Giriş

İman emn/güven kökünden gelip if’al babından mastardır. Sözlükte doğrulamak, güven vermek, emniyette olmak, onaylamak, kabullenmek, gönülden benimsemek gibi manalara gelir. Kavram olarak ise çok tartışılan konulardandır. İmanın tarifi konusunda üç önemli görüş var.

İmanın dil ile ikrar edip kalp ile doğrulamaktan ibaret olduğunu söyleyen görüş. Bu görüş Maturidilere aittir.

Ebû Hanife ve İmam Kuşeyri’nin de aralarında bulunduğu bir kesim ulema imanı, Allah’ın emirlerine sarılıp yasaklarından sakınmak olarak tarif etmişlerdir. Bu kesim, İslam olmaksızın imanın, iman olmaksızın da İslam’ın olmayacağının söylerler.[1] Ebû Hanife, “Kendilerine kitap verdiğimiz toplumların âlimleri, o peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyleyken içlerinden bir kısmı gerçeği bile bile gizlerler”[2] âyetini delil getirerek, bilgi ve marifetin iman olmadığını söyler. Âyetin de belirttiği gibi, kitap ehli, en yakınlarını tanıdıkları gibi, Resul-i Ekrem’i (s) tanıdıkları halde iman etmiyorlardı. Bu hüküm münafıklar için de aynıdır. Münafıklar da Allah’ın Resulü’nü tanıyor, onunla namaz kılıyor ve cihada katılıyorlardı. Bu rağmen Kur’an onların mümin olmadıkların haber verdi.[3]

Ashab, tabiîn ve mezhep imamları ve hadisçiler, imanın dil ile ikrar, kalp ile doğrulama ve organlarla amelden ibaret olduğunu söylemişlerdir. İmam Buhârî şöyle der: “Seleften bin kişiyle karşılaştım, hepsi de imanın söz, tasdik ve amelden ibaret olduğunu söyledi.” [4]

İmanın tasnifi

Toplu olarak

Taklidî iman: Taklidî iman, aile ve çevremizden elde ettiğimiz ve öğrendiğimiz imandır. Köksüz ve cılızdır; delil, düşünme ve araştırmadan yoksundur. Rüzgârın önündeki muma benzer, her an sönmeye mahkûmdur. Sıradan insanların imanı bu türdendir, yani taklididir.

Tahkikî iman: Araştırma, delil ve düşünme neticesinde elde edilen imandır. Delil ve araştırma sonunda elde edilmiştir. Engin dağlardan daha sabit ve güçlüdür.

Tafsilî olarak

Zaruri iman, yani Allah tarafından kalbe işlenmiş imandır. Meleklerin imanı bu türdür. İnanmak zaruri olduğundan onun dışına çıkmak mümkün değildir.

Masum iman. Peygamberlerin imanı bu türdür. Allah tarafından korunmuşlardır. Bu imana sahip kişilerin imanda sapma göstermeleri mümkün değildir.

Mevkuf iman, yani beklentide olan imandır. Bid’atçilerin imanı bu türdür. Mevkuf iman sahibi bid’at işlediğinden her an onu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Tövbe ettiği takdirde imanını koruyabilecektir.

Makbul iman, müminlerin imanını teşkil eder.

Merdut iman: Kabul olmayan imandır. Mürtedin imanı bu türdendir. Sahibi, dinin 4 Askalânî, Fethu’l-Bârî, 1234. aslı sayılan bir konuyu inkâr ettiğinden imanı reddedilmiştir. İmanın ayrıntıları konusu makalemizin hacmini aşacağından, özet olarak değinmekle yetineceğiz. Makalede sunacağımız hadislerde söz konusu edilen İmanın Tadını Almak konusunu aşağıda işlemeye çalışacağız.

Hadislerde İmanın Tadının İşlenişi

İmanın tadını konu alan şu iki hadis-i şerifi ele alacağız.

“Kimde üç şey bulunursa o imanın tadını almış olur.

Allah ve Resul’ünün kendisine her şeyden daha sevimli olması.

Birisini sadece Allah için sevmesi.

