“İmran Ailesi”nin hikâyesi, Kur’an’ın üçüncü sûresi olan Al-i İmran Sûresi’nin önemli bir bölümünü oluşturur. Bu nedenle de bu sûrenin ismi olmuştur. Kur’an’da İmran Ailesi, “seçkin”liği simgeler. Bu özellik, ailenin kıssasının anlatıldığı ilk âyette açıkça ifade edilmiştir: “Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip, âlemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (3:33-34). Birçok çeviride “âlemlere üstün kıldı” ifadesi ön plana geçirildiği için “seçilmişlik” dikkatten kaçmaktadır. Oysa âyet, “İnnallahestefa” (Allah seçti) diye başlar. Burada esas vurgulanması gereken şey, “üstünlük” değil, “seçilmişlik” ya da “seçkinlik”tir. Çünkü âyette üstünlük kelimesi bizzat yer almaz.

İmran ailesi, âyette belirtildiği üzere Âdem, Nuh ve İbrahim’in soyuyla birlikte anılır ve aynı çizgiyi temsil eder. Birçok yorumcunun ifade ettiği gibi “birbirinden gelmiş birer nesil” olarak takdim edilen bu kişi ve aileler, sadece biyolojik bir soy çizgisini değil, birbirine manevi olarak bağlı bulunan bir geleneğin parçasıdırlar. Bu maddi ve manevi değer ifade eden zincirin ilki, şüphesiz ki Hz. Âdem’dir. Hz. Nuh, tufandan sonra yeniden kurulan insanlık dünyasının “ikinci babası” olarak sayılır. Bu iki atadan sonra gelen Hz. İbrahim ve ailesi ise tüm Sami peygamberlerin kök-atasıdır. İşte, İmran Ailesi, bu ana damarın bir uzantısı olarak tarihte yerini almış olmasından dolayı, gerçekten de “seçilmişlik”ten kaynaklanan bir “seçkin”liğe sahiptir.

Pekiyi, İmran ailesi tam olarak kimdir ve kimleri içine almaktadır? Bu soruya, Al-i İmran Sûresi’nin 33. âyetinden itibaren başlayan kıssa, gerekli cevabı vermektedir. İmran Ailesi, İmran’ın çocukları olan Hz. Musa’yı ve Harun’u, İsrailliler arasındaki din bilginleri zümresinin içinden çıktığı Hz. Harun’un soyunu, dolayısıyla hem annesi hem de babası aynı soydan gelen Hz. Yahya’yı ve Hz. İsa’yı kapsar. Her iki halde de bir şahsın veya bir halkın ismini tanınmış bir aileye atfetme şeklindeki eski Sâmi âdeti sergilenmektedir. İmran ailesine yapılan bu atıf, Hz. Zekeriya, Yahya, Meryem ve İsa’nın kıssalarına başlangıç görevi görmektedir.

Seçilmişlik ya da seçkinliğin anlam muhtevasını anlamak için kısaca bu kıssaya bir göz atmak gerekir. Bu kıssalar incelendiğinde, gerçekten de bu ailenin üyelerinin yaşadığı çok özel ve farklı olaylar dizisi, onların seçkin konumuna yeterince işaret eder. Kıssa, “İmran ailesinden bir kadın” diye bahsedilen Hz. Meryem’in annesiyle ve onun dileğiyle başlar. Meryem, karnındaki çocuğu sırf Allah’a hizmet etmek üzere adamıştır. Onu doğurunca, “Rabbim!” dedi, “Onu kız doğurdum.” Allah, ne doğurduğunu daha iyi bilirken; “Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.” dedi (3:36). Meryem, Allah’a hizmet etmek üzere adadığı bu çocuğun “erkek” olmasını hayal ediyordu. Çünkü bu, onun amaçlarına ulaşmasında daha etkili olacaktı. Bu nedenle “Erkek, kız gibi değildir” dedi. Fakat bunu söylerken, onun gelecekte Hz. İsa’yı doğuracak bir anne olacağını bilmiyordu.

