İNCELEME

Maun Suresi Bağlamında Dinden Kopuş

Bilgin ERDOĞAN

Dinden kopuş deyince, Tanrı’nın varlığını reddeden ateizm veya Tanrı’yı kabul etmekle beraber dini inkâr eden deizm ya da Tanrı’nın bilinemezliği tezini savunan agnostisizm gibi akımlar akla gelir. Oysa ki, dinden kopuş bağlamında Kur’an’a baktığımızda, bu konuda vahyin temel vurgusunun, dinin temeli kabul edilen tevhid ve adalet isimli iki temel değerden sapmak ile ilgili olduğunu görmekteyiz.

 

Dış güdümlü dindarlık, dini değerlerden kopuştur!

Dinden kopuş; Gordon Allport’un terminolojisiyle konuşursak, iç güdümlü değil dış güdümlü dindar olma problemidir. Gordon Allport, din psikolojisiyle ilgilenenlerin aşina olduğu bir isimdir. Allport, dindarlık psikolojisini incelerken, dindar insan psikolojisini, dış güdümlü ve iç güdümlü dindarlık olmak üzere ikiye ayırır. “Her dindar, mensup olduğu inanç sistemine göre ya dış güdümlü veya iç güdümlü dindar olur.” der. Dış güdümlü dindarın davranış motivasyonu, dış etkenlere bağlı iken, iç güdümlü dindarın davranış motivasyonu, iç etkilere bağlıdır. Dış güdümlü dindarlıkta “Şeyhim ne der? Hocaefendi ne der? Abiler, ablalar, arkadaşlar, cemaatim, tarikatım, kavmim ne der?” gibi kaygılar var iken, iç güdümlü dindarlıkta “Rabbim ne der? Vicdanım ne der?” gibi iç faktörler etkilidir.

Her inanç sisteminin içinde iç güdümlü samimi dindarlar olabileceği gibi dış güdümlü kimseler de olabilmektedir. Dolayısıyla esas olan, bir kimsenin hangi davranışı sergilediği değil, o davranışı niçin yaptığı olmalıdır. Bir insan namaz kıldığı, oruç tuttuğu halde hırsızlık yapıyorsa, rüşvet alıyorsa, kendinden görmediğini dışlıyorsa, bu kimse dış güdümlü dindar olarak kabul edilir. Dış güdümlü dindarlık ise dinin temelinden kopuştur

Zira gerek namaz gerekse oruç, tıpkı askeriyedeki tatbikat gibidir. Tatbikat, savaşa hazırlanmak içindir. Hırsızlık, rüşvet ve kendinden görmediğini dışlayarak haksızlık yapma gibi konularda kişi, iç savaşı çoktan kaybetmişse ve yaptığı zulmü meşrulaştırıyorsa, bu kimselerin ibadetleri, savaşa katılmayan askerlerin kışlada tam randımanlı tatbikat yapmasına benzer.

Kanaatimce Kur’an; Fatiha ve Maun isimli iki kısa surenin tefsiridir. Fatiha suresinde, insan-Allah ilişkisi, Maun suresinde ise insan-insan ilişkisi ele alınır. Fatiha suresinin temel vurgusu tevhid, Maun suresinin temel mesajı adalettir. Zaten dinin bir kanadı tevhid diğer kanadı adalettir. Öyleyse dinden kopuş iki şekilde tezahür edebilir. Birincisi tevhide, ikinicisi ise adalete yabancılaşarak olur. Maun suresi, vicdanına yabancılaşarak adaletsiz davranan kimseyi “dini yalanlayan” kişi olarak betimler ve bu tür kimselerin yaptığı dini ritüellerin makbul olmadığı bize hatırlatır.