Küfürden kurtulduktan sonra, küfre dönmekten ateşe atılacakmışçasına hoşlanmamak.[5]

“Allah’ı Rab, İslam’ı din, Hz. Muhammed’i de resûl olarak bilen kişi imanın tadını almıştır.”[6]

Hadislerde Söz Konusu Edilen İmanın Tadını Almanın Anlamı

İman, Allah’ın müminlere ihsanda bulunduğu en büyük nimettir. Bundan daha büyüğü, onun tadını almaktır. Bu bakımdan iman eden herkes “Ben imanın tadını aldım diyemez.” Söz konusu ettiğimiz her iki hadis de, imanın tadını almayla ilgili olan hususları ele almıştır. Birinci hadis, küfre girmeyi ateşe girme olarak, küfürden çıkmayı da kurtuluşa erme olarak nitelemiştir. İmanın tadını alan, Allah’ın emir ve yasaklarına hakkıyla yerine getirir. Allah’ın emrini her şeyin üstün tutar, gerektiğinde bedel verir.

İmanın tadı öyle bir şeydir ki, kalbe bir defa yerleşti mi bir daha ondan ayrılmaz. İmanla dünyadan ayrılmaya dek devam eder. İmanın tadı, onu tüm arzu ve isteklere tercih etmektir. Allah yolunda gelecek acı ve zahmetlere katlanmaktır.[7]

İmanın tadını alan, Allah’ı Rab, Hz. Peygamberi elçi olarak bilir. Onlara kayıtsız ve şartsız olarak iman eder, emir ve yasaklarına riayet eder, emirlerinden razı olur, gereğini yerine getirir, onları herkes ve her şeyden fazla sever, onlardan razı olur. Allah’a güvenir, hiçbir şeyi O’nun önüne vermez. İslam’ı bir düstur ve nizam olarak benimser.

“Gördün ya, Allah hoş bir sözü kökü sabit, dalı gökte güzel bir ağaca benzeterek nasıl temsil yaptı. O ağaç), Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir”[8] âyeti; imanı lezzetli ve yararları olan bir ağaca benzetir. Meyvesiz ağaç olmaz. Bu ağacın meyvesi, ibadet ve salih amellerdir. Allah’ın emirlerine sarılmak ve yasaklarından uzaklaşmaktır. İman ağacının dalları, hayırlı amellerde bulunmaktır. İmanın tadı ise meyveleri toplamaktır. İman tadının artması meyvelerin olgunlaşmasına bağlıdır. İman olgunlaşınca sahibi her türlü fedakârlıklara katlanır. Din uğruna en kıymetli varlığını ortaya koyar, şehit olmayı gerdek gecesinden üstün tutar.

Mümin imanın tadını aldığında onunla tatmin olur; bir kere tadan çocuğun, annesinin memesini bırakmadığı gibi onu bir daha bırakmaz, onsuz yaşamaz; onu kanına, kemiğine işler. Balık susuz yaşayamadığı gibi, o da onsuz yaşayamaz.

İbn Hacer Askalanî, hadislerde geçen halavetu’l-iman/imanın tadı ifadesini rağbet edilen tatlı bir şeye benzetir. Tat ve duyu alma sinirleri bozulan birinin bu tadı alamayacağına dikkat çeker.[9]

“İmanın tadını almak” ifadesinin anlamı, ibadetlerden lezzet ve haz almaktır. İlim ve takvayı sultanlığa değişmeyen meşhur zahit İbrahim Ethem, imandan tat almayı şöyle ifade eder: “Eğer krallar içinde bulunduğumuz hazzı bilselerdi, ona sahip olmak için bizimle savaşacaklardı.” İmanın tadını aldığından zindanı saray gören İbn Teymiye de, imandan almış olduğu tat ve hazzı şöyle ifade eder: “Şu çulumu kralların mülküne, zühdümü Hz. Süleyman’ın saltanatına, fakir ve mütevazı halimi de hükümdarların yaşadıkları zevk u sefaya değişmem.”[10] Diğer bir vesileyle de şöyle der: “Dünyada bir cennet var, ona girmeyen ahiretteki cennete de giremez. Düşmanım bana ne yapabilir ki? Cennet ve seyranım kalbimin içindedir. Nereye gidersem benden ayrılmaz. Allah için sürgün edilmem seyahat; zindana atılmam halvet; öldürülmem de şehadettir.”[11] Zindanda bulunduğu sırada iman ve Allah’ı anmaktan aldığı hazzı şöyle ifade eder: Keşke şu zindanda yaşadığım zevk ve hazzı cennette duyabilsem. İmanın tadını alan Rabbani âlim şunu ifade etmek ister: İman, sahibine cennet hayatını yaşatır. Zindanları saray, acıları tatlı kılar, hayata anlam verir.