Annesinin vaadinden dolayı Mabed’in hizmetine adanmış olan Meryem’in sorumluluğunu ve himayesini Hz. Zekeriya üstlendi. O, sadece İsrailoğullarına rehberlik eden bir peygamber ve danışman değil, aynı zamanda onun yakın akrabasıydı. Meryem’in Mabed de yaşadığı olaylar onu ziyadesiyle şaşırtmıştır. Çünkü Zekeriya ne zaman onu ziyarete gittiyse yanında yiyecekler görür ve ona sorardı: “Meryem! Bu sana nereden geldi?” derdi. O da “Bu, Allah katından” diye cevap verirdi (3:37). Bu ifadeleri, yorumcular farklı biçimlerde tefsir etmişlerdir. Çoğunluk, bunun mucizevî bir olay olduğunu söylerken, bazıları da ona toplumdan kimi insanların yiyecek taşıdığını söylemişlerdir. Çünkü Hz. Zekeriya yaşlanınca onun görevini başkaları üstlenmişti. Meryem’in soruya verdiği cevap, onun nihai anlamda rızkı Allah’ın verdiğine dair derin bir bilince sahip olduğunu göstermektedir. Durum ne olursa olsun Meryem’in yaşadığı olaylar, annesine, akrabalarına ve çevresine şaşırtıcı gelmiştir. Doğal olarak en çarpıcı olanı da, onun babasız olarak Hz. İsa’yı doğurmasıdır. Bu olay hem onu hem de Hz. İsa’yı dünya tarihinde seçilmiş bir insan ve aile konumuna yükseltmiştir. Allah, Meryem’i seçmiş, onu tertemiz kılmış ve dünya kadınlarının seçkini yapmıştır (3:42). O, evli olmadığı halde İsa’ya gebe kalmış ve onu babasız bir çocuk olarak doğurmuştur. Bu olay Meryem başta olmak üzere, herkesi şaşkına çevirmiştir. Çünkü ortada apaçık olağandışı bir durum söz konusudur. “(Meryem), “Ey Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?” dedi. Allah, “Öyle ama Allah dilediğini yaratır. O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir” dedi (3:47). Kur’an, bu şaşırtıcı olaya kesin bir cevap vermiştir: Yaratılışı bakımından İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir” (3:59).

Hz. İsa, sadece doğumuyla değil, çocukluk ve yetişkinlik döneminde yaptığı şeylerle de insanları şaşırtmaya devam etmiştir. O, hem beşikte hem de yetişkinlik çağında insanlarla konuşacak, salihlerden olacak biri olarak haber verilmiş (3:46), Allah ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiş (3:48), onu İsrailoğullarına bir Peygamber olarak göndermiş ve birçok mucizeyle desteklenmiştir. Sözgelimi Allah’ın izniyle çamurdan kuşa can vermiş, körü ve alacalıyı iyileştirmiş, ölüleri diriltmiş, insanlara evlerinde ne yiyip ne biriktirdiklerini haber vermiştir (3:49-51).

Kur’an’da ifade edildiği üzere Hz. İsa misyonunu şöyle açıklamıştır: “Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için gönderildim ve Rabbiniz tarafından size bir âyet de getirdim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na ibadet edin. İşte bu, doğru yoldur.” (3:50-51).

Hz. İsa’nın hayatı gibi ölümü de gizemlidir ve çeşitli tartışmalara konu olmuştur. Kur’an’da Allah ona şöyle seslenmiştir: “Ey İsa! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkâr edenlerden kurtararak temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.” (3:55).

Kıssa, Hz. Meryem ve oğlu İsa ile birlikte eşzamanlı olarak Zekeriya’nın hikâyesini de anlatır. Onun hayatında da olağanüstülükler önemli bir yer tutmaktadır. Zekeriya, yaşı ilerlemiş olduğu halde bir evlat sahibi değildi ve Rabbi’nden temiz bir nesil bahşetmesini istedi. Bunun üzerine melekler ona müjdeyi verirler: “Zekeriya mabedde namaz kılarken melekler ona, “Allah sana, kendisinden gelen bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayıcı, önder, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeler” diye seslendiler (3:39). Bu müjde karşısında Zekeriya şaşkınlığa düşmüş ve şöyle bir tepki vermiştir: “Ey Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmış iken ve karım da kısır iken benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi (3:40). Bu tepki, aslında Hz. Meryem’in tepkisiyle aynı düzlemdedir. Ona da bir insanoğlu ilişmediği halde bir çocuk vermiştir. Her ikisi de sıra dışı bir olaydır.

İşte, bu sıra dışı ve olağanüstü olaylar, İmran ailesine Allah’ın verdiği ayrıcalıklardır. Bu ayrıcalıklar sebebiyle İmran ailesi, diğer insanlar arasından seçilip çıkarılmıştır. Fakat her nimetin bir külfeti vardır: Her bir aile bireyi, bu özelliklerinden dolayı toplum tarafından sorgulanmış ve dışlanmıştır. Bu şartlara rağmen her biri kendisine yüklenen misyonu yerine getirmeye çalışmıştır.

