Vahyin, düşünce dünyamıza ve inanç coğrafyamıza nüzûlüne iman diyoruz. Daha doğrusu “münzel” olanı kabul ve ona teslimiyeti “iman” olarak nitelendiriyoruz. İman, bu kabul ve teslimiyeti özümsemiş olma hâlidir. İtirazsız teslimiyettir. Ancak o zaman sahih bir imandan söz edilebilir.

Nitekim: “… Rabb’ine andolsun ki, aralarında tartıştıkları her konuda seni hakem yapmadıkça, sonra da senin hükmüne içlerinde hiçbir tereddüt taşımaksızın tam bir teslimiyetle uymadıkça iman etmiş sayılmazlar” (Nisâ 4/65). Tabiatıyla her Müslüman’ın, vahyin kendisine nâzil olduğu kadar mümin olduğunu da söylememiz mümkün. İç dünyamızda ve hayat pratiklerimizde vahyin belirleyici konumu, bize “mümin” olma vasfını kazandıracaktır. Tilavet edilen metnin anlam ve gereklerinin kişinin iman ve amel düzeyine nüzûlü, imanın derinliğinin göstergesidir. Bu da mümin ve müslim vasfın ispatı sayılır. Vahyin vazettiği temel ilkelerin kabulünün, iman ve amel coğrafyamızda birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Burada Kur’an’ın iman ve salih ameli birlikte anmadaki ısrarında görmekteyiz. İmanın bazı yönleriyle amelden bağımsız ele alınması, amelî hayatta tamiri güç yaralar açabilir, amel ile imanın ayrılmaz bir bütün olduğu hususuna gölge düşürebilir. Sadece söz ve iddia düzeyindeki iman, amelle tezyin ve takviye edilmezse zamanla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Zira “inandığı gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar.”

Kur’ani kavramlar ile bakarsak amelsiz ve iddia düzeyindeki iman (!) sahibinin ‘nifak’ üzere olabileceği riski bulunabilir. Nitekim; “Siz ey iman edenler! Niçin söylemlerinizle eylemleriniz birbirine uymuyor! Yapamayacağınız şeyleri söylemeniz, bu Allah katında ağır (sonuçları) olan nahoş bir davranıştır” (Saf 61/2-3) şeklindeki uyarı, bu tehlikeye işaret etmektedir. İman keşfetmektir, küfür setretmek İman bir ‘keşif’tir aynı zamanda. Bilinçli bir ‘tercih’, tereddütsüz bir ‘kabul’dür. Kalbin itirazsız ‘onayı’ndan oluşur (Nisâ 4/65). Anne–babadan tevarüs edilen ancak bilinç düzeyinde içselleştirilmemiş kabuller, gerçek imanı temsil edemez. Bu, tam da geleneğimizdeki taklidi iman – tahkiki iman taksimine tekabül eder. Kur’an’da doğrudan ve dolaylı olarak yüzlerce âyette geçen âbâ ve ecdâdı taklid yergisi hatırlandığında; vahyin tertemiz ve arınmış bir teslimiyet istediği rahatlıkla anlaşılmaktadır. Geleneksel dekor üzere, bilinç dışı yapılagelen ve sıradan ritüellerden öteye gitmeyen kabul ve eylemler, makbul sayılmaz. “Bedeviler ‘iman ettik’ dediler. De ki, henüz iman etmiş sayılmazsınız, lakin ‘teslim olduk’ diyebilirsiniz, zira iman henüz kalplerinize yerleşmiş değil. Ama eğer Allah ve Rasul’üne uyarsanız, Allah amellerinizin zerresini dahi eksiltmez; çünkü Allah, tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır” (Hucurat 49/14).

Tahkiki olana sahabenin imanını örnek göstermek mümkündür. Zira her biri bedel ödenerek ulaşılmış ve keşfedilmiş/teslim olunmuş kabulleri içermektedir. Günümüzde şahit olduğumuz ihtida hareketlerinde de imanın kıymetini takdir etme olgusunu daha rahat görebilmekteyiz. İman, bir de ‘fark ediş’tir. Kendisiyle ilgili farkındalıktır. Rabb’ini bilmenin yolunun kendini bilmeden geçtiğini bilme bilinci. Kısaca kendini keşif için yola çıkmak… Yol açıktır, öyleyse yola çıkmak, bu bilince yöneliştir. İmanın salih ve sahici olanının ölçüsünü Kur’an belirler. Alanı, sınırları, şartları, esasları da vahyin imkânları ile anlaşılabilir.