Birinci hadis, imanın tadını almayı, imanın zıttı olan, onu zedeleyen hareketleri terk etmeye bağlamıştır. Yani, karanlık ile nur, gece ile gündüz bir arada bulunmadığı gibi, iman ile küfür, iman ile nifak da bir arada bulunmaz. Aynı hadisin ikinci şıkkı, imanın bir söylemden ibaret olmadığını, imanın bedel istediğini ifade eder. Bu bedel, atamız Hz. İbrahim (as) ve Ashabu’l-Uhdud’ta[12] olduğu gibi ateş, Hz. Yusuf’da (as) olduğu gibi zindan da olabilir.

İlk hadiste geçen ilk iki haslet; tahalli, yani faziletlerle bezenmeye, son haslet de tahliye; yani günah ve münkerattan uzaklaşma ve beraatı beyan eder. İmanın tadını almak için kalbin sağlam olması gerekir. Ağzının tadı bozuk olan birisinin sirkeyle balı birbirinden ayıramadığı gibi, kalbi körelmiş birisi de imanın tadını alamaz. İmanın tadını fark eden birisi, ilim ve zikir halkalarını cennet bahçeleri, haramı de ateş kodu olarak algılar.[13] Tat veren imana, şek ve şüphe karışmaz, sarsılmaz, fısıltılar onu etkilemez, sahibi Allah yolunda malıyla canıyla cihat eder, huzura kavuşur, kâinatı iman ile tasavvur eder.

İman ve görüş farkı

Allah’a iman olduğu gibi, tağut ve şeytana da iman söz konusu olabilir. “Şu kendilerine okuyup yazmaktan biraz nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Put ve şeytanlara iman ediyorlar da Allah’ı tanıyanlara ‘Bunlar, müminlerden daha doğru yoldalar’ diyorlar.”[14]

İmanın tadını alanların kazanacakları gerçek iman, dil ve zihin ile gerçekleşen bir şey değildir Bu iman; bazen inanç, bazen itikat, bazen akide, bazen de yakin olarak karşımıza çıkar. Bunların hepsi birbirine yakın ifadelerdir. Görüş ise kültürdür, bilgi dağarcığına katılır. İman, kana kemiklere hatta iliklere kadar karışır. Görüş sahipleri her an görüşlerinde vazgeçebildikleri halde, akide ve iman sahipleri asla dönmezler, sebat gösterirler.[15]

İman, kâinatın bir yaratıcısı olduğunu bilmekten ibaret değildir. “Tıpkı şeytanın misali gibi ki, şeytan insana ‘inkâr et’ dedi de, insan inkâr edince ‘Ben senden uzağım; çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım’ dedi”[16]âyeti, en kötü yaratık şeytanın Allah’ı tanıması bir tarafa, O’ndan korktuğunu belirtmektedir. Keza, “Musa dedi ki: Ey Firavun! Pekâlâ, bilirsin ki, bu mucizeleri, birer ibret olmak üzere, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey Firavun! Ben de seni helak olmuş zannediyorum”[17] âyeti de, Firavun’un Allah’ı inkâr etmediğini, bilakis O’nu göklerin ve yerin yaratıcısı olarak bildiğini haber vermektedir.

İstenen İman

O halde kast ettiğimiz iman nedir? Kastettiğimiz iman, Allah’ın varlığını kabul eden iman değildir. Böyle bir iman, bir görüş ve inançtır. Bir yaratıcının olduğuna inanmak faydalı olsa bile iman yerini bulmaz. İman, yakin, felsefe ve görüş de değildir. İman; güven, aşk ve ümit duygularıyla yoğrulmaktır. İman, hayattır, güvenlik teminatıdır. İman Allah’a güvenmek ve O’nunla akitleşmektir. İman eden başta yaratıcısı ve kendisiyle, sonra da kâinatla barışık haldedir. İman, hayatı Allah’ın boyasıyla görmektir. Böyle iman, sahibine güven ve huzur verir; kimyadır, sahibinin bünyesini meydana getirir. Tat veren iman ameldir; pusuladır, sahibine yön verir. Böyle iman nadir bir cevherdir, herkeste bulunmaz.