Diğer insanlardan seçilip yükseltilmek, ilahi bir yasa olarak görülebilir. Nasıl doğada ve canlılar âleminde kendi halinde işleyen “doğal seçilim” yasası varsa, buna benzer bir şekilde insanlık âleminde de gelişme ve kemali amaçlayan bir seçme ve tamamlama (istikmal) kanunu bulunmaktadır. Yorumcular, “seçme” kavramından hareketle bunu “seçme yasası” (kanun-ı ıstıfa) olarak adlandırmışlardır. Bu düşüncenin izlerini, sözgelimi tefsir tarihinde Fahreddin Razi’de bulmaktayız. Ona göre ıstıfa fiili Arapça’da, “seçti, tercih etti” manasına gelir ve bulanıklıklardan uzak ve saf olan, görülen ve müşahede edilebilen bir şeye benzetilerek, “onları mahlûkâtının en arısı ve durusu kıldı” demektir. Peygamberlerin seçilmesi ve seçkinlerden kılınması, Allah’ın, onları kötü sıfatlardan arındırmış ve güzel hasletlerle süslemiş olmasıdır.

Razi, Hz. Meryem’in ıstıfa edilmesinin manasını ise şöyle açıklamıştır: Allah Meryem’e seni seçtim, temizledim ve seni dünya kadınlarına üstün kıldım diye seslenmiştir. Bu âyette ilk önce “ıstıfâ” (seçme, seçkin kılma), sonra temizleme, üçüncü olarak da âlemlerin kadınları üzerine mümtaz kılma (ıstıfâ) zikredilmiştir. Birinci istifanın, ikinci “ıstısna” ile aynı manada olması caiz değildir. Çünkü bir şeyi aynen tekrar etmek uygun düşmez. Binâenaleyh birinci “ıstıfa”yı Hz. Meryem’in ömrünün ilk yıllarında başına gelen güzel işlere, ikinci “ıstıfa”yı ise ömrünün son yıllarında karşılaştığı güzel şeylere hamletmek gerekir.

Birinci ıstıfa şunlarla alakalıdır:

  1. Allah Teâlâ, ondan başka hiçbir kadına böyle olmayı nasip etmemiş iken, kadın olmasına rağmen onun Beyt-i Makdis’in hizmeti için verilmesini kabul buyurmuştur.
  2. Meryem’i annesi doğurur doğurmaz, ona hiçbir şey yedirip emzirmeden onu Hz. Zekeriya’ya teslim etmiş ve onun rızkı cennetten gelmeye başlamıştır.
  3. Allah Teâlâ, onu kendisine ibadet etsin diye başka meşgalelerden uzaklaştırmış ve bu manada çeşitli lütuf, hidayet ve ismetlerini ona has kılmıştır.
  4. Hak Teâlâ, onun geçimini, kendi uhdesine almış, böylece onun rızkı Allah tarafından gelmiştir.
  5. Cenâb-ı Allah, ona meleklerin sözünü açıkça duyurmuştur. Bu, ondan başka hiçbir kadına nasip olmamıştır. İşte birinci “ıstıfa”dan maksat bunlardır.

Âyetteki temizleme (tertemiz büyütmenin) manaları da şunlardır:

  1. Allah Teâlâ onu inkâr ve günahtan tertemiz kılmıştır. Bu, tıpkı Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’in hanımları hakkında buyurduğu, “(Allah) sizi tertemiz yapmak diler” (Ahzâb. 33) âyeti gibidir.
  2. Allah Teâlâ, onu erkeklerin dokunmasından uzak tutup temizlemiştir.
  3. Onu, hayızdan temiz ve uzak kılmıştır. Âlimler, onun hiç hayız görmediğini söylemişlerdir.
  4. Allah, onu kötü işlerden ve çirkin âdetlerden uzak tutarak temizlemiştir.
  5. O, Meryem’i Yahudilerin katilliğinden, töhmet ve yalanlarından muhafaza ederek temiz kılmıştır.

İkinci “ıstıfâ”dan murad ise şudur: Allah Teâlâ, Hz. İsa’yı ona babasız olarak vermiş, onu annesinden doğarken konuşturmuş ve böylece o da, annesinin ileri sürülen töhmetlerden temiz olduğunu gösterecek şeylerle şahadette bulunmuştur. Sonuç olarak Cenâb-ı Hak hem onu hem de oğlunu bütün insanlar için bir mucize kılmıştır. İşte, bu üç lafızdan kastedilen manalar bunlardır.