Sünnet ise bunları tefsir eder; imanın metin halindeki ilkelerini, pratik hayatın içinde mücessem hale getirir. Yine sünnet, Müslümanların düşünce ve eylem hayatına vahyi taşımanın (yeniden inzalini hatırlamanın) nasıllığını yaşayarak gösterir. İman, anlam demektir; bir de anlamın farkında olmak; yani anlamı anlamak demek. Eşya ve olayların mahiyetine doğru yönelmek. Mevcudun ötesine uzanarak Vücud’u görmek, hissetmek, bilmek ve anlamak demek. Sûret arazdır; bir iz ve işarettir; mahiyet ise cevher. Sûretin izinden öze ulaşmak, anlamak ve kavramak demektir. Her bir varlığın estetik formu mutlak bir güce işaret eder. İşaret eden parmağa değil, işaret edilene bakmak ve görebilmek, mutlak Var’ın farkına varmak, şüphesiz anlamanın en büyük imkânıdır. Anlamak, ulaşılan harikulade bir lütuftur. Paradoksal olarak içinde, hem zevk ve tatlı bir huzuru ve hem de hüznü birlikte barındırır. Gözün ve gönlün kamaşması hâlidir. Anlama çabası içerisinde bulunan insan sanki bir başına, kimsesiz ve yapayalnız gözlerini güneşe dikmiş, gizli bir şûlenin ve kararsız bir ateşin, yakıcı bir huzmenin önünde, hüzünlü yalnızlığında oturup beklemektedir. Vahiy, tam da bu bekleyişe harikulade bir cevap, ilahi bir icabettir. Anlamak yüktür, yorar Anlamak, insanın kendini bu âlem ile sınırlamaması, varolan her şey’i sınırlı bulması, hislerini bu varlık âleminin sınırından ve mevcut olan her şeyden, ötelere taşımasının imkânıdır.

Anlamak, bir yönüyle de insandaki merakı uyandırır; metafizik çağrışımlara kapı açar. İnsanın kendisini aşması, yaşadığı âlemin bir parçası olduğu gerçeğine ulaştırır. Unutmamak gerekir, anlamak, iman etmenin, o büyük imkânın da imkânıdır. İman, insanın varoluş hakikatinin, fıtratının bir tecellisidir. İnsanlık tarihi göstermiştir ki fıtrat, inkârla barışık olamamıştır. İman, insan için yegâne sığınak, korunak, dayanak ve barınak olagelmiştir. Vahyi esas alan gerçek iman, ruhun sükûneti için en sağlam ve sahici bir liman olmuştur. Aslında insan fıtratı hep bir arayış üzeredir. İnsanın tarihi, bitmek tükenmek bilmeyen bir arayışın tarihidir. İnsan yaşadığı âlemde kendini garip bulur. İnsan, kâinatta mevcut hemcinsleri (insanlık ailesi) ve tüm yaratılmışlarla aynı evi (dünyayı) paylaşmaktadır. İçinde esir bulunduğu bir kafeste yorgunca oyalanmakta, kendini sağa sola vurarak çırpınmakta, uçmak için çaba göstermektedir. Uzak düştüğü vatanının (cennetin) havasına hasret duymakta; onun esaretinin mayası ve bilincinin örtüsü olan anlayamama ve tabiatıyla inkâra karşı, tüm benliği ve fıtri hakikati ile itiraz etmektedir.

Anlamak yorucudur. Eşyanın mahiyetine ve bunun bilincine doğru yönelmek, büyük bir yüktür; sahibini yorar ve sorumlu kılar. İslam s-l-m kökünden türemektedir ve teslim olmak anlamına gelir. İman da, bu teslimiyetin kişi vicdanında makes bulması ve yakîne ulaşmasıdır. Bütün bir anlayışını, yaşayışını, duyuş ve algılayış biçimini vahye göre yeniden formatlamasıdır. Alışkanlıklarını, ilişki biçimlerini vahyin esaslarına göre yeniden tanzim etmesidir. Yepyeni bir kişilik, örnek bir kimlik ve şahsiyet bulması, vahye göre inşa olmasıdır. En Yüce’nin ebediyet limanına demir atması, huzur ve esenlik yurduna özlem duymasıdır. Fâni bir vücut ile değil, bâki bir kudret ile temas kurma, oradan beslenmenin imkânıdır. Hayret, vuslat ve rücû: iman İman, isabetli bir bakış ve keskin bir kavrayışa vesiledir. Bu dünyanın sınırlarını aşarak öteleri keşfetme, görme ve fark etmenin de imkânıdır. Pek isabetli bir teşebbüsle kurtuluş arzusunu, haz ve niyaz neşesini lisan-ı hal ile fısıldamak; beklemek; ama bunun imkânının ötelerde saklı olduğunu kavramaktır. İman, hayrettir.

