malın kendisi nötr olup iyi işlerde kullanıldığı gibi kötü işlerde de kullanılır. Malın kendisinde kötülük yoktur. Kötülük veya problem kişinin kendisindedir. Malın, kişinin üzerinde yönetici değil, kişinin malın üzerinde yönetici olması gerektiği ve bütün meselenin kişinin iyi veya kötü eğitim almış olması meselesi olduğunu unutmamak gerekir. Kişi kulluk bilincine sahip olup malın dünya hayatında geçimi sağlamak, Allah’a kulluğu gerçekleştirmek, Müslüman onuruna yakışan bir izzetle yaşamak ve ahiret hayatını kazanmak için bir araç olduğunu bilerek kullanırsa, böyle zenginlere ne mutlu!

Ama “Abdestli Kapitalistler”[2] gibi kullanacaksa, Allah Müslümanları zengin etmesin! Çünkü verdiği malda cimrilik edenler için Allah şöyle buyurur: “Allah’ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır” (Âl-i İmran 3/180).

Günümüzde abdestli kapitalistlerin çoğunun yaptığı gibi, çalıştırdığı personelin maaş, ücret, mesai saatleri, ek mesai ücreti, sigorta, izin, tatil, çalışma şartları, gibi özlük haklarını en azından Allah korkusu, ahiret inancı ve kul hakkı bilincinden yoksun olan kapitalistler veya cahiliyye sistemleri kadar gözetmeyecekse, onlar gibi adaletsiz ve acımasız bir şekilde insanların emek ve alın terleri üzerinden servetini katlamaya çalışacaksa, kendisi ve yakınları müreffeh ve bolluk hayatı yaşarken, toplumda iş olmadığından çalıştırdığı kişileri karın tokluğuna çalıştırmaya ve ailelerini yoksulluğa mahkûm edecekse, insanları kapitalistlere ve cahiliye sistemlerine özendirip imrendirecekse, kendilerine rahmet okutturup onlara yönlendirecekse, Allah Müslümanları zengin etmesin! Çünkü bu şekilde haksızlık yapan ve serveti ile azgınlaşanların örneği, Musa’nın milletinden olduğu halde Firavun’un yanında yer alan Karun’dan başkası değildir.

Hz.Muhammed’in mertlik ve cömertliğinin dillere destan olduğunu anlatır dururuz. Acaba onun ümmeti olarak biz de onun gibi ne kadar infak edebiliyoruz? Acaba aç gecelemek veya hasır üzerinde uyumak pahasına, sahip olduğumuz şeyleri muhtaç başkalarıyla ne kadar paylaşabiliyoruz? Acaba semtimizde, mahallemizde yoksul, kimsesiz, gelirsiz, yiyecek, giyecek, yakacak, okuyacak, tedavi masrafı ve diğer zorunlu giderlerini karşılayacak imkândan yoksun sürünen insanlardan veya yakınlarımızdan ne kadar haberimiz olmaktadır? Bu insanları ne kadar soruşturup yardımcı oluyoruz veya aylık, yıllık gelirlerimizden onlara ne kadar infak ediyoruz? Yahut insanlar işsizlik, fakirlik, yoksulluk yüzünden krizler geçirir, aileler bireylerini boğazlarken, en pahalı araçlarla keyif çatmaktan, nişandan düğüne, sünnetten umreye ve hacca kadar türlü vesilelerle masrafı yoksullardan onlarcasını, belki yüzlercesini bir yıl doyuracak kadar şatafatlı törenler düzenler ve mükellef sofralar düzerken onları da hatırlıyor muyuz?

Ne yazık ki anılmaya değmeyecek kadar küçük bir azınlık dışında bu konuda maddi durumu elverişli olanlar veya aylık geliri onlarca kişiyi geçindirmeye yetenler, dünyalık şeylerde yatırım üstüne yatırım yapanlar, serveti ve geliri neredeyse yedi göbek sülalesine yetecek olanlar vurdumduymaz, cimri, bencil, duyarsız ve sorumsuz bir şekilde davranmaktadır. Bu konuda Hz. Muhammed’e yakışan bir ümmet olduğumuzu kimse iddia edemez. Sırf Müslüman olup din ve inançlarına uygun yaşama kararlılığı gösterdiği için, inancını ve dinini maddi gelirine değişmediği için, imanından ve onun gerektirdiği gibi yaşamaktan fedakârlık yapmak yerine, dünyalık gelirinden, çoluk çocuğunun ekmeğinden fedakârlık yapmayı göze aldığı için geçim kaynaklarını yitirmiş olan insanların iş ararken zengin kimi müslümanlar tarafından nasıl rencide edildiğini, yalnızlığa ve işsizliğe nasıl terk edildiğini yahut asgari ücretle modern köle-cariye gibi karın tokluğuna çalışmaya ve ailesini geçindirmeye nasıl mahkûm edildiğini, hatta onlarla yüzyüze gelip dert ve ihtiyaçlarını sormamak için nasıl unutulmaya terk edildiğini, iş ve aşlarını uğruna feda ettikleri inançlarını bu kez feda etmek pahasına statükonun olumsuz koşullarında tekrar çalışmaya nasıl itildiğini veya ona özendirildiğini yaşayanlar bilirler. Onun için diğer alanlarda olduğu gibi bu alanda da ne yazık ki infak görevimizi yerine getirdiğimizi söyleyemiyoruz.