Çağdaş yorumculardan Elmalılı’ya göre ilahi seçilim, hem yaratılış hem de seçme ve tercihle ilişkilidir. Yani Allah, yaratılış olarak arınmış kişileri seçer. Onun seçişi gelişi güzel değildir. Ama yaratılış olarak seçilmeye layık olmak yeterli değildir. Allah’ın birini seçip ona çeşitli imkânlar vermesi de gereklidir. Nitekim tüm peygamberlere ve seçilmiş insanlara hikmet, kitap, mucize ve benzeri nimetler verilmiştir. Seçilim yasası, Allah’ın iradesi ve fiilinin etkisiyle işleyen bir yasadır. Tabiattaki düzenli işleyiş, nasıl O’nun yaratılış düzenin ve tasarrufunun bir neticesi ise, seçilim yasası gibi aykırı gözüken bir yasa da O’nun iradesine dayanır.

İlahi seçilim yasası, gelişim ve olgunlaşmanın bir koşuludur. Tabiattaki doğal seçilim, nasıl türlerin gelişmesine katkıda bulunuyorsa, toplumda da bazı kişilerin seçilmesi ve onlara üstün özelliklerin verilmesi toplumun gelişmesini tamamlaması için gerekli bir işlemdir. Gerek tabiatta gerekse toplumda çeşitlilik ve farklılaşma kaçınılmazdır.

Elmalılı, birlik ile çokluk, tabiat ile irade arasında bağlantı teşkil eden ıstıfa kanunu’nu ve bunun ifade ettiği tekâmül ve terbiye sırrını hakkıyla düşünüp tasavvur edenlerin en açık bir ilmî kesinlikle şu gerçekleri itiraf edeceğini söylemektedir:

1- Her kanun, kanun-üstü bir yaratılış olayı ile başlar.

2- Her olayın, bir kanun olması zaruri değil, mümkündür.

3- Bir olayın, kanun olması için tekdüze olarak sürüp gitmesi şarttır. Fakat her sürüp gidişin, onun zıddı olan bir ihtilafa dönüşmesi de zarurîdir.

4- Tabiat, haddizatında değişmez bir zaruret değil, alışkanlığa bağlı bir zaruret ifade eder. Binaenaleyh bugün algılanan bir tabiat, dünün veya yarının olaylarına zaruri olarak hâkim değildir.

5- Türlerin bireylerinde tıpatıp aynilik mümkün olmadığı gibi, mutlak eşitlik de mümkün değildir. Binaenaleyh türün bütünlüğü ve birliği, gelişmeye veya gerilemeye engel değildir.

6- Varlık denilen bu çeşitli âlemlerden gelişerek temayüz etmiş olan çeşitli yaratıklar arasında beşer nevi, hepsinden mükemmel bir ıstıfa ile varlık içinde kendini göstermiştir. Istıfanın iradî olması meselesi, özellikle insanda açıkça görülmektedir. Beşeriyete ait olan bu gelişmişlik, ilâhî kemale en yakın olan ve madde ile tabiat üzerinde en ziyade tasarrufa istidatlı bulunan bir kemale yöneliktir.

7- Peygamberlik, beşeriyetin nevine mahsus bir özelliği değil, insan nevinde en mükemmel bir ilâhî ıstıfadır. Bunu da art arda sürüp giden, derece derece durmadan daha mükemmele doğru yönelen bir ıstıfa zinciri takip etmiştir. Herhangi bir türde, o türün fertleri, türün altında veya üstünde bir takım üstün özelliklerle farklı olabildiği gibi, bu farklılık ve değişiklik beşer sınıfları ve fertleri arasında daha fazladır.

Kitaba dayalı seçkinlik fikri, zamanla yozlaştırılarak kimi toplumlarda “seçkincilik” fikrini doğurmuştur. Bunun tipik örneğini Yahudilerin kendilerini “seçilmiş halk” ya da “Tanrı’nın halkı” olarak görmelerinde bulmaktayız. İsrailoğulları, bu fikri temellendirmek için Tevrat’ta birçok ifadeye başvurmaktadır. Sözgelimi şu ifadeler bunun bir kanıtı olarak ileri sürülmektedir: “Çünkü RAB kavmini kendi büyük isminden ötürü bırakmayacaktır, çünkü RAB sizi kendine kavm etmeye razı oldu” (1. Samuel 12:22). Bu tür ifadeler hiçbir zaman total anlamda bir halkın Tanrı tarafından seçildiği ve yüceltildiği anlamına gelmez. Tanrı, kendi adını yücelten her toplumu kendi kavmi olarak niteler ama bu hiçbir zaman topluma tüm olarak seçkinlik ve ayrıcalık sağlamaz. Bu, Tanrı’nın adalet sıfatıyla bağdaşmaz. Allah insanlar arasında, doğuştan gelen bir eşitsizlik gözetmez. Bir halkın kendini diğerleri karşısında “üstün ırk” ilan etmesi yanlış ve sapkın bir seçkinlik (daha doğrusu seçkincilik) anlayışıdır.