Maun suresi ve dinden kopuş

Maun suresi şöyle diyor:

Dini yalanlayanı gördün mü? İşte böyle biridir, yetimi itip kakan, yoksulu doyurma arzusu/gayreti duymayan. Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara, onlar ki kalpleri namazlarına yabancıdır, onlar ki niyetleri, yalnızca görülüp takdir edilmektir ve üstelik onlar, (insanlara) en ufak bir yardımı bile reddederler! (Maun 107: 1-7)

Maun suresi, muhtaçlara yardım etmekten içtinap eden, mustazafa eziyet eden, yetimi ve yoksulu inciten bir insan tipinin, Mekkeli konformistler üzerinden eleştirildiği tipik bir suredir. Bu tür kimselerin tipik özelliği, en küçük yardımı dahi, ihtiyacı olan kimselerden sakınacak kadar bencil ve hasis olmalarıdır. Biliyoruz ki bu sure, tarihte yaşanan bir olayı değil, insanlık ailesinin maziden atiye, ortak sorunu olan bencillik adlı bir ahlaki probleme atıf yapmaktadır.

Antik Yunan’ın ahlakçı filozofu Epiktatos’un “Bu kapıdan imansız ve bencil giremez.” dediği gibi küfür ile bencillik arasında ciddi bir ilişki vardır. Zira bencillik, bireyin vicdanına karşı yaptığı bir nevi ihanettir. Onun için Kur’an ahlakı, İslamoğlu’nun ifadesiyle imanın ahlaki karşılığının emanet ve küfrün ahlaki karşılığının ise ihanet olduğuna vurgu yapar. İmam Şafii’nin güzel bir sözü vardır: “Dünyada en huzursuz kimse, gönlünde haset ve kin tutandır.” Zira dünyanın en mutsuz insan tipi, bencil yaşayan insandır. Aslında hakiki özgürlük ve saadet irademizin hâkimi ve vicdanımızın esiri olabilmektir.

Vicdanı mefluç olan insan tipini anlatır Maun suresi. Zira vicdanı kötürüm olmayan kişi küçük bir yardımı esirgemekten kaçınmaz. Kur’an ahlakı, bencil insan tipini yerden yere vururken, insana fedakâr ve hasbi olmayı öğütler. Maun, kelime manası itibarıyla yardım etmek anlamına gelirken, ıstılahta insanoğlundan hiçbir vicdanın esirgemeyeceği küçük yardım türü anlamına gelmektedir.

Küçük şeylerden dolayı oldu büyük kaybedişler

Burada nazar-ı dikkatimizi celp etmesi gereken husus, yardımın küçüklüğü değil bencilliğin büyüklüğüdür. Zira yardımın küçüklüğü ile bencilliğin büyüklüğü doğru orantılıdır. Bencillik arttıkça, insan elinde bulunan mülkü, kendisinin zanneder. Oysa ki, sahip olduğumuz hiçbir şey bizzat bizim değildir. Her şey, emanettir. Onun için iman eden kimsenin, paylaşma ahlakına sahip olması gerekir. Küçük bir yardımı dahi insanlardan esirgeyenler, artık bencillikleri tavan yapmış insanlardır.

Mekke ölçeğinde, küçük yardımları dahi esirgeme şeklindeki ahlaki kırıklık, insanların köle olmasına neden oluyordu. Borcunu ödeyemediği için insanlar, riba ile daha fazla borçlanıyorlar ve sonunda özgürlüklerini kaybedip köle statüsüne boyun eğmek zorunda kalıyorlardı.

Küçük yardım deyip geçmemek lazım. Tarih boyunca insanlar, küçük olan ihtiyaçlarını göremedikleri için büyük acılara maruz kaldılar. Lakin en büyük olan Allah, küçük olan insanın küçük şeyleri, Rabbinden ve Onun rızasından daha büyük görmesini istemez. Zira küçük şeylerden dolayı oldu, hep büyük kaybedişler. Firavunlar, Bel’amlar , Karunlar yada Nemrudlar hep büyük gördükleri o küçük şeylerden dolayı kaybettiler.

Küçük şeyler yüzünden zulme maruz kaldı, Musalar ve İbrahimler. Zalimlerin büyük gördükleri o küçük makamları yüzünden oldu her şey… Küçük şeyler yüzünden yaşandı büyük ihanetler. Yusuf, küçük şeyler yüzünden terkedildi kuytu bir kuyuda. Hasetten kaynaklanan milimetrik bir sevgi kaymasından dolayı kuyuya terk etmişti Yusuf’u, ağabeyi Yahuda. Onun için satıldı Yusuf, bir köle pazarında. Küçük şey diyerek, geçmemek lazım.

