Sözlükte infak

İnfak kelimesinin aslı ne-fe-ka fiilidir. Bu da tükenmek, azalmak, elden çıkmak anlamlarına gelir.

‘İnfak’, sözlükte bitmek, yok etmek, yoksul düşmek gibi manalara gelse de daha çok malın elden çıkarılması, harcanması ve sarfedilmesi anlamında kullanılmaktadır.

İnfak daha özel bir mana ile malı veya benzeri ihtiyaç maddelerini hayır yolunda harcamak, tüketmek demektir (Lisânu’lArab 14/326, el-Kamûsu’l-Muhît s.926, elMüfredât s.765).

İnfak şöyle de tanımlanabilir; yarar veren bir şeyi ona muhtaç olanlarla paylaşmaktır. Kur’an’da ‘infak’ kelimesi bir âyette ‘yoksul düşme, tükenme’ anlamında kullanılıyor:

«De ki: Eğer Rabb’imin hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman harcanıp tükenir korkusuyla kesinlikle sımsıkı sarılırdınız: zira insanoğlu oldum olası pek hasistir» (İsra 17/100).

Kur’an’da ‘infak’, yetmişe yakın âyette ise genel anlamda ‘harcama yapma’ manasında kullanılıyor. Gerek hayra, gerek şerre harcamak olsun. Mesela: mallarını insanlara gösteriş olsun diye harcamak (Nisa 4/38); insanları Allah yolundan çevirmek için mallarını harcamak (Enfal 8/36) gibi…

Terim anlamıyla infak

Dinî ve ahlâkî bir terim olarak ‘infak’ genellikle; Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, ihtiyaç sahiplerine her türlü yardımda bulunması şeklinde anlaşılmıştır.

Bir başka deyişle ‘infak’, gerek akrabalardan ve gerekse diğer insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para veya maişet yardımı yaparak, onların geçimine katkıda bulunmaktır.

İnfak, her türlü meşru ve faydalı harcamaları ifade eder. Dolayısıyla Allah yolunda yapılan bütün harcamalar da bir nevi infaktır.

Aynı kökten gelen “nafaka”, harcanan para veya ihtiyaçların tamamı için gerekli kazanç anlamında kullanılır. Ancak ‘nafaka’ fıkıh’ta, kişinin bakmakla mükellef olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaptığı harcamaları ifade eder (Çağırıcı, M., DİA İnfak md.).

Türkçede, kişinin kanun gereği geçindirmek zorunda olduğu yakınlarına mahkeme kararıyla bağlanan aylığa da ‘nafaka’ denir (Şafak, A. Hukuk Terimleri Sözlüğü s.398).

‘İnfak’ etmek fiili geçişli bir fiil olduğuna göre, öteki/başkası olmaksızın bu ibadetin gerçekleşmesi mümkün değildir (İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an 2/879).

Bu demektir ki infak her ne kadar ferdi bir ibadet, kişisel bir sorumluluk olsa da, onun hedefi ve sonucu açısından ailevî ve sosyal bir yönü vardır. İmkânı olan bir Müslüman, ümmet bilinci gereği ve kulluk görevi olarak Allah’ın kendisine nasip ettiği imkânları başkalarıyla bölüşmeye çalışır. Böylelikle hem çevresine karşı görevini yapmış olur hem de bir ibadeti yerine getirirken insanlara da faydalı olur. Onların bir ihtiyacını giderir. Onların bir yarasını sarar.

Aslında infak; Allah’ın insana verdiği imkânları yine Allah’ın kullarına reva görmektir, bölüşebilmektir.

Bu da kişinin mutlak anlamda sahip olduğu bir şeyi başkasına, özene bezene, hava atarak, göstere göstere verdiği bir ulûfe/pay değil; kendisine emanet edilen imkânları ihtiyaç sahiplerine ulaştırma sorumluluğudur.

Kişi her neye sahipse, ondan kendisi istifade ettiği gibi – çünkü öncelikle kendisi ihtiyaç sahibidir- başka ihtiyaç sahiplerini de düşünür. Kendisine tevdi edilen emaneti onlara taşıma sorumluluğunu hisseder. Sonra da elinden geldiği kadar imkânları Allah’ın kullarıyla paylaşır.