Kur’an, Yahudi ve Hıristiyanların bu seçkinci anlayışlarını çarpıcı bir şekilde dile getirmiş ve diğer insanlardan hiçbir farklarının olmadığını vurgulamıştır: “Yahudiler ve Hıristiyanlar, “Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” dediler. De ki: “Öyleyse (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap ediyor? Hayır, siz de O’nun yarattıklarından bir beşersiniz.” (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder.” (Maide, 5:18).

Modern zamanlarda ortaya çıkan ırkçılık, esasen Yahudi ve Hıristiyanların sözde dini seçkincilik anlayışlarının dünyevileştirilmiş/sekülerleşmiş bir biçiminden ibarettir. Irkçılık, yeryüzünde birbirinden tümüyle farklı saf ırkların bulunduğunu varsayar ve bu ırklardan birinin (sözgelimi beyaz ırkın) üstün olduğunu iddia eder. Bu ırk üstünlüğü soyut bir fikir olarak kalmaz, bir siyasete dönüştüğü zaman başka ırklar ve insanlar üzerinde hegemonya kurmak ve onları kendi hesabına çalıştırmak ister. Irksal hiyerarşi, sonunda siyasal ve ekonomik hiyerarşiye (eşitsizliğe) yol açar. Bu açıdan üstünlük ve seçkincilik fikri, her ne temele dayalı olarak ortaya atılmış olursa olsun, haksızlık ve adaletsizliği doğurur ve onu meşrulaştırmaya çalışır.

Kur’an, tüm insanları aynı kökten türeyen ve Allah’ın yarattığı beşer olarak tanımlarken, aslında tüm seçkincilik anlayışlarını temelden reddetmektedir. Sadece insanlar arasında değil, Tanrı karşısında da eşitsizlik doğuracak tüm biyolojik ve sanal üstünlük evhamlarına kapıyı kapatır. Öylesine ki Tanrı ile insanlar arasına giren aracıların bile amaç haline getirilmesine ve yüceltilmesine göz yummaz. Özellikle aracılık kurumunu, her türlü sahtekârlık ve eşitsizlik temeli olmaktan çıkarır. İlahi sözü, tebliğ etmek ve insanlara rol-model olmakla görevlendirilen çok az bir insanı seçmenin dışında kimseye ayrıcalık tanımaz. Bu seçim işi, doğal olarak seçilenlere sorumluluk yükler, ya değilse onlara insanlar üzerinde keyfi bir hegemonya kurma imkânı vermez. Nitekim Kur’an, Hz. Muhammed’e şöyle hitap ederken, aslında tam da bu noktaya değinmektedir: “Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz. Sen, onlara karşı bir zorba değilsin. O hâlde sen, benim uyarımdan korkan kimselere Kur’an ile öğüt ver.” (Kâf, 50:45).

Kur’an, peygamberlerin ve bilginlerin de kutsallaştırılmasına ve ilahlaştırılmasına karşı koyar, çünkü bu da bir başka yanlış seçkincilik anlayışını doğurur. Özellikle bu bağlamda Hıristiyan ve Yahudilerin şu söylemlerini kökten reddeder: “Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar! (Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emr olunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe, 9:30-31)

Peygamberleri ve bilginleri kutsallaştırmanın temelinde şu ilke yatmaktadır: “Eğer amaç kutsalsa, bu amaca götüren araçlar da kutsallaşır.” İnsanlar, bu kişileri Tanrı’ya ulaşmak için bir merdiven olarak görürler ama zamanla Allah’ı unutup merdivenleri kutsallaştırmaya ve onlara tapınmaya başlarlar. Bunun bir başka nedeni de, aracıların öte dünyada insanlara “şefaat” edeceklerine değin inançtır. Bu inanç, tüm dikkatleri asıl şefaat edici ve affedici olan Tanrı’dan aracılara çevirir ve onları tapınmanın nesnesi haline getirir. Oysa Allah’tan başka tapınılacak ve kendisinden yardım dilenilecek bir kimse ya da otorite yoktur.

Kadir CANATAN