İskaryot, İsa’yı Roma hükümetine küçük şeyler yüzünden ispiyonladı. Hep küçük şeyler yüzünden oldu bunlar. Küçük şeyler yüzünden yaşandı büyük aldanışlar. Küçük şeyler neden oldu, Haçlı Seferleri’ne ve irtikap edildi tedhiş. Küçük şeyler yüzünden tahrif edildi din ve icat edildi teslis. Küçük şeyler yüzünden galip geldi hep o mel’un İblis.

Dinden kopuş bağlamında Maun suresini tefekkür

Dinden kopuş anlamına gelen, insaniyetten ve vicdandan kopuş, hep küçük şeylerden dolayı olmuştur. İşte bize küçük gibi gelen kimi şeyleri büyük görmemiz gerektiğini vurgular Maun suresi.  Maun suresi, insan vicdanına bir soru ile seslenerek başlıyor.

 

1) Gördün mü dini tekzip eden eden kişiyi?”

Bu ayette evvela ‘eraeyte’ fiili üzerinde durmak lazım. “Eraeyte” Gördün mü? Gördün değil mi? Tasavvur edebilir misin? demektir. Lakin bu ayette “eraeyte” fiili bir şeyi fiziken görmekten bahsetmemektedir. Mesela biz, “Görüyor musun şu adamın kustuğu hurafeyi? veya “Gördün mü bu adamın bana yaptığını?” diyoruz. Bu ayetteki vurgu, bir anlatım sanatıdır. Buna istifham sanatı deniyor. Cürcânî, üslub-u istifhâmı şöyle tanımlamıştır: “İstifhâm, zihinde bir şeyin suretinin, şeklinin meydana gelmesidir.” Dolayısıyla klasik sualden bu yönüyle farklı olarak bir şeyin zihne getirilmesi için sorulması demektir.

Kur’an’da farklı şekillerde istifham sanatları kullanılır. Mesela bazen merak, bazen dikkat, bazen tiksinti vermek, bazen de uyarmak için kullanıldığını görüyoruz.

 

Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz.” (Hucurat: 49:12)

Biz olduğumuz ve toprak olduğumuz zaman mı (tekrar bedene döneceğiz)? Bu uzak bir dönüştür.” (Kaf: 50:3)

Allah’ın her şeye gücü yeter olduğunu bilmedin mi?” (Bakara, 2/106)

Ey Adem oğulları, ben size ahit vermedim mi: Şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Yasin: 36:60)

 

Aslında istifham üslubu yani soru sorarak bir şeyi öğretme metodu kadim dönemlerden bu yana olan bir hitap tarzıdır. Kadim Yunan metinlerinde de mevcuttur. Kur’an’da 1260 ayette bu istifham kalıbı gelir! Yaklaşık 6660 ayet olan Kur’an’da, sualin ne kadar çok olduğunu görebiliriz. Ve ayet devam ediyor:

Ellezi yükezzibuOnlar ki tekzip ederler. (Yalanlarlar)

Tekzip iki şekilde olur. Birisi doğrudan tekzip, yani dille bizzat kabul etmeme durumu. İkincisi ise dolaylı olan tekzip. Lakin bu ayette Kur’an, daha çok fiili tekzip şekline atıf yapıyor. Dolayısıyla bir insanın, ahireti inkâr etmediği halde, onu hesaba katmaksızın bir hayat yaşaması, planlar yapması, aslında fiili anlamda bir gün degah-ı nezdi Ehadiyette vereceği hesabı yalanlaması demektir.

Öyleyse burada, tekzip edilen şey nedir? Tekzip edilen, Allah’ın din dediği Rabbin ahiret dediği şeydir. Yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan Allah’ın mahşer dediği seydir. Rabbin hüküm ve yasa dediği şeydir. İşte bunları bizzat diliyle olmasa da haliyle ve yaşantısıyla ve dahi davranışlarıyla inkâr edenleri gördün mü?

 

Ayetten anlıyoruz ki Kur’an, “ed din” olanı inkardan bahsediyor. “Dini tekzip edenleri gördün mü?” diyor.