Bir başka deyişle ‘infak’; bütün nimetlerden, Allah’ın kullarını istifade ettirmektir. İnsanlara ulaşan ve onların faydasına olan her şey de nimet sayıldığına göre; kişi onlardan da gerektiği zaman infak edebilmeli.

İnfak’ın önemi

İnfak, kapsamı geniş bir kavramdır. Kur’an-ı Kerim, takva sahibi müminleri tanıtırken; onları ‘Allah yolunda infak edenler (harcayanlar)’ olarak tanıtıyor. İnfak edenleri sürekli övüyor, ödüllerinin büyük olduğunu haber veriyor (Bakara 2/3,261, Enfal 8/3, Şura 42/38, Âli İmran 3/134).

«Gece ve gündüz, gizli ve açık, servetlerini infak edenler var ya, işte onların karşılığı Rabb’leri katındadır…» (Bakara 2/274).

Bilinen bir gerçektir ki her toplumda herkes zengin değildir. Ya da tüm insanlar bütün ihtiyaçlarını mükemmel bir şekilde karşılayamazlar. Mutlaka bir açıdan muhtaçtırlar.

Fakir maddi desteğe, özürlü sağlam kimselerin yardımına, hasta bakıma, cahil bilenlerin bilgisine, aklı başında olmayan akıllıların nasihatına, çocuklar anne-babaların veliliğine, hizmet bekleyenler sanatkârların mesleğine, toplum becerikli insanların yararlı faaaliyetlerine muhtaçtır.

Bu açıdan bakıldığı zaman toplumda herkes bir şekilde ihtiyaç sahibidir. Bazıları ise bazı imkânlara sahiptir. Bu imkânlar maddi olabilir, manevi olabilir. İnfak bilinci olan bir Müslüman işte elindeki hangi imkânı varsa onu, diğerleriyle bölüşür.

Bu bir açıdan kendi ihtiyacını karşılamak gibidir. Zira kendisi başkasına yardım ederse, kendisi de yardım görür. Kim Allah için bir kimsenin ihtiyacını giderirse, Allah Teâla onun ihtiyacını giderecek vesileler yaratır.

İnfak sadece maldan harcama olmadığına göre herkes tarafından, her zaman yapılabilir.

Şu âyette infakın her türlüsüne işaret edildiği söylenebilir:

“Sevdiğiniz şeylerden Allah (c) yolunda infak etmedikçe iyiliğin en güzeline (birr’e) ulaşamazsınız” (Âl-i İmran 3/92).

Kur’an iman ile infak arasında sağlam bir bağ kuruyor. İnfak iman etmenin gereğidir. Ya da iman idddiasında bulunanlar ‘infak bilinci’ne sahip olmalılar. Mülkün (her şeyin) Allah’ın olduğuna iman ettikten sonra, Allah’ın kendisine verdiklerinden O’nun ‘ver’ dediği kadar, ‘falancaya ver’ dediği yerlere vermek iman borcudur.

İnfak ne yapar?

  • İslâm’ın, insanlar arasındaki dayanışmaya getirdiği en önemli tedbir ‘infak ahlâkı’dır.
  • İnfak, inananlara mal/mülk, servet ve nimet denilen emanetlerin ne olup olmadığını öğretir.
  • İnfak muhtaçlara ulaşmayı, onların dertlerini paylaşmayı öğretir.
  • İnfak, imanı kuvvetlendirir, sevgi bağlarını korur, toplumsal dengeyi sağlar, kıskançlığı azaltır.
  • İnfak, başkasının elindekine göz koymayı önler. Hırsızlığı, rüşveti, haksızlığı azaltır.
  • Müslümanlar infak ahlâkıyla dünyalıklar karşısında izzet sahibi olmayı öğrenirler. Onunla malın esiri değil malın efendisi olmayı kavrarlar. İnfak bunlarla birlikte aşağıdakileri de öğretir:
  1. Mülkün asıl sahibini öğretir

İslâm’a göre ‘bütün mülk’ (mallar/zenginlikler) Allah’ındır. İnsan, o mülk üzerinde yaşar, onu kullanır, geçimliği için harcar, sonunda o mülkün nöbetini başkasına bırakır ve ahirete gider.