Gözün ve gönlün kamaşması, ilâhi bağışlar, esma ve sıfatlar karşısında derin bir hayret hâlidir. Pek tabii olarak, tazarru ve niyaz halinde bulunma, bunda daim olmadır. Her bir varlığı bir işaret olarak görmek ve okumak, kişiyi ilâhi tecellilere muhatap kılar. Şüphesiz bu da bakan ve okuyanda

hayreti arttırır. Bitimsiz bir haz ve niyaz neşvesi oluşturur. İman, vuslattır. İnsanın kendini bu uçsuz bucaksız gökyüzünün altında; yalnızlık ve garipliğe müptela ve mahkûm bir vaziyette bulurken, sönmez bir rehber olan inzale muhatap olması; vahye kavuşmasıdır. Tanınmadığı bir coğrafyanın insan denen bu kayıp varlığı, muzdarip ve sersemce, kaybolmuş cennetini ve ebedi kılavuzunu bulma yolunda, ondan bir ize kavuşması; işaret bulmasıdır. Bu kavuşma ve hayret hali karşısında diz çökmesidir. Yakınında, hemen yanıbaşında bulunan, ancak varlığından habersiz bir vaziyette bilmeden her yöne doğru yönelen, bîtap ve yorgun bir şekilde düşünce arayışını sürdüren, hiç susmadan acıklı feryadı, çılgın inlemeleri ile garipliğini haykıran insanın, aradığına kavuşması; vahyi keşfetmesidir… İnsan yorgun bir şekilde varlık âleminin duvarına dokunarak, ışığa ulaşmak için bir çatlak ve ışık huzmesi araması karşısında, Allah’ın inzal ettiği “nur”a kavuşması; vuslatıdır… Bitimsiz kaçış ve arayışa, derin bir sevgi besleyip büyütmüş olduğu özlemleri ile buluşmasıdır. İman, rücû etmektir. İnsanın kendisiyle varolan dünya endişesinden kendini arındırarak, topraktan Allah’a geri dönmesi, rücû etmesidir. İman, insanın dünya olarak gördüğü tabiat ve hayata kutsiyet bağışlayıp onu ahirete dönüştürmesidir. Bakışları, eşyanın hakikatine doğru çevirmek, rücû etmektir. Bu mukaddese dönüş hayatın cevheridir. Her şey aslına rücû eder. İnsan da geldiği âleme rücû edecek; aslına dönecektir. İki dünyalı olmak; ikinci dünyanın da farkına varmak, imanla farkına varılan muhteşem bir imkândır. Eşyanın ve bütün varlık âleminin, kendi özünde yaratıcısı ile iyi bir münasebeti, sıcak bir teması bulunmaktadır. “Görmedin mi, göklerde, yerde bulunanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve birçok insan Allah’a secde ediyor” (Hacc 22/18). “Yedi gök, yerküre ve bunlarda bulunanlar Allah’ı tesbih eder! Hiçbir şey yoktur ki, ona hamd ederek tesbihte bulunmasın. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız” (İsrâ 17/44). Tüm anlatılanlarla birlikte gerçek bir imanın en büyük imkânı vahiydir. Vahyin olmadığı yerde kâmil mânada iman ve salih amelden söz edilemez. Hülasa güzel bir kulluk ancak vahyin kılavuzluğunda gerçekleşebilir. “Ve (ey Nebi,) işte sana da kendi emrimizden hayat bahşeden bir mesaj vahyettik; sen daha önce kitap nedir iman nedir bilmezdin: fakat şimdi onu bir nur kıldık ki, kullarımızdan dilediklerimizi onunla doğru yola yöneltelim. Ve şüphe yok ki, sen insanları dosdoğru yola yöneltmektesin (Şuârâ 42/52). Kâmil iman vahyin inzaliyle ulaşılan bir lütûftur. Vahyin kılavuzluğu, imanı da öğretmiş, ikmal etmiştir. Dolayısıyla vahyin inzali, imanın inzalidir. Ezcümle, vahyin düşünce dünyamıza ve pratik hayatımıza inzaline iman diyoruz ve her bir müminin imanını vahye borçlu olduğunu müşahede ediyoruz.

ADNAN İNANÇ