 

Kur’an’da din kelimesi, çeşitli anlamlarda geçer. Kur’an’da din kelimesi, her zaman “İslam” anlamında değildir. Bazen Ali İmran 19’da olduğu gibi tevhid anlamındadır. Bazen Fatiha suresinde olduğu gibi ahiret ve ceza anlamındadır. Bazen Yusuf suresinin 76. ayetinde olduğu gibi, kanun ve hukuk anlamındadır. Bazen Enam 161’deki gibi yol anlamındadır.

Burada ise dini yalanlamak bir nevi hesabı yalanlamak gibidir. Yani hesap gününü yok sayarcasına yaşamak anlamında. Bir gün dergah-ı nezdi Ehadiyette hesap vermeyecekmiş gibi “Yaşayanı gördün mü?” dercesine.

Peki hemen Kur’an’a soralım. Ne yapılıyor da bu kimseler dini tekzip etmiş oluyorlar? Ve biz sormalıyız kendimize ne yaparsak Rabbin, din dediği şeyi tekzip etmiş oluruz? İçimizde bir ürperti olmadıysa bu ayetleri dinlerken, musiki dinler gibi dinliyoruz demektir? İç dünyamızda ihtizaza gelmiyorsak, bu ayetlere duvara bakar gibi bakıyoruz demektir? Bu ayetler, acaba bende dergahı nezd-i Ehadiyete vardığım zaman, acaba zalimlerin safında mı olurum muhasebesini bize yaptırmıyorsa, biz bu ayetleri duymuyoruz demektir!

Belki de “summun bükmün umyun fehum la yerci’un” ayetine muhatabız demektir. Belki de imanımızı kaybettik kendi kendimizi kandırıyoruz demektir! Zira Allah’ın din dediği şeyin, inkarı burada söz konusudur. Allah’ın ciddiye aldığı bir şey burada söz konusudur. Unutmamak gerekir ki, biz Allah’ın ciddiye aldığı şeyi ciddiye almazsak, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemin yaratıcısı olan Allah, belki de bizi ciddiye almayacaktır.

Öyleyse ne yaparsak bu dini tekzip etmiş oluruz, Kur’an, bir sonraki ayette bu sorumuza cevap veriyor.

 

2)  İşte odur yetimi itip kakan 

Söz dönüp dolaşıyor ve yetime geliyor. Ayette ki “yedu’u” fiili itmek ve kakmak anlamına gelmektedir. Yetim sözcüğü ise, Arapçada ‘yalnız kalmak, babasız kalmak, gaflette bulunmak, geri kalmak, muhtaç olmak’ manalarına gelen ‘ye-te-me’ kökünden türemiş bir sıfattır. Sözlükte; ‘yalnız kalmış, tek kişi, eşsiz’ manalarına gelir. ‘Yetimlik’ de ‘yalnızlık’ demektir. Bu manada, yalnız ve tek olan her şey yetimdir. Sedefinde bulunan inciler için ‘durr-i yetîm’ denmesi ‘tek ve eşsiz’ olmasındandır.

İnsan sahip olması gereken şeyden yoksunsa, o şeyin yetimidir. Sağlık yetimi, ilgi yetimi, sevgi yetimi, mal yetimi, para yetimi olan insanlar vardır. Lakin yetimliğin en fenası, insanın ailesinin olmamasıdır. O imtihan, ağır bir imtihandır. İşte böyle kimseleri, itip kakan kimselerin yatacak yeri yoktur. Böylesi çirkin bir fiili irtikap edene Allah, öyle gazaplanıyor ki, siz bu dini fiilinizle tekzip ettiniz diyor.

Şayet yetimden yüz çevirirsek, bu dini tekzip etmekle tehdit ediliyoruz Allah’ın kelamında. Rabbimiz Abese suresinde, Allah Resulü’nü tazir ediyor. Rabbimiz yetimlere ve gurebya o kadar önem veriyor ki, alemlere rahmet resul, hem öksüz, hem yetim, hem de garip olanlar içinden oluyor.