«(Rasulüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin» (Âl-i İmran 3/26. Ayrıca bkz. Fâtır 34/13).

Müslüman’ın, Allah’ın emanet olarak verdiği bu mallardan başkalarına infakta bulunması gerekir (Nûr 24/33, Hadîd 57/7).

İnfak eden işte bu önemli gerçeği kavrar. Mala, makama, üstünlüğe sahip olma yarışlarının kişiye ve toplumlara neler yaptırdığı bilinen bir şeydir.

Mülkün Allah’a ait olduğunu bilen, ne onunla şımarır ne de onu elde etmek için başkasının hakkını yer.

Elindekini başkasıyla bölüşen kimse, mülkün asıl sahibinin kim olduğunun farkındadır.

2. İnfak özgürleştirir

Tutsaklığın en çirkini kişinin tutkularına esir olmasıdır. Şehvetinin (aşırı isteklerinin) tutsağı olan bir kimseye acımak gerek.

Peygamber (s) buyuruyor ki: “Altına, gümüşe ve lükse abd/kul olan kahrolsun” (İbnu Mace, Zühd/8, 4136. Tirmizí, Zühd/42, 2375).

Zira böyle bir tutsaklık görünen bir zincire vurulmak, demir parmaklıklar arkasına atılmak gibi değildir. Bu öze, yani yüreğe, yani benliğe vurulan görülmeyen bir zincirdir ki, kırabilene aşkolsun.

İnfak ahlâkı, Müslüman’ın böyle bir esarete düşmesini önler, bu tutsaklığa kurban olanları özgürlüğüne kavuşturur.

Avrupalı bilgin kendine karşı malıyla övünen bir zengine, «Senin bütün servetin benim şapkamın altındadır» demiş ve kafasını işaret etmiş.

Gerçek özgürlük nedir diye sorulsa herkes kendine göre tarif eder. Herkes kendi bulunduğu konuma göre anlar özgürlüğü.

Kim nasıl anlarsa anlarsın, aslında özgürlük bazıların mahkûm olduğu tutkulara hâkim olabilme gücüdür. Ya da hırsın esiri olmamadır. Dünyalık/eşya/servet tutkusunun yüreği tutsak almaması, şehvetin akla üstün gelmemesidir.

Zenginlik karşısında özgürlük; malın kendisine sahip olmasından kurtulup mala sahip olabilme iradesidir.

İnfak, ancak böyle bir irade sahiplerinin kolaylıkla yapabileceği bir şeydir. Yani o, malına hâkimdir, ona hükmedebilmektedir. Dolayısıyla ihtiyaç halinde malının bir kısmını hayır yoluna, insanların yararına sunabilir.

İşte bu, mal/tutku/şehvet karşısındaki özgürlüktür.

3. Cimrilikten kurtarır

Cömertliğin güzelliği ve faydaları, cimriliğin çirkinliği ve zararı anlatılamayacak kadar çoktur. Allah (c) cömertleri sever, cimrilikten ve cimrilerden razı değildir.

İnfak bilinci, kişiyi aşırı hırstan koruduğu gibi cimrilikten de korur. Sahip olduğu imkanı çekinmeden, gönül rızasıyla başkasına sunan, içindeki eşyaya olan bağımlılığı kırmış, yüreğini esir almak isteyen servet tutkusunu gemlemiş demektir.

«Allah’ın, kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır» (Âl-i İmran 3/180).

4. Kanaatkâr eder, zenginleştirir

İnsan mala, şan ve şöhrete karşı düşkün olan bir varlıktır. Üstelik bu arzunun da sonu yoktur. İslâm’da kanaatkârlığın önemi vurgulanırken, dünyaya ve mala karşı aşırı düşkünlük de yerilmiştir (Âl-i İmran 3/185, En’am 6/32, Ankebût 29/64).