Tat veren iman uyuşuk, zayıf, değişen bir görüş değildir; bilakis diri, faal, uyanık bir inançtır. Araplar ve Acemler bu tadı aldıktan sonra dünyaya yayıldılar, kabuklarını yırttılar, Kisra ve Kayserleri terbiye ettiler.

Bu iman zalim, sömürgeci ve zorbaları rahatsız eder, tahtlarını sallar. Bu iman, milletlerin kaderini ortay koyar. Onu bulan, her şeyi bulmuştur, kaybeden başta kendisini, sonra da her şeyi kaybetmiştir. Böyle bir imanın alternatifi yoktur, sahibi mümindir, kazanmıştır. Onu bulmayan münkirdir, her iki dünyayı kaybetmiştir.

İman, Allah’a ve indirdiklerine tereddütsüz inanmak ve hayata geçirmektir. İman, Allah’ı bulmak, O’na inanmak ve O’na teslim olmaktır. İman güçtür, sadakattir, kişiliktir, aydınlıktır. İman hem nurdur, hem kuvvettir, sahibini sultan eder. İman cesarettir, onu elde eden kâinata meydan okuyabilir. İnkâr ise korkaklık ve pısırıklıktır. Bu bakımdan mümin dünyanın en rahat ve emin insanıdır. Rızkından ecelinden dünya ve ahiretinden emindir. Mümin rahat değilse kim emin olabilir ki? Hayat ancak imanla anlam bulur. Kalp de beden de imandan payını almaktadır. Kalbin imandan payı, tereddütsüz inanma ve teslim olma, ihlas, şükür, Allah için sevme, O’nun için nefret etme gibi konulardır. Dilin payı, Allah’ı anma, dua etme ve tilavet benzeri konular, gözün payı helal bakma, haramdan yüz çevirme, aklın payı O’nun âyetlerini düşünmektir.

Resul-i Ekrem, Harise adındaki sahabiyle karşılaşır ve “Ey Harise nasıl sabahladın?” der. Harise:

-Gerçek mümin olarak.

-Ey Harise, her söylemin bir şahidi var, imanının şahidi nedir?

-Dünyaya gereğinden çok önem vermem, gündüzü oruç, geceyi de ibadetle geçiririm. Allah’ın arşını karşıma alır; cennetlikleri nimetler içinde, cehennemlikleri de azap dolu yaşantılarını seyreder gibi yaşarım. Bunun üzerine Resul-i Ekrem,

-Ey Harise, imanında samimisin, imanın kalbini aydınlatmıştır. Aynı hale devam et.[18]

Tat veren iman, Allah katında da çok değerlidir. Bir defasında Resul-i Ekrem sorar:

-Kimlerin imanını ilginç görürsünüz?

Ashab:

-Meleklerin imanını.

Resul-i Ekrem:

-Onlar olamaz; çünkü onlar devamlı Rablerinin huzurundadırlar, iman etmeleri zaruridir.

Ashab:

-O halde peygamberlerin imanıdır.

Resul-i ekrem:

-Onların da olamaz; çünkü kendilerine vahiy iniyor.

Ashab:

-Biz ashab topluluğunun imanıdır.

Resul- Ekrem:

-Hayır, iman getirmeniz çok ilginç değildir; zira aranızda bulunmaktayım, vahyin nüzulüne şahit olmaktasınız. O halde kimlerin iman etmesinin ilginç olduğunu ben haber vereyim. İman etmeleri çok harika ve ilginç olanlar şu kesimdir: Onlar benden sonra gelecekler, ellerinde Kur’an dışında bir şey olmadığı halde bana iman edecekler. Kuşaklar içinde imanları en ilginç ve harika olanlar işte onlardır.[19]

Ateş, tat veren imanı söndüremez, sahibini yakamaz, bilakis kendisi ateşi söndürür. Cüneyd Bağdadî anlattı: Ateş Allah Teâlâ’ya sordu:

-Allah’ım sana itaat etmeseydim, beni benden daha güçlü bir şeyle cezalandırır mıydın?

-Benden daha güçlü bir şey var mı?

-Evet, ey kulum tek bir şey var: O da sevenlerin ateşidir, yani kalp ateşi. Bu sevgi, bu iman cehennem ateşini söndürebilecek güçtedir.