Aslında Kur’an yetime sahip çıkma noktasında sürekli hatırlatmalarda bulunur. Fecr suresinin 17. ayetinde Rabbimiz, kullarına adeta sitem etmişti: “kellâ bel lâ tukrimûnel yetîm” Hayır hayır, siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz. Tabii ki burada öncelikli anlamı babasız ve annesiz olanlardır. Başta Allah Resulü (s.a.v.) yetim ve öksüz bir peygamberdir. O mahzun oluş ve acı o hak Nebi’nin iliklerine kadar işlemiştir. Lakin vahiy bize o misalden yola çıkarak evrensel bir sorunun altını çizmektedir. Yetimlerin yalnız bırakılması sorunu.

Bugün insanlık yetimdir. Kimisi sevgi yetimi, kimisi ilgi yetimi, kimisi sıhhat yetimidir. Yetime sahip çıkmak derken, babası vefat etmiş çocuklar değil sadece, mesela evlatları tarafından terkedilmiş anneler ve babalar da akla gelmelidir.

Gözü yaşlı kim varsa onları yetim bırakmamaktır hüner. Bir de hakikatin yetim bırakılması var. Tevhid hakikatinin yetim bırakılması mesela. Muvahhidlerin yetim bırakılması. Kur’an’ın mahzun bırakılması. Onu hayata geçirmemek, Kur’an’ı yetim bırakmaktır. Onun hurafe ve batılla çepeçevre kuşatılması da, vahyi yetim bırakmaktır..

Kur’an “..lâ tukrimûnel yetîm” diyor yani yetime ikram etmiyorsunuz. Zira bir toplumda zayıfların ezilmesi, yetimlerin hor görülmesi ve sahipsiz kalması o toplumun felaketi olacaktır. Vahyin dilinde yetimi itmek, dinden kopmak demektir.

Tam burada Ali Şeriati’ye kulak verelim: “Eğer bir din yetimi korumuyor, kimsesize sahip çıkmıyor, ezilenlerin sesi ve soluğu olmuyorsa yalandır ve afyondur. Bunlar olmadan kılınan namaz, tutulan oruç, gidilen hac, kesilen kurban, ihya edilen kandil geceleri, ziyaret edilen türbeler, Ebu Cehil’in hacılara su verip de yetimi ve yoksulu görmemesi gibi yalandır, afyondur!”

Dinden kopuş derken sadece zihnimize, ateistler veya deistler değil fakirin, garibin, ezilenin ve zayıfların yanında olmayanlar da gelmelidir.

3) “Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.”

Ayetteki “yehuddu” kavramı teşvik etmek, özendirmek anlamında iken “taam” kelimesi ise doyurmak anlamına gelir. Dolayısıyla dini tekzip eden kişinin bir özelliği de miskini doyurmaya teşvik etmemesidir. Miskīn “yoksul” sözcüğünden alıntıdır. Bu Arapça sözcük, Aramice/Süryanice aynı anlama gelen meskīnā sözcüğünden alıntıdır.

Miskin, hiçbir mal ve gelire sahip olmayan yoksul kimsedir. Arapça, hareket edemeyen demektir. Çoğulu ise mesâkîndir. Bu ölçüdeki yoksulluk ve ihtiyaç, kişiyi çökertip bilinçsiz, hareketsiz ve çaresiz bir duruma getirdiğinden, böylesi düşkünlere miskin denilmiştir.

Bu nedenle miskin ile fakir arasında önemli bir fark vardır. Fakir, geliri ihtiyaçlarını karşılamayan kişi iken, miskin geliri hiç olmayan kimsedir. Türkçede ise uyuşuk ve tembel anlamlarında kullanılıyor belli ki anlam kaymasına uğramıştır. Miskin, ekonomik nedenlerle hareket edemeyen, manevra kabiliyeti fakirliğinden dolayı olmayan kişi demektir.

Dünya’yı küresel bir köy olarak kabul edersek, bugün tam da bu çarpıklıkla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Afrika’da her dört çocuktan biri gıdasızlıktan veya su kirliliğinden vefat ederken, dünyada yaşanan israf almış başını gitmektedir. Afrika ve yoksul ülkeler bir tarafa, kendi ülkemizde dahi acı tablolarla karşı karşıya kalmaktayız. Amerika gibi bir yerde yaklaşık 3,5 milyon insan evsiz kalıyor ve sığınma evlerine düşüyor. Yaklaşık 500-600 bin kişi sürekli evsizdir.