Peygamber (s) de şöyle buyuruyor: “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Ama Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder” (Buhârî, Rikak 10).

Kanaat; bir insanın payına düşene razı olması, kişinin azla yetinip elindekine razı olması, kendisinin ve sorumluluğu altında bulunanların ihtiyaçlarını asgarî ölçüde karşılayabileceği maddî imkânlarla iktifa edip, başkalarının elindeki şeylere göz dikmemesi, aşırı kazanma hırsından kurtulması” şeklinde de açıklanmaktadır (Çağırıcı, M., DİA, Kanaat md.).

Peygamber (s) şöyle dua ederdi: “Allahım! Korkmayan kalpten, kabul olunmayan duadan, doymak bilmeyen nefisten, faydası olmayan ilimden sana sığınırım” (Tirmizî, Daavât, 69).

“…Kanaatkâr ol ki, insanların Allah’a en çok şükredeni olasın” (İbnu Mâce, Zühd, 24).

Bazı kaynaklarda hadis olarak geçen “Kanaat, tükenmeyen bir hazinedir” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, II, 151) sözü de kanaatin önemini vurguluyor.

“Gerçek zenginlik, mal çokluğu ile değil, gönül tokluğu iledir” (Buhârî, Rikak, 15; Müslim, Zekât, 130).

Bir hikâye. Gerçekte oldu mu, olmadı mı, bilmiyoruz. Ama çarpıcı bir mesaj veriyor. Asıl zenginliğin adresini gösteriyor. Başlangıçta Belh valisi olan İbrahim Edhem ile (kendince) onu muhtaç görüp yardım etmek isteyen zengin bir adam arasında şöyle bir konuşma geçmiş:

– Yardımını bir şartla kabul ederim, eğer gerçekten zenginsen yardım et.

Adam gerçekten zengin olduğunu, hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığını söylemiş. Aralarındaki konuşma şöyle devam etmiş:

– Ne kadar paran var?

– Üç bin altınım var.

– Dört bin olmasını istemez misin?

– Elbette isterim.

– Beş bin olmasını?

– İsterim.

– On bin altının olsa çok sevinirsin değil mi?

– Şüphesiz çok memnun olurum.

– Zengin olduğunu söylüyorsun ama sen gerçekte züğürdün birisin. Sen, değil on bin, yüz bin altının olsa bile kanaat etmez, fazlasını istersin. Kanaati olmayan insan zengin sayılmaz. Gerçekten zengin olsaydın yardımını kabul edecektim.

5- Şükretmeyi öğretir

“Hatırlayın ki Rabb’iniz size ‘Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!’ diye bildirmişti” (İbrahim 14/7).

Şükretmeyi nasıl anlamalı? İbrahim Edhem şükrü şöyle anlamıştır: ”Bulunca dağıtmak, bulamayınca sabretmek.”

“Bir nimetin kadrini layıkıyla idrak o nimeti vereni bilmekle olur. Her nimetin şükrü kendi cinsindendir. Ve şükür insanın neye daha çok değer verdiğinin göstergesidir” (İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s.472).

Nimetin sahibini bilen, elindeki emanet nimeti nimeti Veren’in istediği gibi dağıtır, veriri, bölüşür. Bu da malın/nimetlerin şükrüdür. İnfak ahlâkı Müslümana şükretmeyi hatırlatır, hatta öğretir. 6- Helâlinden kazanmayı öğretir “Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız ürünlerin en helâl ve iyisinden Allah yolunda harcayın” (Bakara 2/267).

Bu şu demektir: Allah (c) ancak helal olan mallardan/dünyalıklardan verilenleri kabul eder. Haram mal ile yapılan iyilik hayır olmadığı gibi, haram servetten sadaka da verilmez.

Haram necasete benzer: kirlenen temizlenir, fakat necasetin kendisi temizlenmez (İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an s.94). İnfak, insandaki hırs zaafına gem vurabilir. Zira hırs sahibi kimseler doymazlar, tatmin olmazlar, şükür yerine şikayete başvururlar. Hela yoldan kazanma titizliğini terk eder, haram yollatan daha çok kazanmayı tercih ederler.