Rivayete göre, mümin sıratı geçerken cehennem:

-Ey mümin geç, nurun neredeyse alevlerimi söndürecek.[20]

Tabiîn ulemasından Ebû Müslim Hûlânî, yalancı peygamber Esved el-Ansi tarafından yakalanır ve kendisine, “Sen benim Peygamber olduğuma şahadet getirir misin?” der. Ebû Müslim, “Hayır şehadet etmem, çünkü sen peygamber değilsin” cevabını verir. Esved el-Ansi, “Hz. Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna inanır mısın?” der. Ebû Müslim Hûlânî, “Elbette, o Allah’ın Resulüdür, sadık ve emindir, sen ise yalancısın” der. Bunun üzerine Ansi, bir ateş yakar ve Ebû Müslim’i ateşin içine atar; ancak ateş İbrahim ceddimizi yakmadığı gibi onu da yakmaz. Ansi, Ebu Müslim’i Yemen’den sürgün eder. Medine’ye gelir, Hz. Ömer ile karşılaşır, olup bitenleri Hz. Ömer’e haber verir. Hz. Ömer Ebu Müslim’in elinden tutar, Hz. Ebû Bekir’e götürür. Hz. Ebubekir, “Ümmetimizde Hz. İbrahim gibilerini var eden Allah’a hamdolsun” der.[21]

Netice, iman, dille tekrarlanan bir söylem değildir. “İman ettim”, “inandım,” gibi yuvarlak söylemler yetmemektedir. Allah Teâlâ, “Ey iman edenler, iman edin”[22] buyurmak suretiyle iman iddiasında bulunanları samimi olmaya ve imanlarında sebat göstermeye, tat almaya davet etmektedir. Yani “ey iman edenler, imanınızda samimi olun, imanınız dilde kalmasın, imanınızı yaşayın, gereğini yapın” demektedir. Bu nedenle, imanın görüş ve söylem olmaktan tat veren bir hakikate dönüşmesi gerekir.

İman, kelimenin yapısından da anlaşılacağı gibi, dünya ve ahret güvenliğini sağlayan güçtür. Beden ve ruhun çalışması, imanın tat vermesine yani işlevini yerine getirmesine bağlanmıştır.

Kimya ve iman etme duyuları bozulan modern insanın, imanın tat ve hazzını almaya ihtiyacı bulunmaktadır. İmanın tadını alanlar, imanlarını güzel amellerle süslerler. Görmedikleri halde Rab’lerinden korkarlar. Ahirette hesap vermenin bilincini yaşarlar. Hak ve adalete riayet ederler. Allah’ın rahmetini umarlar ve O’ndan umut kesmezler. Muarızlarının kalabalığı onları asla korkutmaz ve yıldırmaz; bilakis imanlarını artırır. “Allah bize yeter, O ne güzel dost ve vekildir” derler.

O halde dünyayı, ahireti, her ikisini, mutluluğu, huzuru, düşmana karşı galip gelmeyi, hayatımızın ıslahını, ekonomik başarıyı istiyorsak imanımızı güzel ve leziz tat verecek seviyeye yükseltmeliyiz. Bunun dışında hiçbir alternatifi yoktur, hiçbir güç ve servet onun yerini doldurmaz.

ABDULCELİL CANDAN

[1] Ebu Hanife, el-Fıkhu’l -Ekber, s.6.

[2] Bakara, 2/146.

[3] Ebû Hanife, Vasiyyet, s.1.

[4] Askalânî, Fethu’l-Bârî, 1234.

[5] Buhârî, hadis no: 16.

[6] Müslim, hadis no: 56

[7] Aksalânî, Fethu’l- Bârî, 1/140

[8] İbrahim, 14/24-25.

[9] Askalânî, 1/56

[10] Nedvî, el-Hafiz Ahmed İbn Teymiyye, 2/161.

[11] İbn Kayyım, el-Vâbilu’s-Sayyıb, s. 44

[12] Ashabu’l-Uhdud, Hendek Ashabı anlamındadır. Yahudi Zinnavas ve adamları tarafından hendeklerde yakılan ve Kur’an’ın 85’inci sûresinde söz konusu edilen müminlerdir.

[13] Münâvi, Feydu’l- Kadir, 3/378

[14] Nisâ, 4/51.

[15] Kardavi, el-İman ve’l-Hayat, s.13.

[16] Haşr, 59/16

[17] İsrâ, 17/102.

[18] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid,1/57.

[19] İbn Kesir, Tefsir,1/41

[20] İbn Receb, Câmiu’l-Hikem, s.314.

[21] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VIII/149.

[22] Nisâ, 4/136