Resmi rakamlara göre, Türkiye’de 100 bine yakın evsiz var. Tabii bu resmi kayıtlı olanlar. Türkiye’de 42 bin çocuğun sokakta yaşadığı, ancak gayri resmi rakamlarla bu sayının 200 bine çıktığı belirtiliyor. Suça karışan her 5 kişiden biri ise maalesef çocuk.

Bu ayetin hemen ardından çok ilginç bir hakikat nazara veriliyor:

4) Veyl olsun onların yaptığı ibadete

Kur’an, bu tip insanların yapmış oldukları ibadetleri kınıyor. Olmaz olsun böyle ibadet! diyor. Olmaz olsun böyle namaz, oruç, olmaz olsun böyle zikir ve olmaz olsun böyle din!

Oysa ki ikame edilen namaz, hayata taşınan namaz demektir. Kıyamda boynunu büken ve Rabbinin huzurunda kusurunu anlayan kimsenin başkalarına karşı daha müsamahalı olması gerekirken, rükû halinde belini büken kimselerin güçsüzlerin mesela yetimlerin ve secde halinde yere kapanan kişinin muhtaçların ve acizlerin yanında olması gerekir. Mütaeddit defa belini büken ve başını yere koyan bir kulun yetimleri ezmesi, muhtaçlardan yüz çevirmesi ve kendisini unutarak başkalarını kınayarak hakir görmesi kıldığı namazın ruhuna aykırıdır.

Namazı ikame etmek; kıyamda, hapishanedeki suçluları ıslah etmeye, rüku da, yetimhanedeki çocuklara sahip çıkmaya ve secde de dünyadaki aç bilaç muhtaçlara yardım etmeyi teşvik eder. Zira ikame edilen namazın sosyal hayatta bir karşılığı olmalıdır.

O halde namazı kıldığı halde onun ruhuna aykırı bir hayat yaşayanın ibadetine yazıklar olsun! Bu kimselerin namazlarına niçin veyl olsun! dendiği ise hemen bir sonraki ayette geçiyor.

 

5) Onlar ki yaptıkları ibadetten gafildirler/habersizdirler.

Ayetteki “sahun” habersiz olmak yani gafil olmak anlamındadır. Yani onlar, ne yaptıklarını bilmiyorlar. İbadetin ruhundan ve felsefesinden habersizler. Namazı düşünün, bir insan kıyamda boynunu büktüğü halde belini kırdığı halde muhtacıyetini izhar etmek için başını secdeye mihladığı halde nasıl olurda yetimi iter ve nasıl yoksulu doyurmaya teşvik etmez?

Orucu düşünün ki, bir insan saatlerce aç kaldığı nasıl olurda acı olanın ve muhtaç olanın halinden ve ahvalinden anlamaz. Bu dinin ruhunda ve özünde olan şeyler bunlardır. O halde, yetime ve muhtaca sahip çıktığın kadar Müslümansın! Kur’an bu ayetlerde, müminler üzerinde bir ahlak inşa ediyor ve diyor ki: “Güçlüden yana değil, haklı ise güçsüz ve muhtaç olandan yana ol ! Vicdanın sesine kulak ver ve fıtri olan ne ise onu yap!” demektedir.

6) Bunlar öyle kimseler ki, (ibadeti) gösteriye dönüştürürler,

Nebevi dilde ‘riya’ gizli şirktir. Zira kulluk, sadece Allah için yapılmalıdır. Kulluğun içi boşalınca, namaz fiziki egzersize, oruç bir nevi diyete, hac turistik seyahate, zekat ve sadaka fazlalıklardan kurtulmaya, cihad çapulculuğa, kurban, et festivaline ve ramazan, şeker bayramına döner.