İnfak ibadetini yerine getirmek ve bunun sevabına kavuşmak isteyen Müslüman, ister istemez helâlden kazanmaya aşırı derecede titiz olmak zorundadır.

7- İnfak nifaka düşmeyi önler

‘İnfak’ ile ‘nifak’ aynı köktendir. İnfak iki dünyalılığı, nifak ikiyüzlülüğü ifade ettiği için kökleri yanıdır. Bununla beraber tek dünyası olanın iki yüzü olur. İşte bu yüzden bu ikisi kavramsal açıdan bir zıtlık içerirler ve Kur’an’da ‘infak’ nifak’ın panzehiri olarak sunulur (İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, 2/879).

İnfak eden Müslüman, iki dünyalı olduğunun farkındadır. Bu dünyada ektiğini, yarın biçeceğinin şuurundadır. Burada verdiğinin, yarın kat kat kendisine geri döneceği bilinci ile bölüşür, verir, yedirir ve içirir.

8- İnfak yakınlaştırır

Çocukların velisi öncelikle onların ebeveynleridir. Veliler kendi çocuklarına sevgi ve yardım bakımından en yakın olanlardır. Anne-babaların infaklarının en güzeli, çoluk çocuklarına harcadıklarıdır.

Bu harcama (nafaka verme) sorumluluğu akrabalar arasındaki yakınlığı pekiştirir.

Birinden iyilik ve yardım gören -eğer nankör değilse- onun değerini bilir. Kendisine iyilik edene teşekkür eder, minnet duyar. Böylece yardımlaşanlar arasında bir yakınlık, bir ülfet ve bir dostluk meydana gelir.

Kadir bilenler ekmek yedikleri kapıya, iyilik gördükleri insana ihanet etmezler. Kahvenin kırk yıl hatırı olması budur.

Babam, tanıdık tanımadık herkese, elimizden geldiği kadar vermemizi, yedirmemizi tavsiye ederdi. Çünkü ‘Ekmek kötülüğe karşı durur; ekmeğinizi yiyen, iyiliğinizi gören size kolay kolay kötülük etmez’ derdi.

9- İnfak tedavi eder

İnfak, fakirliğin, âcizliğin, imkânsızlığın açtığı yaraları tedavi eder.

İnfak, yabancı kalışın, ilgisizliğin, bir kenara itilmişliğin sebep olduğu yaraları iyileştirir.

İnfak, bencilliğin, cimriliğin, neme lazımcılığın sebep olduğu yabancılaşmayı azaltır.

İnfak pek çok maddi yaraya merhem olduğu, pek çok ihtiyacı karşıladığı gibi, sayısız manevi derde devadır.

10- Nimetlerin artmasını sağlar

İnfak edenin malı, imkânı, serveti azalmaz. Parmak hesabı yapanlar eldekinin, verilince onun azaldığını zannederler.

Allah (c) kendi rızası için malını harcayanların imkânlarını kat kat artırır (Bakara 2/245,261). “Sarfettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar” (Sebe’ 34/39). İnfak edilen mal yedi başakta yedi yüz dâne veren tohum gibidir (Bakara 2/261).

11- Yardım almayı hak ettirir

Her insan bir açıdan ihtiyaç sahibidir. Hiç kimse mutlak anlamda zengin, kendine yeterli, mükemmel değildir.

Bu eksikliğinin farkında olan Müslüman, ihtiyaç duyduğu zaman yardım alabilmek için, öncelikle kendisi gücü yettiği kadar elindeki nimetlerden infak eder.

Elindekini başkasıyla bölüşemeyen katı yürekli birisi, yarın kendisi muhtaç duruma düştüğü zaman yardımı hak etmez.

Son söz: Hemcinsini unutan modern zamanların insanına ‘infak ahlâkı’nı yeniden hatırlatmak gerekir.

HÜSEYİN KERİM ECE