Şüphesiz bunları söylerken zenginlik veya servet düşmanlığı yapmıyoruz. İnsanların çok çalışıp çok kazanmalarının ve kazandıkları şeylerden meşru şekillerde harcamalarının veya yararlanmalarının kötü bir şey olduğunu da söylemiyoruz. İnciller’de Hz.İsa’ya nispet edilen “Çocuklar! Allah’ın ülkesine girmek ne kadar zordur! Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Allah’ın ülkesine girmesinden daha kolaydır”[3] anlayışında da değiliz. Aksine, çalışıp kazanmanın Allah’ın sevdiği bir şey olduğuna, “veren elin alan elden üstün olduğuna”[4] ve fakirliğin kişiyi küfre götürebilecek kadar her türlü kötülüğe yol açtığına[5], Hz. Peygamber’in küfürden Allah’a sığındığı gibi fakirlikten de ona sığınıdığına[6] inanıyoruz. Yine “Allah’ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir? Bunlar, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet gününde de yalnız onlar içindir” de. Bilen kimseler için âyetlerimizi böylece uzun uzun açıklıyoruz” (Araf 7/32), “Ey İnananlar! Allah’ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve helal olarak yiyin…” (Maide 5/87-88) ölçüsüne inanıyoruz.

Ancak bütün bunlarla beraber “Kârûn, Musa’nın halkındandı ama onlara karşı azdı. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Milleti ona: “Böbürlenme, Allah şüphesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah’ın sana verdiği şeylerde, ahiret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah’ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme; şüphesiz Allah bozguncuları sevmez” demişlerdi. Kârûn: “Bu servet ancak, sahip olduğum bilgiden ötürü bana verilmiştir” demişti” (Kasas 28/76-77) âyetlerinde tasvir edilen Kârûn mantığına sahip olmanın Kârûn’u ve servetini kurtarmadığı gibi, böyle davrananları da kurtarmayacağını bilmemiz gerekir.

Demek istediğimiz; Rasulullah’ın “Dünyanın sizden öncekilere serildiği gibi size de serilmesinden ve onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de dünyalık için yarışmanızdan, dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden sizin adınıza korkuyorum”[7] uyarısında bulunduğu duruma düşmekten kaçınmaktır. Demek istediğimiz, Harun gelip Karun olmamaktır.

İbrahim SARMIŞ

[1] http://ihsaneliacik.wordpress.com

[2] Bu adlandırma Ulvi Alacakaptan’a aittir. İktibas, Nisan 2004. “Abdestli Kapitalizm”in veya “Abdestli Kapitalistler”in nasıl olduğunu görmek için o yazıya bakınız.

[3] Markos 10/25, Matta 19/23-24, Luka 18/24-25.

[4] – Buhari, Vesaya 9, Rikak 11/1, Zekât 18, Nafakat 2; Müslim, Zekât 94-97, 106; Ebu Davud, Zekât 28; Tirmizi, Zekât 38, Zuhd 32, Kıyamet 29; Nesai, Zekât 50, 52, 53, 60, 93

[5] “Fakirlik neredeyse küfre götürür” anlamındaki ifade, Ebu Nuaym; Hilye, Taberani; Evsat, Beyhaki; Şuabu’lİman, Tebrizi, Mişkatu’l-Mesabih, gibi kitaplarda hadis diye geçmekle beraber sahih değildir. Fakirliğin kimi insanları küfre götürecek kadar kötü olduğu ve her türlü kötülüğe sürükleyebileceği bir gerçektir. Ancak bunun bir gerçek olması ayrıdır, Rasulullahın bir sözü/hadis olması ayrıdır. Nice sözler gerçeği dile getirdiği halde hadis değildir. Çünkü bir sözün hadis olabilmesi için Rasulullah tarafından söylenmiş olması gerekir. Onun için kimi uydurma veya zayıf rivayetleri kurtarmak için kitaplarda yapılan “uydurmadır veya zayıftır, ama mana olarak doğrudur” savunması doğru değildir. Onun yerine “söz olarak doğru söylemektedir, ama hadis değildir” demek gerekir.

[6] – Ebu Davud, Edeb 101; Nesai, Sehv 90, İstiaze 16, 29 vd.

[7] Buhari, Cizye 1, Meğazi 12, Rikak 7; Müslim, Zühd 6; Tirmizi, Kıyamet 28; İbn Mace, Fiten 8.