Elbette işin şekil tarafı mutlaka vardır. Lakin salt şekilden ibaret görmek doğru olmaz. Sakal uzatmak ve paça kıvırmak bugün Müslüman dünyasının şiarı haline gelmiştir. Oysa ki ahlaken Resulullah’a benzeme çabasının zerresini görememekteyiz. Saf düzeltmek ve omuz omuza gelmek için 15 dakikasını veren ve bunu namazın bir parçası gibi görenlerin, bir sigara paketi için birbirlerine girdiklerini görebiliyoruz. Oysa ki dinin ruhunda, Maun suresinde vurgulandığı gibi yetime sahip çıkmak ve yoksulu doyurmak var.

Bir gün Amerika’da hapishanede, uzunca sakallı, paçası kıvrılmış, siyahi bir Müslüman mahkûm “Benim Müslüman olmadan evvel, beraber yaşadığım kadından 3 çocuğum oldu ama bunlar veled-i zina olduğundan, onlara bakmak gibi bir zorunluluğum yok.” gibi laflar edince, o mahkûmu azarladığımı hatırlıyorum. Önce insan ol sonra Müslüman ol dedim! Beni şikâyet etmişti idareye kendisine bağırdım diye. Hem sen sorumsuzca çocuk yap, sonrada aklınca hile-i şeriye yaparak sorumluktan kurtul. Buna kitabına uydurmak derler. Bu mesele o kadar canımı sıkmış ki, hutbelerde hep bu misali veriyordum. Mahkumlar, artık cemaat anladı aynı örneği vermesen diye hatırlatma yapmıştı.

 

7) ve Mauna engel olurlar

Maun, kelime manası itibarıyla yardım etmek anlamına gelir. Mesela; i’ane ; yardımcı olmak mu’avin; yardımcı olan kişi, teavun; birlik ve dayanışma ve yine nesta’in : yardım istemek ve maun; insanoğlundan, hiç bir vicdanın esirgemeyeceği yardım türü anlamına gelmektedir. Maun, Kur’an termimolojisinde, küçük yardımlar, anlamında ele alınır.

Kimi müfessirler bu kelimeyi ‘zekat’ olarak tefsir etmişler. Kimi düşünürler, bunu vergi olarak yani kamu hakkı olarak ele alırlar. Yani vergi kaçırırlar. Zaten zekat ta bir çeşit vergidir. Maun kelimesini, insan vicdanının esirgeyemeyeceği her türlü yardım şekli olarak düşünmek gerekir.

Ayette “yemneûne” fiili ise engel olmak demektir. Yani siz ihtiyacı olan birini gördüğünüzde vicdanınız size haykırır: Der ki şu garibe yardım et! Şu muhtaç çocuğa, iki lokma bir şeyler ikram et! Lakin insanın içindeki Ebu Cehil, bu yardıma mâni olur. Yolda birisi kalmış ve muhtaç durumda bekliyor. İçinizde ki İbrahim, el uzat bu mahzuna diyor ama içinizdeki Nemrud buna mâni oluyor.

İçinizdeki Musa yardımcı ol, omuz ver diyor lakin içinizde Firavunlar, Bel’amlar, Karunlar veya Hamanlar, Ebu Lehebler yani şeytan saikiyle dünyevileşen o nadan damar, bu infaka mâni oluyor. Oysa ki insan, başka bir kimseyi değil vicdanın, fıtratın ve vahyin sesini dinlemelidir.

Netice-i kelam: İslam`ın ilk şartı, insan olmaktır. Zaten vahiy, insanı muhatap alır. Din, insan içindir. İnsanı çekip çıkardığınız zaman din dahi anlamsızlaşır. İnsana ait değerleri göz ardı ettiğiniz zamanda, dinin hükmü ortadan kalkar. Zira din, beşer olan Ademoğlu’nu insanileştirmek yani onu inşa etmek için vardır. “Önce insan ol sonra Müslüman.” der müfessir İslamoğlu. Aslında bu söz, Maun suresinin bir özetidir. Dinden kopuş, bu sureye göre insani değerlerden kopmakla olur. “Başkaları ne der?” kaygısı taşıyan, Gordon Allport’un ifadesiyle dış güdüsel dindarlık, Allah’ın kitabına göre hakiki dindarlık değil, bilakis dinden kopuştur.